AHZAB

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Ahzab 33/1)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۙ
Ey Nebi! Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakın! Kâfirlere ve münafıklara /iki yüzlülere boyun eğme[*]. Allah, daima bilen ve kararları doğru olandır.

[*] Furkan 25/52, Ahzab 33/48, Kalem 68/8.


(Ahzab 33/2)
وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًاۙ
Sen Rabbinden sana vahyedilene uy[*]. Allah, yaptığınız her şeyin iç yüzünden haberdardır.

[*] En’am 6/106, Yunus 10/109.


(Ahzab 33/3)
وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلًا
Sen Allah'a güvenip dayan; vekil /dayanak olarak Allah yeter[*].

[*] Al-i İmran 3/159, Furkan 25/58, Şuara 26/217-220, Neml 27/79, Ahzab 33/48.


(Ahzab 33/4)
مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ ف۪ي جَوْفِه۪ۚ وَمَا جَعَلَ اَزْوَاجَكُمُ الّٰٓـ۪ٔي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ اُمَّهَاتِكُمْۚ وَمَا جَعَلَ اَدْعِيَٓاءَكُمْ اَبْنَٓاءَكُمْۜ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِاَفْوَاهِكُمْۜ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ
Allah hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Zihar[*] yaptığınız eşlerinizi anneleriniz saymamıştır. Evlatlıklarınızı da kendi evladınız saymamıştır. Bunlar, dillerinize doladığınız (geçersiz) sözlerdir. Allah gerçeği söyler. O, doğru yolu gösterir.

[*] Zihar: “Eşim bana anamın sırtı gibidir” deyip yatakları ayırarak karı koca ilişkisine son vermektir. Bunu yapan kişi, ya gereğini yaparak (Mücadele 58/1-4) dört ay içinde eşine döner ya da onu boşar (Geniş açıklama için bkz. Bakara 2/226-227 ve dipnotları).

 


(Ahzab 33/5)
اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَمَوَال۪يكُمْۜ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِه۪ۙ وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Onları babalarına nisbet ederek isimlendirin[*]. Allah katında düzgün olan odur. Babalarını bilmiyorsanız onlar din kardeşleriniz ve yakın dostlarınızdır. Hata yaptığınız bir konuda size günah yoktur ama kalpten kasıtlı olarak yaptığınız öyle değildir. Allah, daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Bir çocuğun evlatlık olduğu ve -biliniyorsa- kimin soyundan olduğu, çocuğun kendisinden ve toplumdan saklanmamalı, açıkça bildirilmelidir.


(Ahzab 33/6)
اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُٓ اُمَّهَاتُهُمْۜ وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ اِلَّٓا اَنْ تَفْعَلُٓوا اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِكُمْ مَعْرُوفًاۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا
Bu Nebi, müminler için kendi canlarından önce gelir[1*]. Nebinin eşleri de onların anneleridir[2*]. Allah’ın Kitabında, kan bağı ile akraba olanlardan biri diğerine (miras konusunda), müminlerden ve muhacirlerden[3*] önce gelir[4*]. Yakın dostlarınıza bir iyilik yapmanız bunun dışındadır. Bu da zaten bu kitapta yazılıdır[5*].

[1*] Tevbe 9/120.

[2*] Nebinin eşleri sadece evlenme yasağı açısından müminlerin anneleri gibidir (Ahzab 33/53). Diğer konularda özel hükümlere tabidirler (Ahzab 33/32-33, 53, 55).

[3*] Buradaki muhacirler, Mekke’nin fethinden önce Medine’ye göç eden Müslümanlardır.

[4*] Mezhepler, din farkının ve ülke farkının miras engeli olduğunu söylerler. Allah'ın Kitabına göre, din ve ülke farkına bakılmaksızın, miras, akrabalar arasında pay edilir. (Nisa 4/11, Enfal 8/75).

[5*] Bu ayete genellikle şöyle anlam verilir: “Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu, kitapta yazılı bulunmaktadır.” Bu anlam yanlıştır. Çünkü Nisa 4/11,12 ve 176. ayette soy hısımlarının miras payları  hükme bağlanmış, Nisa 4/8. ayette de miras paylaşılırken hazır bulunan yakınlar, yetimler ve çaresizlere de bir şeyler verilmesi emredilmiştir. Vasiyet konusunda bkz. Bakara 2/180. ayetin dipnotu.


(Ahzab 33/7)
وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ م۪يثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقًا غَل۪يظًاۙ
Unutma ki nebilerden söz aldık[1*]. Senden de; Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa'dan da... Evet, her birinden sağlam söz aldık[2*].

[1*] Zümer 39/65-66.

[2*] Al-i İmran 3/81-82, Şura 42/13.


(Ahzab 33/8)
لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ صِدْقِهِمْۚ وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابًا اَل۪يمًا۟
Allah bunu, doğru söyleyenlerin[*] samimiyetlerini sorgulamak için yaptı. Kâfirlere de acıklı bir azap hazırladı.

[*] Maide 5/119.


(Ahzab 33/9)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرًاۚ
Ey inanıp güvenenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın! Hani üzerinize ordular gelmişti[1*]. Biz de onların üzerine rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik[2*]. Allah, ne yaptığınızı daima görür.

[1*] Ahzab 33/9-27 ayetlerinde, Hicretin 5. yılı Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi anlatılmaktadır. Sûre adını buradan alır. Bu savaşa “Hendek Savaşı” da denir.

[2*] Allah, müminlere Hendek savaşında yardım ettiği gibi Bedir (Al-i İmran 3/123-126, Enfal 8/9-12), Uhud (Al-i İmran 3/152-154) ve Huneyn (Tevbe 9/25-26) savaşlarında da yardım etmiştir.


(Ahzab 33/10)
اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا
Onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi. Gözler yuvalarından fırlamış, yürekler ağızlara gelmişti. Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz[*].

[*] Benzer bir durum Uhud savaşında da yaşanmıştı (Al-i İmran 3/154-156).


(Ahzab 33/11)
هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَد۪يدًا
Müminler orada, şiddetli bir sarsıntıya uğratılarak yıpratıcı bir imtihandan geçirilmişlerdi[*].

[*] Bakara 2/214.


(Ahzab 33/12)
وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اِلَّا غُرُورًا
O gün münafıklar /iki yüzlüler ile kalplerinde hastalık olanlar[1*]/kafirler şöyle diyorlardı: (Meğer) Allah ve resulü sadece bizi aldatmak için vaatte bulunmuş[2*]!”

[1*] Bunlar, Hendek Savaşına müslümanlarla birlikte katılan Beni Kureyza Yahudileridir. Muhammed aleyhisselamın nebiliğini bile bile inkar ettiklerinden kalplerinde bir hastalık oluşmuştur. Münafıklar da kafirdir ama onların kalplerinde, kafirlik hastalığı yanında yalancılık hastalığı da oluşur (Bakara 2/6-10).

[2*] Enfal 8/49.


(Ahzab 33/13)
وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ وَيَسْتَأْذِنُ فَر۪يقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ اِنْ يُر۪يدُونَ اِلَّا فِرَارًا
Onların bir grubu şunu da demişti: "Ey Yesripliler[1*]! Artık burada durmanızın bir anlamı yok, derhal geri dönün!" Bir kesimi de "Evlerimiz savunmasız!" diyerek Nebi’den izin istiyordu[2*]. Oysa evleri savunmasız değildi, sadece kaçmak istiyorlardı.

[1*] Yesrib Medine’nin eski adıdır.

[2*] Tevbe 9/45.


(Ahzab 33/14)
وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَٓا اِلَّا يَس۪يرًا
Bulundukları yerin çevresinden yanlarına kadar (gizlice) girilse ve fitne[1*] çıkarmaları istenseydi fazla gecikmez kesinlikle çıkarırlardı[2*].

[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.

[2*] Nisa 4/91, Tevbe 9/47-49.


(Ahzab 33/15)
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لًا
Halbuki daha önce sırtlarını dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a kesin söz vermişlerdi[1*]. Allah'a verilen söz sorumluluk doğurur[2*].

[1*] Müslümanlar ve Medine’de yaşayan farklı dinî ve etnik gruplar; Medine vesikası adı verilen siyasi ve hukuki bir belge üzerinde ittifak etmiş, Nebimizin başkanlığı altında birlikte yaşama ve şehre bir saldırı olması halinde orayı birlikte savunma konusunda anlaşmışlardı. (Medine Vesikası, DİA)

[2*] İsra 17/34.


(Ahzab 33/16)
قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ اِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ اَوِ الْقَتْلِ وَاِذًا لَا تُمَتَّعُونَ اِلَّا قَل۪يلًا
De ki: "Ölmekten veya öldürülmekten kaçtıysanız bilin ki o kaçışın size bir faydası olmaz[1*]. Kaçsanız bile nimetlerden az bir süre yararlandırılırsınız[2*]."

[1*] Al-i İmran 3/154, Cuma 62/8.

[2*] Al-i İmran 3/196-197, Kasas 28/60.


(Ahzab 33/17)
قُلْ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَ بِكُمْ سُٓوءًا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةًۜ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلَا نَص۪يرًا
De ki: "Allah sizin başınıza bir kötülük getirmek istese veya size bir ikramda bulunmak istese Allah’ın size bunları yapmasını kim engelleyebilir[1*]? Onlar, Allah ile aralarına girecek ne bir veli/yakın bulabilirler ne de bir yardımcı[2*]."

[1*] Yunus 10/107, Ra'd 13/11, Enbiya 21/42, Zümer 39/38, Fetih 48/11.

[2*] Nisa 4/123,  Ahzab 33/64-65.


(Ahzab 33/18)
قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الْمُعَوِّق۪ينَ مِنْكُمْ وَالْقَٓائِل۪ينَ لِاِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ اِلَيْنَاۚ وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ اِلَّا قَل۪يلًاۙ
Allah, içinizden ağır davranan ve kardeşlerine de “Bizim yanımıza gelin!” diyenleri çok iyi biliyor[*]. Bunlar çatışmaya pek az katılırlar.

[*] Al-i İmran 3/156, 168.


(Ahzab 33/19)
اَشِحَّةً عَلَيْكُمْۚ فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ فَاِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرًا
(Bizim yanımıza gelin demeleri) Size düşkün olduklarını göstermek içindir. Korku gelip çattığında üzerine ölüm baygınlığı çökmüş biri gibi gözleri bir tarafa kaymış olarak sana baktıklarını görürsün. Korku geçince de mala olan düşkünlüklerinden dolayı sivri dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar, inanıp güvenmiş kimseler değillerdir[1*]. Bu yüzden Allah onların amellerini yok saymıştır[2*]. Bu, Allah’a kolaydır.

[1*] “Ağır davranan ve kardeşlerine bizim yanımıza gelin diyenler”, Ahzab 33/12. ayette geçen münafıklardan ve kafirlerden farklı bir grup insandır. Bunlar başlangıçta Müslümandır, hatta böyle demeleri diğer Müslümanları çokça sahiplendiklerini göstermek içindir. Ancak ayette ağır bir imtihanla karşılaştıklarında imtihanı kaybettikleri ve aslında inançlarında samimi olmadıklarının ortaya çıktığı belirtilmiştir. Bunlar ortada bir mal ya da menfaat söz konusu olduğunda da müminleri kötü sözleriyle üzerler.

[2*] Benzer tavırlar Uhud Savaşında da sergilenmiştir (Al-i İmran 3/166-168).


(Ahzab 33/20)
يَحْسَبُونَ الْاَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُواۚ وَاِنْ يَأْتِ الْاَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ اَنَّهُمْ بَادُونَ فِي الْاَعْرَابِ يَسْـَٔلُونَ عَنْ اَنْبَٓائِكُمْۜ وَلَوْ كَانُوا ف۪يكُمْ مَا قَاتَلُٓوا اِلَّا قَل۪يلًا۟
Düşman birliklerinin çekilmediğini sanıyorlardı. O birlikler geri gelecek olsa bunlar çölde, taşralı Araplar arasında olmak ve haberlerinizi oradan sorup öğrenmek isterler. Zaten içinizde olsalar bile savaşa pek az girerler.


(Ahzab 33/21)
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يرًاۜ
Sizin için yani Allah’tan ve ahiret gününden beklentisi olan ve Allah'ı (onun sözlerini) hep aklında tutanlar için[1*], Allah'ın resulünde güzel örnekler vardır[2*].

[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28) Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209).

Bu ayet de onun her konuda bize örnek olduğunu bildirmektedir. Onu örnek alanlar, ayetleri nasıl uyguladığını ve Kur'an'dan nasıl hikmet çıkardığını anlamaya çalışanlardır. Bunlar da ancak Allah'tan ve ahiret gününden umudu olan, Allah'ı, Allah’ın kitabını anlayarak çokça okuyan kişiler olabilir.

[2*] Bakara 2/143, Hac 22/78.


(Ahzab 33/22)
وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ وَمَا زَادَهُمْ اِلَّٓا ا۪يمَانًا وَتَسْل۪يمًاۜ
Müminler düşman birliklerini görünce: "İşte bu, Allah’ın ve resulünün bize vaat ettiği şeydir[1*]; Allah ve Resulü doğru söylemiş" dediler. Bu onların, sadece imanını ve teslimiyetlerini artırdı[2*].

[1*] Bakara 2/214.

[2*] Benzer bir durum Uhud savaşında da yaşanmıştır (Al-i İmran 3/173).


(Ahzab 33/23)
مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُۘ وَمَا بَدَّلُوا تَبْد۪يلًاۙ
Müminlerden Allah'a verdikleri söze sadık kalan yiğitler vardır. Onların kimi canını vermiş, kimi de hazır beklemektedir[*]. Bunlar sözlerini hiçbir şekilde değiştirmediler.

[*] Tevbe 9/111.


(Ahzab 33/24)
لِيَجْزِيَ اللّٰهُ الصَّادِق۪ينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ اِنْ شَٓاءَ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًاۚ
Bütün bunlar Allah’ın, sözlerine sadık kalanları sadakatleri sebebiyle ödüllendirmesi[1*] ve gerek görürse[2*] münafıklara azap etmesi veya tövbelerini kabul etmesi içindir. Allah, daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Maide 5/119.

[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html


(Ahzab 33/25)
وَرَدَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرًاۜ وَكَفَى اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ الْقِتَالَۜ وَكَانَ اللّٰهُ قَوِيًّا عَز۪يزًاۚ
Allah, kafirlik edenleri (düşman kuvvetlerini) öfkeleriyle geri döndürdü. Hiçbir şey elde edemediler. Savaşta müminlere Allah yeter[*]. Allah güçlüdür, daima üstündür.

[*] Nisa 4/45, Enfal 8/64.


(Ahzab 33/26)
وَاَنْزَلَ الَّذ۪ينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاص۪يهِمْ وَقَذَفَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَر۪يقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَر۪يقًاۚ
Allah, ehlikitaptan düşmana arka çıkanları, korunaklı yerlerinden indirdi ve onların kalplerine korku saldı[1*]. Bir kısmını öldürüyor, (onlar üzerine hakimiyet kurduğunuzda da[2*]) diğer kısmını esir alıyordunuz.

[1*] Al-i İmran 3/151, Enfal 8/12, Haşr 59/2.

[2*] Muhammed 47/4.


(Ahzab 33/27)
وَاَوْرَثَكُمْ اَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ وَاَرْضًا لَمْ تَطَؤُ۫هَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرًا۟
Onların yerini yurdunu, mallarını ve henüz ayak basmadığınız yerleri de size miras bıraktı[*]. Allah her şeye bir ölçü koyar.

[*] Tevbe 9/33, Enbiya 21/105, Fetih 48/28, Saf 61/9.


(Ahzab 33/28)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَز۪ينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَم۪يلًا
Ey Nebi! Eşlerine de ki: "Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız[*] gelin size mal-mülk vereyim ve sizi kendimden güzelce ayırayım.

[*] Hud 11/15-16, İsra 17/18.


(Ahzab 33/29)
وَاِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاٰخِرَةَ فَاِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْرًا عَظ۪يمًا
Ama eğer Allah'ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız[*] bilin ki Allah, sizden iyi davrananlara büyük bir ödül hazırlamıştır.”

[*] İsra 17/19.


(Ahzab 33/30)
يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرًا
Nebi’nin hanımları! Sizden kim ispatlanabilir bir zina yaparsa[1*] zina cezası onun için ikiye katlanır[2*]. Bu, Allah'a kolaydır.

[1*] Zina diye meal verdiğimiz kelime, fuhuş anlamına da gelen (el-fahişe = الْفَاحِشَةَ)'dir. Türkçede para karşılığı yapılan cinsel ilişkiye fuhuş dendiği için, yanlış anlamaya yol açmasın diye zina kelimesi kullanılmıştır. Kur’an’a göre her zina fuhuştur. Bir ayet şöyledir: “Zinaya yaklaşmayın! O, bir fuhuş ve çok kötü bir yoldur.” (İsra 17/32)

[2*] Mezhepler, zina eden evli kadın ve erkeğin recm yani taşlanarak öldürme cezasına çarptırılacağında ittifak etmişlerdir. Ölüm cezası ikiye katlanamayacağından bu ayet, recm cezasının olamayacağının açık delillerindendir. Nebi eşlerinden biri, bu suçu işlemiş olsaydı ona verilecek ceza, bu suçu işleyen diğer kadınlara verilen 100 kırbaç cezasının iki katı olan 200 kırbaç olurdu. Ayrıca bkz. Nur 24/2’nin dipnotu.


(Ahzab 33/31)
وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَر۪يمًا
Ama sizden kim Allah'a ve elçisine içtenlikle boyun eğer ve iyi iş yaparsa ona da ödülünü iki kat veririz. Onun için değerli bir rızık da hazırlarız.


(Ahzab 33/32)
يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَعْرُوفًاۚ
Nebi’nin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakınıyorsanız tatlı bir eda ile konuşmayın! Yoksa kalbinde hastalık olan biri umuda kapılır. Siz, marufa uygun sözler[*] söyleyin.

[*] Ma'rufa uygun söz, doğruluğu herkesçe bilinen söz demektir.


(Ahzab 33/33)
وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًاۚ
Evlerinizde de ağırbaşlı olun[1*]. Önceki cahiliye döneminde yapıldığı gibi güzelliğinizi öne çıkarmayın! Namazı düzgün ve sürekli kılın, zekatı da verin. Allah'a ve elçisine gönülden boyun eğin. Ey Nebi'nin ailesi! Allah sizden sadece, pisliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak istiyor[2*].

[1*] Bu ayet, Nebimizin evlerine gelen misafirlere karşı, eşlerinin gösterecekleri tavırla ilgilidir. Evlerine gelen müslümanların davranışları ile ilgili olarak da bkz. Ahzab 33/53.

[2*] Ehl-i beyt, “ev halkı” yani “aile” anlamındadır. Bu kavram üç ayette geçer. Birincisi İbrahim aleyhisselamın (Hud 11/73) ٍikincisi Musa aleyhisselamın ailesi anlamındadır (Kasas 28/12). Bu ayette ise Muhammed aleyhisselamın ailesini ifade eder. Şiîler bu ayeti, bağlamından kopararak Muhammed aleyhisselamın eşlerinin onun Ehl-i beyt’inden olmadığını, Ehl-i beyt’in, sadece Ali ve Fatıma'dan olan torunları olduğunu iddia ederek onların masumluğuna bu ayeti delil getirirler. Ayette müennes /dişil siğanın kullanılmayıp müzekker /eril siganın kullanılmasını, kendilerine delil göstermişlerdir. Oysa Arap dili açısından müzekker siganın kullanılması, Muhammed aleyhisselamın kendisinin, bir erkek olarak aileye dahil olmasından dolayıdır. Bu kullanım, diğer iki ayette de vardır.


(Ahzab 33/34)
وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفًا خَب۪يرًا۟
Evlerinizde, bağlantılarıyla birlikte okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetleri aklınızda tutun. Allah lütufkârdır ve her şeyin iç yüzünü bilir.


(Ahzab 33/35)
اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا
Şüphesiz ki Allah; kendisine tam teslim olan erkekler ile kendisine tam teslim olan kadınlara, inanıp güvenen erkeklerle inanıp güvenen kadınlara, içtenlikle boyun eğen erkeklerle içtenlikle boyun eğen kadınlara, özü sözü bir olan erkeklerle özü sözü bir olan kadınlara, sabırlı /duruşunu bozmayan erkeklerle sabırlı kadınlara, ona derin saygı duyan erkeklerle ona derin saygı duyan kadınlara, zekat (sadaka) veren erkeklerle zekat (sadaka) veren kadınlara, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlara, edep yerlerini ve çevresini koruyan erkeklerle edep yerlerini ve çevresini koruyan kadınlara, Allah'ı (onun sözlerini) çokça hatırlayan erkeklerle çokça hatırlayan kadınlara mağfiret[1*] /bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır[2*].

[1*] İstiğfar, “söz ve davranışla mağfiret talep etmek”tir. Mağfiret ise, Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.

[2*] Al-i İmran 3/17, Tevbe 9/112, Mu’minun 23/1-11.


(Ahzab 33/36)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا
Allah ve resulü[1*] bir işe karar verdiği zaman artık mümin bir erkeğin ve mümin bir kadının[2*], o konuda tercih hakkı yoktur[3*]. Kim, Allah’a ve resulüne baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur[4*].

[1*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir. (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen  Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Muhammed aleyhisselam öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, sadece Kur’an’dır (Âl-i İmrân 3/144).

Bu ve bir sonraki ayet, nebi ve rasul kavramları arasındaki farkı göstermektedir. Ahzab 33/36. ayette, Allah ve rasulünün bir işe karar vermesi durumunda hiçbir müminin farklı bir tercihte bulunma hakkının olamayacağı, aksi bir davranışın Allah ve rasulüne baş kaldırma kabul edileceği açık bir şekilde belirtilmiştir. Ahzab 33/37. ayette ise çok dikkat çekici bir örnek üzerinden, mutlak bağlayıcı otoritenin nebinin şahsına verilmediği, nebi vasfıyla onun her isteğine mutlak itaatin gerekmeyeceği öğretilmiş olmaktadır. Nebinin emirlerine uymak marufa uygunluk şartına bağlı iken (Mümtehane 60/12) rasul vasfıyla tebliğ ettiklerine mutlak surette itaat gerekir. Çünkü bu, doğrudan Allah’a itaat anlamına gelir (Nisa 4/80).

[2*] Muhammed aleyhisselam, müminlere örnek olmakla görevlidir (Ahzab 33/21). Evlatlığı Zeyd’in, eşi Zeyneb’i boşadığını ama henüz iddetinin bitmediğini öğrenince eşine geri dönme hakkını kullanması için ona: “Eşini nikahında tut” emrini verdi. Çünkü Nisa 4/23’te, öz oğulların boşadıkları eşleriyle evlenilmesi yasaklanmış ama evlatlıklar bu yasağın kapsamına sokulmamıştı. Allah’ın kendisini, insanlara bu konuda örnek yapmak için Zeynep ile evlendirmesinden ve insanların buna tepkisinden çekiniyordu. Çünkü bu tür bir evlilik o zamanın geleneklerine göre hoş karşılanmayan bir şeydi. Bu âyet onu uyarmakta ve Allah’ın, yapılmasını istediği bir konuda, ne onun ne de Zeyneb’in bir tercih hakkı olmadığını bildirmektedir.

[3*] Nisa 4/65, Nur 24/51-52.

[4*] Nisa 4/14, 42.


(Ahzab 33/37)
وَاِذْ تَقُولُ لِلَّذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًاۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولًا
(Ey Muhammed!) Hani bir gün Allah'ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: "Eşini nikahında tut, Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakın!" diyordun. Aslında insanlardan çekinerek Allah'ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun[1*]. Oysa doğru olan, Allah'tan çekinmendir[2*]. Zeyd boşanıp eşiyle ilişiğini kesince seni onunla biz evlendirdik ki müminlerin evlatlıkları, eşleriyle boşanıp ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda kendilerine bir sıkıntı olmasın. Allah'ın buyruğu yerine gelmiştir.

[1*] Zeyd, eşini boşar da Allah. evlatlıkların boşadığı eşler konusunda örnek yapmak için beni Zeynep ile evlendirirse halkın içine nasıl çıkarım diye korkuyordun.

[2*] Çünkü “Allah'ın mesajlarını tebliğ edenler, Allah’tan korkar, başka kimseden korkmazlar.” (Ahzab 33/39).


(Ahzab 33/38)
مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًاۙ
Allah'ın, nebisi için farz kıldıklarında ona sıkıntı verecek bir şey yoktur[1*]. Bu Allah’ın, öncekilere de uyguladığı sünneti /yasasıdır. Allah'ın işi ölçülü biçilidir[2*].

[1*] Allah’ın Nebisi için farz kıldığı şey, Müslümanlara güzel bir örnek olmaktır (Ahzab 33/21, 37). Bu ayet, aynı örnekliğin önceki nebilerde de olduğunu göstermektedir. 

[2*] Ra'd 13/8, Kamer 54/49.


(Ahzab 33/39)
اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَدًا اِلَّا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يبًا
Onlar; Allah'ın mesajlarını tebliğ eden, Allah’tan çekinen, başka kimseden çekinmeyen kimselerdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.


(Ahzab 33/40)
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا۟
Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir[1*], ama Allah'ın elçisi ve nebilerin mührü /en sonuncusudur[2*]. Allah her şeyi hakkıyla bilir.

[1*] Bu ayet, Muhammed aleyhisselamın oğulları Kâsım, Abdullah ve İbrahim’in, ergenlik çağına gelmeden öldüklerini gösterir.

[2*] Muhammed aleyhisselam, resullerin değil, nebîlerin sonuncusudur. Nebî, kendine kitap ve hikmet verilen kişidir (Al-i imran 3/81). Artık yeni bir nebî gelmeyecek ve yeni bir kitap inmeyecektir. Resul, elçi demektir. Herhangi bir ilave veya çıkarma yapmadan, Allah’ın âyetlerini, muhatabın anladığı dille tebliğ eden herkes elçilik görevi yapmış olur. Bu görev kıyamete /mezardan kalkış gününe kadar devam edecektir. Nebîler, kendilerine inen kitabı tebliğ ile görevli oldukları için her nebî resuldür ama her resul nebî değildir. Bu âyet bunu açıkça göstermektedir.

Ayette geçen ve mühür anlamına gelen “hatem” ifadesi de tasdik ilişkisi açısından büyük öneme sahiptir. Çünkü Tevrat ve İncil’de nebiliğin mühürleneceği bilgisi verilmiştir (Tevrat/ Daniel 9:24 ve İncil/ Vahiy 22:10).


(Ahzab 33/41)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ
Ey inanıp güvenenler! Allah'ı çokça zikredin[*] /(onun sözlerini) hep aklınızda tutun!

[*] Zikir için bkz. Ahzab 33/21. ayetin dipnotu.


(Ahzab 33/42)
وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا
Kuşluk ile öğle vaktinde ve ikindide ona ibadet edin[*].

[*] Buradaki tesbih emri kuşluk, öğle ve ikindide kılınan nafile namazlara işaret eder. Ayrıntı için bkz. A’raf 7/205 ve dipnotları, Taha 20/130, Fetih 48/9, İnsan 76/25.


(Ahzab 33/43)
هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا
Allah ve melekleri size sürekli destek verir[*]. Allah bunu, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için yapar. O, inanıp güvenenlere daima ikramda bulunur.

[*] Âl-i İmran 3/13, Maide 5/16, Fussilet 41/30-31, Mücadele 58/22.


(Ahzab 33/44)
تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌۚ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَر۪يمًا
Ona kavuştukları gün inanıp güvenenlerin iyilik dilekleri, "Selam!" sözü olur. Allah onlar için pek değerli bir ödül hazırlamıştır[*].

[*] Yunus 10/10, İbrahim 14/23, Furkan 25/75, Zümer 39/73.


(Ahzab 33/45)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ
Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik[*].

[*] Bakara 2/119, İsra 17/105, Furkan 25/56, Sebe 34/28, Fetih 48/8, Müzzemmil 73/15.


(Ahzab 33/46)
وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا
Verdiği izinle Allah'a davet eden bir kişi ve aydınlatan bir ışık kaynağı olarak da (gönderdik)[*].

[*] Yusuf 12/108, Ra'd 13/36, Nahl 16/125, Gaşiye 88/21-22.


(Ahzab 33/47)
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَب۪يرًا
Sen müminlere şu müjdeyi ver: Allah’ın onlara büyük bir lütfu olacaktır[*]!

[*] Bakara 2/25, Yunus 10/2.


(Ahzab 33/48)
وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلًا
Kafirlere ve münafıklara boyun eğme, üzücü sözlerine de aldırma[*]. Sen Allah’a tevekkül et /güvenip dayan. Vekil /dayanak olarak Allah yeter.

[*] Al-i İmran 3/186, Ahzab 33/1.


(Ahzab 33/49)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَاۚ فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحًا جَم۪يلًا
Ey inanıp güvenenler! Mümin kadınları nikâhlar da onları kendilerine dokunmadan boşarsanız, sizin onlar için saymanız gereken bir iddet yoktur[1*]. Bu durumda onları (marufa uygun olarak) yararlandırın[2*] ve güzelce kendinizden ayırın.

[1*] Talak 65/1 ayetine göre, iddeti bekleyecek olan kadın, onu sayacak olan erkektir. Bu ayette, gerdeğe girilmemişse, beklenecek ve sayılacak bir iddetin olmadığı anlatılmaktadır. Diğer durumlarda beklenecek iddet Bakara 2/228 ve Talak 65/4’te açıklanmıştır.

[2*] Bakara 2/236-237.


(Ahzab 33/50)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا لَكَ اَزْوَاجَكَ الّٰت۪ٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰت۪ي هَاجَرْنَ مَعَكَۘ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ يَسْتَنْكِحَهَاۗ خَالِصَةً لَكَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ ف۪ٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Ey Nebi! Mehirlerini verdiğin eşlerini[1*]; Allah'ın sana fey olarak verdiğinden hâkimiyetin altında olanı[2*]; seninle beraber hicret etmiş olmaları şartıyla amca kızlarını, halalarının kızlarını, dayı kızlarını, teyzelerinin kızlarını[3*] ve bir de -nikâhlamak istersen[4*]- kendini sana hibe eden kadını, -diğer müminlere değil- sadece sana has olmak üzere helal kıldık. Müminlerin eşleri ve hakimiyetleri altındaki esirlerle ilgili hangi hükümleri koyduğumuzu elbette biliyoruz[5*]. Bütün bunlar sana bir sıkıntı olmasın diyedir. Çünkü Allah daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Bu ifadeye göre Nebimiz, eşlerinin mehirini evlenmeden önce vermek zorundadır. Halbuki diğer müminler karşılıklı anlaşmaya bağlı olarak daha sonra da verebilir (Bakara 2/236, 237).

[2*] Hür olsun, esir olsun hiçbir kadınla nikâhsız ilişki kurmak helal değildir. Savaş esiri kadınlarla /cariyelerle nikahsız ilişkiyi helal görenler, Nebimizin Mariye ile olan birlikteliğini de delil gösterirler. Halbuki Mısır mukavkısı tarafından Nebîmize gönderilen Mariye, bu ayete göre “fey” statüsündedir. (Fey, savaşmadan elde edilen şeylere; ganimet ise savaş sonucu elde edilenlere denir. Bkz. Enfal 8/41, Haşr 59/7. Savaş esirleri ganimete dahildir.) Hür bir kadınla evlenmeye gücü yeten müminlerin savaş veya fey yoluyla hakimiyet altına alınan kadınlarla evlenmesi haramdır (Nisa 4/25). Bu ayette, Resûlullâh’a diğer müminlerden farklı olarak, nikâhlı hür eşlerine ilaveten fey yoluyla hakimiyet altına aldığı kadını da hürriyetine kavuşturmadan nikâhlayabileceği bildirilmiştir. Ayetteki atfın “ev (أو)” ile değil de “vav (و)” ile yapılmış olması da bunu göstermektedir. Yani ayette “ikisinden biri” anlamına gelen “ev” bağlacı kullanılarak “Mehirlerini verdiğin eşlerini VEYA Allah'ın sana fey olarak verdiğinden hâkimiyetin altında olanı” denilmemiş, “hem o hem bu” anlamına gelen ve birlikteliği ifade eden “vav” atıf harfi kullanılarak “Mehirlerini verdiğin eşlerini VE Allah'ın sana fey olarak verdiğinden hâkimiyetin altında olanı” denilmiştir. Bir kadın ister savaş ister fey yoluyla hakimiyet altına alınmış olsun, kendi rızası ile nikâhlanmadığı sürece onunla ilişki haramdır (Nisa 4/3 ve 25, Nur 24/32-33). Bu yüzden Nebimizin de Mariye ile ancak nikah yoluyla birliktelik kurduğu anlaşılmaktadır. (Ayrıntı için bkz. Ali Rıza Demircan, Kur’an ve Sünnet Işığında Cariyeler ve Sömürülen Cinsellikleri)

[3*] Diğer müminlerin; amca, hala, dayı ve teyze kızlarıyla evlenmeleri için birlikte hicret etmiş olmaları şartı yoktur. Evlilik yasakları Nisa 4/23-24 ayetlerinde belirtilmiştir.

[4*] Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki left (لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.

[5*] Nisa 4/25, Mü’minun 23/5-7, Mearic 70/29-31.


(Ahzab 33/51)
تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُـْٔو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَل۪يمًا
Eşlerinden istediğini kendinden uzak tutabilir, istediğini yanına alabilirsin. Ayrı tuttuklarından hangisini yanına almak istersen bunun sana bir günahı olmaz. Bu, onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve senin kendilerine verdiğine hepsinin razı olması için daha uygundur. Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah her şeyi bilen ve pek yumuşak davranandır.

 

 

(Ahzab 33/52)
لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يبًا۟
Bundan sonra, güzellikleri çok hoşuna gitse bile[1*] (onların üzerine) başka kadınlarla evlenmen de eşlerini bırakıp yerlerine başkalarıyla evlenmen de helal olmaz, hâkimiyetin altında olan esir kadınla (evlenmen) başka[2*]. Allah her şeyi görüp gözetendir.

[1*] Bir kadının güzelliği, yüzü görülmeden anlaşılamaz. Bu ayet, kadınların yüzlerinin açık bulunabileceğinin delillerindendir.

[2*] Ahzab 33/50.


(Ahzab 33/53)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِس۪ينَ لِحَد۪يثٍۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْي۪ مِنَ الْحَقِّۜ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَدًاۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمًا
Ey inanıp güvenenler! Yemek için izin verilmedikçe Nebinin evlerine girmeyin, (izin verildiğinde de) erken gidip beklemeyin. Ama içeri çağrıldığınızda girin. Yemeği yiyince sohbete dalmadan hemen dağılın. Bunlar nebiye sıkıntı veriyor fakat o sizden çekiniyor, halbuki Allah hakkı söylemekten çekinmez. Nebinin eşlerinden bir şey istediğinizde perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha nezih olur. Allah'ın elçisini incitmeye[1*] de ondan sonra eşlerini nikâhlamaya da asla hakkınız yoktur[2*]. Bunları yapmanız, Allah katında ağır bir kusur olur.

[1*] Başta geçen “nebiyi incitmek” ifadesi ayetin sonunda “Resulullah’ı incitmek” şekline dönmüştür. Çünkü nebiyi incitme ile resulü incitme arasında sonuca etki eden önemli bir fark vardır. Kur’an’da nebi ve resul kavramları birbirleriyle irtibatlı ama farklı anlamlarda kullanılır. Nebi, kendisine vahiy indirildiği için değeri yükseltilmiş kişidir. Bu yönüyle nebilik ünvandır ve beşerî özellikleri de kapsar. Resul ise kendisine indirilen vahyi tebliğ etme görevini ve tebliğ edilen şeyi ifade eder. Nebi olan kişi nebilik ünvanını, hayatının her anında taşır ama resullük sadece tebliğ faaliyetini sürdürdüğü anlar için söz konusudur. Bu sebepledir ki Kur’an’da nebiye mutlak itaatten bahsedilmezken (Mümtehine 60/12) resule mutlak surette itaat istenir ve bunun Allah’a itaat anlamına geldiği bildirilir (Nisa 4/80). Bu ayette de görüldüğü gibi nebiyi incitenler kınanır yahut en fazla uyarılırken resulü incitenler acıklı bir azapla tehdit edilir. Çünkü nebiyi incitme insanî ilişkilerle ilgili bir eksikliğin tezahürü iken resulü incitme onun tebliğ ettiği şeyi, dolayısıyla Allah’ı hedef alan bir karşı koyuş anlamına gelir. Bu sebeple Muhammed aleyhisselamın etrafındaki insanlar, onunla konuşur yahut tartışırken onun hangi sıfatla konuştuğuna dikkat etmeleri konusunda uyarılmışlardır (Hucurat 49/2). Zira nebiyle polemiğe girmek en fazla nezaketsizlik olarak değerlendirilebilecek iken resul vasfıyla tebliğ ettiği şeye karşı çıkmak, kişiyi Allah’ın yolundan çıkaracaktır (Ahzab 33/57).

[2*] Ahzab 33/6.


(Ahzab 33/54)
اِنْ تُبْدُوا شَيْـًٔا اَوْ تُخْفُوهُ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا
Bir şeyi ister açığa vurun, ister gizleyin, şurası kesin ki Allah her şeyi bilir[*].

[*] Bakara 2/284, Al-i İmran 3/29, Nisa 4/149, Maide 5/99, İbrahim 14/38.


(Ahzab 33/55)
لَا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَٓائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدًا
Babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınlar ve hakimiyetleri altında olanlar hakkında[*] nebinin eşlerine bir günah yoktur. Ey Nebinin eşleri! Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakının. Allah her şeye şahittir.

[*] Nur 24/31, 58-59.


(Ahzab 33/56)
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا
Allah ve melekleri bu Nebiye sürekli destek olurlar[1*]. Ey inanıp güvenmiş kimseler! Siz de ona sürekli destek olun[2*] ve hükmüne teslim olun.

[1*] Ayetin metninde geçen yusallûne (يُصَلُّونَ)”nin türediği es-salât (الصَّلَاة) kelimesinin kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır (Lisan’ul-Arab). Bu ayet Allah’ın, sürekli Nebimizin arkasında olduğunu ve melekleriyle onu desteklediğini gösterir (Enfal 8/62, Tevbe 9/40). Her Müslümanın hiç aksatmadan yapması gereken tek ibadet namaz olduğu için ona da salat denmiştir. Burada Müslümanlara verilen emir, sürekli onun arkasında olmaları ve samimi davranmalarıdır (A’raf 7/157).

[2*] Nisa 4/65. Buradaki teslimiyet kayıtsız - şartsız değil, Kur’an’a uygun olması şartına bağlıdır (Mümtehine 60/12).


(Ahzab 33/57)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُه۪ينًا
Allah'ı ve elçisini incitenleri, Allah dünyada da ahirette de lanetler /dışlar; onlara alçaltıcı bir azap hazırlar[*].

[*] Tevbe 9/61, Ahzab 33/53.


(Ahzab 33/58)
وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُب۪ينًا۟
Mümin erkeklerle mümin kadınları yapmadıkları bir şeyden ötürü incitenler, iftira suçunu ve apaçık bir günahı yüklenmiş olurlar[*].

[*] Nisa 4/112, Nur 24/4, 23-25.


(Ahzab 33/59)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle de cilbablarını[*]/büyük başörtülerini sıkıca örtsünler. Bu, onların tanınmaları, dolayısıyla incitilmemeleri açısından daha uygundur. Allah daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Cilbab, başörtüden büyük örtüdür. Kadın onunla başını ve göğüs bölgesini örter (Lisan’ul-Arab). Kelime dış giysi anlamında da kullanılır ama ayette geçen “daha uygun (أَدْنَى)” ifadesi başörtü (hımar) ile büyük başörtüyü (cilbabı) karşılaştırdığı için burada dış giysi anlamında değildir. Bu ayete göre cilbabın kullanılması, Nur 24/31. ayetteki yakaları örten başörtünün kullanılmasından daha uygundur.


(Ahzab 33/60)
لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَد۪ينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ ف۪يهَٓا اِلَّا قَل۪يلًاۚۛ
Münafıklar /iki yüzlüler, kalplerinde hastalık olanlar /kafirler ve Medine’de panik yaratacak yalan haberler yayanlar[*] yaptıklarından vazgeçmezlerse kesinlikle seni onlara musallat ederiz de çevrende fazla kalamazlar.

[*] Allah’ın ayetlerini anlayıp kavradıktan sonra üstünü örtmek kafirlik hastalığıdır. Münafıklar da kafirdir ama onlar müminlere karşı yalan söyleyerek kafirlikliklerini gizledikleri için hastalıkları ikiye katlanır (Bakara 2/10). Medine’de kötü haber yaymak ise bazı münafıkların ve kafirlerin birlikte yaptıkları eylemdir (Al-i İmran 3/173, Nisa 4/83, Hucurat 49/6).


(Ahzab 33/61)
مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلًا
Lanetlenmiş /dışlanmış olurlar, nerede tespit edilirlerse yakalanırlar, öldürülmeden bırakılmazlar[*].

[*] Bu şekilde bozgunculuk çıkaranlar, cezayı hak ederler (Nisa 4/91, Maide 5/33).


(Ahzab 33/62)
سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًا
Allah'ın, daha önce gelmiş geçmiş olanlara uyguladığı sünnet /yasa da budur. Allah'ın sünnetinde[1*] bir değişme bulamazsın[2*].

[1*] “Sünnetullah” kavramına “tabiat kanunları” diye yanlış bir anlam verilerek mucizelerin olamayacağı iddia edilmektedir. Mucize; Allah’ın, nebilerine, elçilik belgesi olarak verdiği şeylerdir. Muhammed aleyhisselam dışındaki bazı nebilerin, kitaplarından başka kendi toplumlarına gösterdikleri ve Allah’ın elçisi olduklarını ispat eden mucizeler de vardır. Salih’in (as) devesi (A’raf 7/73, Hud 11/64, Şuara 26/155), Musa’nın (as) dokuz mucizesi (İsra 17/101, Neml 27/12), İsa’nın (as) beşikteyken konuşması, körleri ve alaca hastalarını iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi (Al-i İmran 3/49, Maide 5/110) bu tür mucizelerdir. Nebiler dahil hiçbir insan kendi başına mucize gösteremez (Ra’d 13/38). Mesela, insanlar bir araya gelseler Kur’an’ın bir suresinin bile dengini oluşturamazlar (Bakara 2/23-24). Muhammed aleyhisselam son elçi olduğu için, onun mucizesi olan Kur’an kıyamete kadar varlığını devam ettirecektir (Ankebut 29/51 ve dipnotu).

[2*] Enfal 8/38, İsra 17/76-77, Fetih 48/22-23.

 

 

(Ahzab 33/63)
يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يبًا
İnsanlar sana o saati /mezardan kalkış saatini soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi sadece Allah katındadır.” Sen nereden bileceksin; belki de o saat yakındır[*].

[*] A’raf 7/187, Lokman 31/34, Fussilet 41/47, Şura 42/17, Zuhruf 43/85, Naziat 79/42-44.


(Ahzab 33/64)
اِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يرًاۙ
Şüphesiz ki Allah, kâfirleri /ayetleri görmezlikte direnenleri lanetlemiş /dışlamış ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır[*].

[*] Bakara 2/89, 159-162, Al-i İmran 3/86-89, Nisa 4/46, 51-52, Ra’d 13/25, Mü’min 40/52, Muhammed 47/23.


(Ahzab 33/65)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۚ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَص۪يرًاۚ
Orada ölümsüz olarak sonsuza dek kalacaklar[*], kendilerine bir veli /yakın ve yardım edecek birini de bulamayacaklardır.

[*] Kur’an’da, cennetlik ve cehennemlik olanlar için iki kelime kullanılır. Birisi ‘ebed’ diğeri ‘halid’tir. Ebed, ‘sonsuza kadar’, halid ise ‘ölümsüz olan’ anlamına gelir. Cennetlikler için bkz. Nisa 4/57,122; Maide 5/119, Tevbe 9/22,100; Tegabun 64/9, Talak 65/11, Beyyine 98/8. Cehennemlikler için bkz. Nisa 4/16, Cin 72/23.


(Ahzab 33/66)
يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا
Yüzlerinin ateşte evrilip çevrildiği gün şöyle diyeceklerdir: "Ah keşke biz Allah'a gönülden boyun eğseydik, keşke elçiye /elçinin getirdiklerine gönülden boyun eğseydik!”


(Ahzab 33/67)
وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا
Şunu da diyeceklerdir: “Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize gönülden boyun eğdik, onlar da bizi yoldan saptırdılar[*].

[*] Bakara 2/166-167, A’raf 7/38, Furkan 25/27-29, Sebe 34/32-33.


(Ahzab 33/68)
رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَب۪يرًا۟
Rabbimiz! Onlara bu azabın iki katını ver; onları tamamen dışla![*]".

[*] Ayetin kelime kelime tercümesi “büyük bir dışlanmışlıkla dışla” şeklindedir. Türkçede böyle bir ifade tarzı olmadığı için bu anlam verilmiştir.


(Ahzab 33/69)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهًا
Ey inanıp güvenenler! Siz, Musa'yı incitenler[1*] gibi olmayın. Allah onu, onların söyledikleri şeyden temize çıkardı[2*]. O, Allah katında itibarlı bir kişidir.

[1*] Saf 61/5.

[2*] Musa aleyhisselam 40 günlüğüne Sina dağına gittiğinde İsrailoğulları buzağıyı tanrı edinmiş, onun Musa’nın da tanrısı olduğunu ama unutup gittiğini söyleyerek Musa aleyhisselamı üzmüş ve öfkelendirmişlerdi (A’raf 7/152-154, Taha 20/86-88).


(Ahzab 33/70)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَد۪يدًاۙ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının, dosdoğru sözler söyleyin.

[1*] Al-i İmran 3/102, Tegabün 64/16.

[2*] Nisa 4/9, İsra 17/53.


(Ahzab 33/71)
يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظ۪يمًا
Böyle yapın ki Allah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve elçisine /elçinin getirdiklerine gönülden boyun eğerse büyük bir başarı elde etmiş olur[*].

[*] Nisa 4/13, 69; Fetih 48/17.


(Ahzab 33/72)
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًاۙ
Biz emaneti[1*] göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar yüklenmekten kaçındılar, ondan korkup titrediler. Onu insan yüklendi, o da sürekli yanlış yapan ve cahillik edip duran[2*] bir hale dönüştü[3*].

[1*] Burada emanet, Allah’ın emir ve yasakları karşısında özgür iradeyle seçim yapma, böylece imtihana tabi olma yükümlülüğüdür. Gök, yer ve dağların bu imtihana tabi olacak güçte olmadıkları Haşr 59/21 âyetinden anlaşılmaktadır. Onlar da kendilerine sunulan bu emanetten korkmuşlar, onun yerine Allah’ın onlara yüklediği görevi yerine getirme konusunda gönülden boyun eğmişlerdir (Fussilet 41/11).

[2*] ‘Bilmemek, yanlış düşünmek, yanlış hareket etmek’ anlamlarına gelen cehl (جهل) kökünden türemiş olan cehûl (جهول) kelimesi, “sürekli cahillik eden, cahillik edip duran” anlamındadır (Müfredat). Yusuf aleyhisselamın “Rabbim! … Kadınların oyununu benden savmazsan nlara kapılırım ve cahillik edenlerden olurum. (Yusuf 12/33)” demesi de, Musa aleyhisselamın “Cahillik edenlerden/kendini bilmez biri olmaktan Allah’a sığınırım! (Bakara 2/67)” demesi de bu anlamdaki cehalettir. Cehûl’un buradaki manası da aynıdır yani sorumluluk yüklenmesine rağmen kendini tutamayarak onu yerine getirmemek anlamındadır.

[3*] Bu ayetteki nakıs fiil olan “kâne (كان)”ye “sâre  (صار):dönüştü” anlamı verilmiştir.

 

 


(Ahzab 33/73)
لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Allah bunu/ emaneti sunma işini, münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap etmek ve mümin erkeklerle mümin kadınların da tövbesini kabul etmek için yaptı. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.