BAKARA

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Bakara 2/1 TEFSİR)
الٓمٓۚ
ELİF! LÂM! MÎM![*]

[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların nebimize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, anadili Arapça olmayanların müslüman olmaları ile başlamıştır. Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de birbirinden farklı konulara vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Biz de birinden CDZ, PDŞ, RS gibi birbirinden kopuk harfler duysak “Ne diyecek?” diye dikkat kesilir, arkasından gelecek sözleri bekleriz ama Türkçede böyle bir kullanım yoktur.

 

(Bakara 2/2 TEFSİR)
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
İşte o Kitap budur[1*]. Bu konuda şüphe yoktur[2*]. Müttakîler[3*]/yanlışlardan sakınanlar için rehberdir[4*].

[1*]  ٱلْكِتَٰبُ = el-kitâb, o kitap yani Allah’ın kitabı anlamındadır. Her nebiye kitap verilmiştir (Bakara 2/136-137, Âl-i İmrân 3/81-82, En’âm 6/83-90). Bu, Allah’ın, beklenen son kitabıdır (Bakara 2/89, Şuara 26/196, Secde 32/2). 

[2*]  Bakara 2/23, Yunus 10/37-38.

[3*] Müttakî, kendini koruyandır (Lisan). Allah’ın dini fıtrat, yani doğal yapıya koyduğu kanun ve kurallar bütünü olduğu (Rum 30/30) için müttakî, fıtratını koruyan, yanlış yapmaktan sakınan kişidir. O, herhangi bir varlığı Allah’a denk tutmaz (Nisa 4/48, Nisa 4/116-121). Böyle biri, Kur’an ile karşılaşınca onu kendine rehber edinir. Daima dürüst ve erdemli olmaya ve her türlü yanlıştan sakınmaya çalışır (Bakara 2/177, Zümer 39/32-33). Yalnızca şirk koşmaktan sakınmış kişiyi de Allah, bu yönüyle müttaki sayar. Günahı sevabından çok olduğu için cezasını çekmek üzere cehenneme sevk edilmiş olsa da Allah onu, ebedi cehennem cezasından kurtarır (Meryem 19/68-72, Meryem 19/86-87). 

[4*] Rehber diye çevirdiğimiz “hüdâ” kelimesi, hidâyet kökündendir. Hidâyet, nazikçe yol göstermektir (Müfredat). Allah’ın hidâyeti dört çeşittir: Birincisi varlığını, birliğini ve her şeyden yakın olduğunu her vesileyle göstermesidir. Bu yüzden Allah, yanlış yola girenleri bir şekilde uyarır (Şems 91/8-10, En’âm 6/125) ve kendini ikinci sıraya koyup başkasına öncelik vermeyi müşriklik sayar ve asla bağışlamaz (Nisâ 4/48, Nisa 4/115-117). İkincisi, iyiyi kötüden ayırma özelliği verdiği insana, doğruyu bulmasında rehberlik etmesidir (Zâriyât 51/20-21). Üçüncüsü, indirdiği kitaplarla yol göstermesidir. Bu yüzden o kitapların her biri birer hüdâ yani rehberdir (Bakara 2/2, Bakara 2/38). Dördüncüsü de doğru tercihte bulunan herkesi yoluna kabul etmesi ve doğru yolda olduğunu onaylamasıdır (İbrahim 14/4).

 


(Bakara 2/3 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ
Allah’a içten[1*] inanan,[2*] namazı düzgün ve sürekli kılan[3*] kendilerine verdiğimiz rızıkları infak eden /hayra harcayan[4*],

[1*] “İçten” anlamı verdiğimiz kelime el-ğayb = الغيب ‘dır. Ondaki el = ال takısı muzafunileyhten ıvazdır, bi ğaybihim بغيبهم = gayblarıyla demektir. Kişinin içindeki, başkası için gayb olduğundan ayete “içten inanırlar” meali verilmiştir. İmanın temeli içten kabul yani kalp ile tasdiktir. Kalpteki tasdiki bir o kişi, bir de Allah bilir. Orası insanın en hür olduğu yerdir. Bu sebeple hiç kimse bir inancı kabule veya inkâra zorlanamaz. Zorla ibadet de olmaz. Çünkü ibadet için niyet şarttır. Niyetin yeri de kalptir; kalpten yapılmayan niyet geçersizdir. Kimseye zorla niyet ettirilemeyeceğinden ibadet de yaptırılamaz.  8. âyetten itibaren münafıklar anlatılmaktadır. Onların farkı,içten inanıp güvenmemeleridir.

[2*] İnanma, güvenmedir. Allah’ı herkes bilir, ama O’na herkes yeterince güvenip teslim olmaz. İnsanı kâfir yapan budur. Bu yüzden iman yerine bazen “inanma”, bazen “güvenme”, bazen de “inanıp güvenme” kelimeleri kullanılacaktır.

[3*] Âyetin metninde geçen es-salât = الصلاة 'ın kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır. (Lisan'ul-Arab) Her müminin sürekli yapması gereken ve hiç bir şart altında terk edemeyeceği tek ibadet, namaz olduğu için Kur'an'da ona salat denmiştir. Allah Teala şu ayetlerde, namazın bu özelliğine dikkatimizi çeker:

"Namazları ve orta namazı özenle sürekli kılın; Allah’ın huzurunda saygıyla durun. Eğer korkarsanız, yürüyerek yahut binek üstünde kılın. Güvene kavuşunca, bilmediklerinizi öğreten Allah’ı, size öğrettiği gibi zikredin. (Namazı, Allah’ın âyetlerini kafanıza yerleştirmek için sürekli kılın) (Bakara 2/238-239).

(Umduklarına kavuşacak olan müminler) namazlarını özenle sürekli kılanlardır. (Müminûn 23/9)

Onlar namazlarını özenle sürekli kılanlardır.(Mearic 70/34)

[4*] Nafak, tünel; infak da bir şeyi tünelden geçirmek gibidir. İnfakın Türkçe karşılığı harcamadır. Damarları tünele benzetirsek infak; kanın, gıda ve oksijeni hücrelere götürüp onların ürettiklerini ilgili yerlere taşımasına benzer. Saklanan malın ve paranın kimseye faydası olmaz. Bunların ihtiyaçlılara ulaşması gerekir. Bu yüzden Kur’an, daima infakı emreder. Allah rızası için infak, doğrudan ihtiyaçlıya ulaştığı için derhal tüketilir ve yeni üretimin kapısını açar. Ticaret de üretilen mal ve hizmetin, ihtiyaçlılara ulaşmasını sağladığı için bir çeşit infaktır. Mal, uzun süre saklanamaz ama para saklanabilir. Paranın esası altındır; ancak hangi malzemeden yapılmış olursa olsun, Allah Teâlâ,  parayı kasalara koyup dolaşımına engel olanları ağır bir şekilde tehdit etmiştir (Tevbe 9/34-35).


(Bakara 2/4)
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
Sana indirilen kitaba da senden önce indirilen kitaplara da inanıp güvenen[*] ve ahirete inançları tam olanlar var ya,

[*] Bakara 2/136-137, Al-i İmran 3-84-85, Nisa 4/150-151.

 

(Bakara 2/5 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İşte Rablerinden/Sahiplerinden[1*] gelen rehbere uyanlar onlardır. Umduklarına kavuşacak olanlar da onlardır[2*].

[1*]  Rab kelimesinin en uygun karşılığı “sahip”tir. Bkz. Fatiha 1/2‘nin dipnotu.

 

(Bakara 2/6 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Kâfirleri/ayetleri görmezlikte direnenleri[*] uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez; inanıp güvenmezler.

[*] Küfür, örtme; kâfir, örten anlamındadır (Müfredât). Kur’an’da kâfirin ilk örneği İblis’tir (Bakara 2/34). Allah ona, Âdem’e secde etmesini emrettiği halde etmemiş, “Sana emrettiğimde secde etmemene yol açan engel neydi?” diye sorduğunda da “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” (A’râf 7/12) diyerek, sanki Allah ona, neden yaratıldığını sormuş gibi farklı bir cevapla, verilen emrin üstünü örtmüş ve davranışında ısrarcı olmuştu. Bu ısrarcı davranışı göstermesi sebebiyle kâfirlik kelimesini en iyi karşılayan ifade “görmemekte direnmek”tir. Bir kişi, Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu anladıktan sonra onun ayetlerinden bir tanesini dahi görmemekte direnirse üstünü örtmüş ve kâfir olmuş olur. Bu kişi, direnmesine sebep olan şeyi birinci sıraya, Allah’ı ikinci sıraya koyduğu için de müşrik olur. Bundan dolayı her kâfir, müşrik; her müşrik de kâfirdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ayetleri görmezlikte direnenlerin (kâfirlerin) kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, Allah’ın indirdiği bir delile dayanmadan ona şirk koşmuşlar /yetkisine ortaklar uydurmuşlardır.” (Âl-i İmrân 3/151

 

(Bakara 2/7 TEFSİR)
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
Sanki kalplerini ve kulaklarını Allah mühürlemiş, gözlerinde de perde vardır[*]. Onların hak ettiği büyük bir azaptır.

[*] Kâfirlerin ön yargıları, istiâre-i temsiliyye /alegori ile canlandırılmıştır (Keşşaf). İstiârede benzetme edatı gizlenir. Buradaki mecaz gerçek sanıldığı için benzetme edatı, tarafımızdan “sanki” sözüyle açığa çıkarılmıştır (Yasin 36/8-10, Lokman 31/6-7, Câsiye 45/6-7). “Sanki” edatı yazılmazsa bazı insanlar, Allah’ın kafirlere, tövbe kapısını kapattığını ve özgürce karar almalarını engellediğini sanacaklardır (Nisa 4/18). Oysa tövbe edildiği yani yanlıştan dönüldüğü takdirde (Bakara 2/160) affedilmeyecek bir günah yoktur (Zümer 39/53). Ayetleri görmezlikte direnenler, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini gereği gibi kullanmaz; gerçekleri görmek, duymak ve anlamak istemezler. Sanki Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiş gibi davranırlar. Ayrıca Allah, kâfirleri, en’ama yani koyun, keçi, sığır ve deveye benzetmiştir. Bunun sebebi de kalplerini, kulaklarını ve gözlerini bir insan gibi kullanmamalarıdır (A’raf 7/179, Furkan 25/43-44). Ayrıca bakınız: Nisa 4/155, Maide 5/13, En’am 6/46, Araf 7/100-101, Tevbe 9/87, Tevbe 9/93, Yunus 10/74, Nahl 16/106-108, Rum 30/58-59, Mümin 40/35, Casiye 45/23, Muhammed 47/16, Saf 61/5, Münafikun 63/3, Mutaffifin 83/14.

 


(Bakara 2/8 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
Bir de “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyen insanlar vardır. Halbuki inanıp güvenmiş değillerdir.


(Bakara 2/9 TEFSİR)
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ
Allah’a ve müminlere karşı oyun kurmaya çalışırlar[*]. Oyunu, sadece kendi aleyhlerine kurarlar ama farkına varmazlar.

[*]  Ayette geçen hıda’ = الخداع’nın anlamı, planlı bir şekilde yanıltma ve aldatmadır (Müfredât). Yeni bir nebi beklentisinde olan bazı Yahudilerin nebimize gösterdikleri tavır buna örnektir (Bakara 2/75-79, Bakara 2/90). Hesaplarına uymayan ayetlere farklı anlamlar verip yanlış yola giren herkes bu kapsama girer.


(Bakara 2/10 TEFSİR)
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Kalplerinde, (kâfirliklerinden dolayı) bir hastalık oluşur; Allah onlara bir hastalık daha ekler. Yalan söylüyor olmalarına karşılık hak ettikleri, acı veren bir azaptır[*].

[*] Bunlar kâfirlik ve yalancılıklarının cezasını ahirette de çekerler (Tevbe 9/101, Tevbe 9/125).

 


(Bakara 2/11 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
Onlara: “Yeryüzünde düzeni bozmayın!”[*] denildiğinde, “Biz sadece düzeni sağlayan kimseleriz.” derler.

[*]  “Düzeni bozma” şeklinde tercüme ettiğimiz ifsad, fıtratı bozma gayretidir. Fıtrat ise, tabiatta ve insan vücudunda geçerli kanun ve kurallar bütünüdür. Allah’ın doğru saydığı din de fıtrattır (Rum 30/30). 


(Bakara 2/12 TEFSİR)
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ
Dikkat edin, gerçek anlamda düzen bozucular onlardır ama farkında olmazlar[*].

[*] Bakara 2/204-206


(Bakara 2/13 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
Onlara: “Diğer insanlar nasıl inanıyorsa öyle inanın” denildiğinde, “O akılsızların inandığı gibi mi inanalım!” derler. Dikkat edin, asıl akılsızlar onlardır ama bilmezler[*].

[*] Bunun örneği, Kur’an’a inanmadığı halde Müslüman görünerek nebimizin arkasında namaz kılan Yahudi münafıklardır. Kıblenin Beytülmakdis’ten Kâbe’ye çevrilmesi onları çok rahatsız etmişti (Bakara 2/142).


(Bakara 2/14 TEFSİR)
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
İnanıp güvenenlerle yüz yüze gelince, “Biz de inanıp güvendik.” derler. Şeytanlarıyla[1*] başbaşa kalınca da “İnanın biz sizin yanınızdayız, biz onları sadece idare ediyoruz[2*]!” derler.

[1*] Şeytan, doğru yoldan çıkmış, başkalarını da çıkarmaya çalışan her cin ve insandır (En’âm 6/112, Nas 114/1-6).

[2*] Ayetteki مُسْتَهْزِءُ = müstehzi kelimesi, gizlice dalga geçme anlamındaki hüz’ = هزء kökündendir (Müfredat). Ona, yerine göre idare etme, göz yumma veya hafife alma şeklinde anlam verilmesi uygun düşmektedir. 


(Bakara 2/15 TEFSİR)
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Taşkınlıkları içinde bocalayıp durmalarına fırsat vererek onları asıl idare eden Allah'tır.


(Bakara 2/16 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
Onlar, rehberi verip[*] sapıklığı almış kimselerdir. Yaptıkları alım satım bir kazanç sağlayamamıştır. Doğru yolda değillerdir.

[*] Hidayet; doğru yola girme, doğru bir yola rehberlik etme ve o yola kabul etme anlamlarındadır. Dalalet ise kasıtlı veya kasıtsız olarak yoldan çıkma, hedeften sapma, kaybolma, bir şeyi kaybetme vs. anlamlara gelir.


(Bakara 2/17 TEFSİR)
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
Onların durumu, bir meşale yakmak isteyenin durumu gibidir. Meşale çevresini aydınlatınca sanki Allah gözlerini kör etmiş de kendilerini karanlıklar içinde bırakmış gibi olurlar; hiçbir şeyi göremezler[*].

[*] Buradan itibaren dört ayette, kâfirlerin ve münafıkların durumu, bir benzetme ile canlandırılmıştır. Bu ayete göre onlar başlangıçta, bir meşale ile yani Allah’ın kitabı ile aydınlanmak ve doğru yolda yürümek isterler. Ama önleri aydınlanıp o yolda girdikten sonra bazı şeyler hesaplarına gelmediği için körler gibi davranmaya başlarlar (Münafikun 63/2-3). Mesela Yahudiler, son nebinin getireceği kitapla önlerinin açılacağını bekliyorlardı. Kitap geldi, Allah’ın kitabı olduğunu kesin olarak anladılar (En’am 6/19-21 ve En'am 6/114). Ama daha sonra çoğunun davranışı değişti (Al-i İmran 3/113-115); bir kısmı kâfir (Bakara 2/89-92) bir kısmı da münafık oldu (Bakara 2/75-91).

 
 

(Bakara 2/18 TEFSİR)
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ
Sağır, dilsiz ve kör kesilirler; onlar yollarından dönmezler.


(Bakara 2/19 TEFSİR)
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ
Ya da karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşeğin olduğu bir yerde bardaktan boşanırcasına yağan yağmura tutulmuş kişi gibidirler. Şiddetli gürültülerden[1*] dolayı ölecekleri korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır[2*].

[1*]  Savâ’ik = صواعق sâ’ika (صاعقة)’nın çoğuludur, "şiddetli gürültü" demektir (Mekâyîs). Allah, gürültüyü bazen toplumları cezalandırmak için kullanır (Ra’d 13/13, Bakara 2/55, Nisa 4/153. Fussilet 41/13, Fussilet 41/17, Zariyat 51/44). Ahirette herkes böyle bir gürültü ile mezarından çıkacaktır (Zümer 39/68, Tur 52/45).

[2*] Bazı ayetler, münafıkları şiddetli bir yağmur gibi etkiler. Bazı ayetler de bir şimşek gibi önlerini aydınlatır, bazıları ise onları, bir yıldırım gibi korkutur. Bu yüzden kulaklarını tıkar ve o ayetleri duymak istemezler.  

 

 


(Bakara 2/20 TEFSİR)
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
O şimşek (Kur’ân nuru), gözlerini söküp çıkaracak gibi olur. Ne zaman işlerine yarayan bir parıltı görseler orada yürür[1*], gözleri kamaşınca da kalakalırlar[2*]. Allah gerekeni yapsaydı[3*] görme ve dinleme özelliklerini yok ederdi[4*]. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur[5*].

[1*] Münafıklar Kur’ân’ı dışlayamaz, hesaplarına uyan âyetler arar, birçok âyeti bağlamından koparıp Müslümanları saptırmaya çalışırlar (Al-i İmran 3/7). Yahudi ve Hıristiyan münafıklarla ilgili şu âyetler, konuyu anlamamıza yarar: “Ehl-i Kitap’tan bir takımı da Kitap’tan (Kur’an’dan) okuyormuş gibi yapar ki onu Kitap’tan sanasınız ama Kitap’tan değildir. ‘O Allah katındandır.’ derler, ama Allah katından değildir. Allah’a karşı bile bile yalan söylerler. Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve nebîlik verdiği kişilerden hiçbirinin, kalkıp da insanlara, ‘Allah’tan önce bana kul olun!’ deme yetkisi yoktur. Onun diyeceği şudur: ‘Kitabı öğrenmenize ve özümsemenize karşılık Rabbinizden (Sahibinizden) yana tavır koyan kimseler olun.’ Melekleri ve nebîleri rabler edinmenizi de isteyemez. Siz Allah’a teslim olduktan sonra o, kâfir olmanızı mı isteyecek?” (Al-i İmrân 3/78-80)

Münafıkların en büyük arzusu, Nebî’mizin sözlerini, Kur’an âyetleri seviyesine çıkarmaktır. Nebî ve resul kelimelerinde anlam kayması yapılarak Muhammed aleyhisselamın nebî sıfatıyla söylediği sözler, resul sıfatıyla tebliğ ettiği âyetler seviyesine çıkarılmış ve o, Allah’ın yanında ikinci derecede yetkili konuma yükseltilmiştir. Nebî’miz, kendi sözlerinin yazılmasını, bu yüzden yasaklamıştır. (Müslim Adâb 32) Ebubekir ve Ömer döneminde yasak sürmüş ama daha sonra bu fesatçıların önü açılmıştır. Onlar, fesatlarının etkili olması için değerli insanlara iftiradan da kaçınmazlar. (Al-i İmran 3/21’in dipnotu)

[2*] Hesaplarına gelen âyetlerden yararlanır, gelmeyenler karşısında susarlar. Azleme (أَظْلَمَ) fiili, “karanlığın bastırması” yanında “parıldama” anlamına da gelir. (El- Ayn). “şimşek, gözlerini söküp çıkaracak gibi olur” sözü, münafıkların, Kur’ân’ın parlaklığı karşısında sustuklarını gösterdiğinden buraya uygun olan anlam, parıldamanın neden olduğu göz kamaşmasıdır.

[3*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. İnsanın var etmesi, “gerekeni yapması”, Allah’ın var etmesi de “o şeyi yaratmasıdır” (Müfredât). İmtihanla ilgili konularda ilk kararı insan verir. Çünkü Allah, herkesin yola gelmesini ister (Nisa 4/26) ama sadece “doğruya yöneleni kendine yöneltir” (Ra’d 13/27). Yaptığının iyi mi yoksa kötü mü olduğunu, her insana ilham ettiği için de (Şems 91/7-10) yola gelmek isteyenin içini İslam’a açar. Yoldan çıkmak isteyenin içine de öyle bir darlık verir ki, yükseklere tırmanıyormuş gibi olur. (En’âm 6/125) Bir ayet şöyledir: ”Yapılması gerekeni Allah yapsaydı hepinizi tek bir toplum haline getirirdi. Ama Allah, (sapıklığın) gereğini yapanı sapık sayar, (doğru yolda olmanın) gereğini yapanı da yoluna kabul eder. Yaptıklarınızdan elbette sorumlu tutulacaksınız.” (Nahl 16/93)

İslam’a yanlış kader inancını yerleştirebilmek için büyük bir çarpıtma yapılmış, şâe = شاء’ye irade yani “istedi, diledi” anlamı verilmiş ve bu yanlış anlam tefsirlere, hatta sözlüklere bile yerleştirilmiş, böylece birçok ayetin meali bozulmuştur. Yukarıdaki âyetin meali şöyle olmuştur: “Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir. Bütün yaptıklarınızdan elbette sorumlu tutulacaksınız.” Böylece Kur’an, çelişkili bir kitap gibi gösterilmiştir. Ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-meset-irade-ve-fitrat.html

[4*] Gözlerini ve kulaklarını doğrulara kapattıkları için bu ceza, suçlarına denk olur ama “Allah, yaptıkları yanlışlardan dolayı insanları yakalasaydı yeryüzünde kıpırdayan kimseyi bırakmazdı.” (Nahl 16/61)

[5*] Âyetteki kadîr = قدير kelimesi, “ölçü koyan” anlamındadır ama gelenekte “gücü yeten” anlamı verilir. Ölçüyü en güçlü olan koyar ama âyete “gücü yeten” anlamı verilince kelimenin ölçü ile ilişkisi kesilir.
 

 


(Bakara 2/21 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize/Sahibinize kulluk edin ki yanlışlardan sakınabilesiniz.


(Bakara 2/22 TEFSİR)
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Yeryüzünü sizin için dayalı döşeli hale getiren, göğü de bina gibi yapılandıran odur. Gökten su indirir de onunla oluşan ürünlerden size rızık çıkarır. Öyleyse bile bile[1*], Allah’a benzer nitelikte varlıklar[2*] uydurmayın.

[1*] “Bile bile” denmesi, bilmeden yapılan yanlışların affedileceğini gösterir (Bakara 2/286). Bunun örneği İbrahim aleyhisselamdır. O, büluğa erdiği andan itibaren (A’raf 7/172-173, Enbiya 21/60) putların ilah olmayacağını anlamıştı. Ama gözlemler yapıp kesin kanaate varıncaya kadar yıldızın, ayın ve güneşin kendi rabbi olduğu inancındaydı. Onların rab olamayacaklarını anlar anlamaz kesin tavrını ortaya koydu (En’am 6/75-79). Onun bu konuda bile bile yaptığı bir yanlış olmadığı için Allah onu hiçbir zaman müşriklerden saymamıştır (Bakara 2/135, Âl-i imran 3/67, Âl-i imran 3/95, En’am 6/161, Nahl 16/123).

[2*] Ayetteki endâd = أنداد (tekili nidd= نِدٌّ), “muhalefet eden benzer varlıklar” anlamındadır (el-Ayn). Müşrikler, Allah’ın yetkilerine ortak saydıkları bazı varlıkları araya koyarak isteklerini Allah’a kabul ettireceklerine inanırlar.
 

(Bakara 2/23 TEFSİR)
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Kulumuza indirdiğimizden (Kur’an’dan) şüpheniz varsa ondakilerden birine denk bir sure getirin. Allah ile aranıza koyduğunuz[1*], bilgili kişilerinizi[2*] de çağırın. İddianızda haklıysanız yaparsınız!

[1*]  Ayette geçen dûn = دون  kelimesi “yakınlaştırma, aşağı görme ve üstün zıddı” anlamlarına gelir (Tâcu’l-arûs). Müşrikler, kutsadıkları varlıkları, bir yönüyle Allah’a, bir yönüyle de insana benzeterek Allah ile insan arasında bir yere yerleştirir ve onların aracılığı ile Allah’a ulaşacaklarına inanırlar. Ayetlerdeki min dûnillâh = من دون الله  ifadesi, daha çok bu anlamı ifade eder. Hristiyanlar İsa’yı Allah’ın oğlu; Mekkeli müşrikler, melekleri Allah’ın kızları; büyüklerini aracı koyanlar da onları Allah’ın dostu sayarak Allah ile aralarına koyarlar. Bu inanç, insana sinir uçlarından yakın olan Allah’ı (Kaf 50/16) ikinci sıraya koymaya sebep olur ve kişiyi müşrik yapar. Maalesef tefsirlerde kelimenin bu doğru anlamına rastlanmamaktadır. 

[2*] “Bilgili kişiler” diye anlam verdiğimiz ‘şuhedâ’nın tekili olan şehîd, ‘hazır olan, bilen ve bilgilendiren’ anlamlarına gelir (Mekâyîs). Kur’an’ı anlayarak okuyan herkes onun Allah’ın sözü olduğunu kesin olarak kabul eder. Allah ile aralarına aracı koyanlar, aracıları din konusunda en bilgili kişiler görür ve onlara güvenirler ama Allah’ın onlardan üstün olduğundan da şüphe etmezler. Onlardan, Kur’an’ın Allah’a ait olduğunu kabul etmeyenler vardır. Bu ayet onlara şunu söylüyor: Eğer iddianızda samimi iseniz en bilgili saydığınız o kişileri de çağırın da Kur’an’dakilere benzer bir sure yazıp getirin. Bunu yapamazsanız bu kitabın Allah’ın kitabı olduğunu anlamış olursunuz. Ona inanmamaya devam ederseniz başınıza gelecekleri bilin.

(Bakara 2/24 TEFSİR)
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
Bunu yapmazsanız ki asla yapamazsınız[*], o zaman yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten kendinizi koruyun. Orası, kâfirler /ayetleri görmezlikte direnenler için hazırlanmıştır.

[*] Hud 11/13, İsra 17/88.

 

(Bakara 2/25 TEFSİR)
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlara müjde ver: İçlerinden ırmaklar akan bahçeler onlar içindir. Ne zaman onlara o bahçelerin bir ürünü, rızık olarak sunulsa “Bundan bize daha önce de sunulmuştu.” diyeceklerdir. Aslında onlara öncekinin benzeri verilmiştir[1*]. Orada tertemiz eşleri[2*] de olur. Onlar orada ölümsüz olarak kalırlar.

[1*] Cennette yedikleri her şey, bildikleri ve sevdikleri şeylerden olmakla birlikte her biri farklı lezzette olacağından onları her defasında daha çok seveceklerdir.

[2*] “Eş” diye tercüme ettiğimiz zevc = زوج kelimesi Kur’an’da hem kadın hem de erkek için kullanılır. Cennete giden eşler, kusurlarından arındırıldığı için, biri diğerinde herhangi bir eksik bulamayacaktır (Vakıa 56/61). Cennetteki vildan ve huriler eş değil hizmetçidirler (Duhân 44/54, Vakıa 56/17-24, İnsan 76/19). ًGılman ise onların küçük yaşta ölmüş çocuklarıdır (Tûr 52/24).
 

(Bakara 2/26 TEFSİR)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
Allah bir sivrisineği de onun üstünde[*] olanı da örnek vermekten çekinmez. Allah’a güvenenler bilirler ki bu, Rableri /Sahipleri tarafından verilmiş doğru örnektir. Kâfirlik edenler ise şöyle derler: “Allah böyle bir örnekle neyi amaçlamış olabilir ki!” Böylece Allah, birçoğunun yoldan çıktığına, birçoğunun da yola geldiğine karar verir. Yoldan çıktığına karar verdikleri sadece fâsıklardır.

[*] Bir varlığın diğerinin üstünde sayılması, “büyüklük-küçüklük, fayda-zarar, karmaşıklık-basitlik” gibi farklı açılardan olabilir. Allah’ın verdiği örnekler için bu kelimeyi tercih etmesi, örneklerin çeşitliliğini vurgulaması bakımından önemlidir (İsra 17/89, Kehf 18/54, Rum 30/58, Zümer 33/27-28). 


(Bakara 2/27 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Fâsıklar; Allah’a verdikleri sözden cayan[1*] Allah’ın kurulmasını emrettiği bağı koparan[2*] ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. Kaybedenler işte onlardır.

[1*] Her insan, Allah’ın varlığını, birliğini ve kendisinin sahibi olduğunu, ömür boyu yaptığı gözlemlerle, tekrar tekrar kavrar. (A’raf 7/172-173) Kendini yanlışlardan koruması yani müttaki olması gerektiğini de anlar. Ayetleri iyi anlayan herkes, onların Allah’a ait olduğu konusunda da kesin bir kanaate varır (Fussilet 41/53-54)

[2*] Fâsık, Allah’a, içinden kesin söz verdikten sonra onunla bağını koparıp yoldan çıkan kişidir. O, Allah’ın emirlerini anlar, uymaya karar verir daha sonra vazgeçer ( Al-i İmran 3/81-82, Maide 5/47, Nur 24/55) ve onları unutmuş gibi davranır (Tevbe 9/67, Haşr 59/19). Cezayı hak edenler onlardır (Ahkaf 46/35).

 

 


(Bakara 2/28 TEFSİR)
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Allah’a karşı nasıl nankörlük edersiniz! Siz cansız varlıklardınız,[*] size o hayat verdi. Sonra sizi öldürecek ve daha sonra yeniden hayat verecektir. Sonunda onun huzuruna çıkarılacaksınız.

[*] “Allah sizi topraktan bir bitki gibi bitirmiştir. Tekrar sizi toprağa döndürecek ve daha sonra tekrar topraktan çıkaracaktır.” (Nuh 71/17-18). Bitkiler topraktan biter ve ondaki cansız /inorganik maddelerle büyür. İnsanlar da topraktan yetişen bitkilerle ve etçil veya otçul hayvanlarla beslenir. Demek ki bitkiler gibi, insanların da yapı taşlarını oluşturan temel maddeler en başta cansızdır. İnsan ölüp de toprağa karıştığında tekrar cansız /inorganik elementler haline gelir. Kıyamette de tıpkı ilk yaratılışı gibi topraktan yaratılacak, topraktaki elementleri onun için tohum görevi görecektir (Kaf 50/11). İnsanı diğer canlılardan ayıran şey, taşıdığı ruhtur. Ana rahminde vücut yapısı tamamlandıktan sonra üflenen ruh (Müminun 23/14), candan farklıdır. Bilgisayarın işletim sistemine benzer. Kişiye, dinleyen, basiret sahibi olan ve gönlüyle karar veren bir yapı kazandırır (Secde 32/9). Beden uyuyunca ruh vücuttan ayrılır, uyanınca geri gelir. Ölen kişinin ruhu da aynı şekilde vücudundan ayrılır ve yeniden dirileceği güne kadar bir yerde bekletilir (Ahzab 39/42).  Yeniden dirilince ruh gelir kendi vücuduna girer ve ahiret hayatı o zaman başlar (Tekvir 81/7-14). Ölen kişi, uyuyan kişi gibidir, geçen zamanın farkında olmaz (Yasin 36/52). Aradan geçen milyarlarca yıl (Mearic 70/4), gözü kapayıp açma gibi gelir (Nahl 16/77, Kamer 54/50)


(Bakara 2/29 TEFSİR)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Yerde olan her şeyi sizin için yaratan odur. Sonra göğe yönelmiş ve onları yedi gök olarak düzenlemiştir.[*] Her şeyi bilen O’dur.

[*] Toplam yedi ayette gökler ile yerin altı günde yaratıldığı bildirilir. Dünya iki günde yaratılmış, gıda ölçülerinin tamamlanması için süre dört güne çıkarılmıştır. Gökler de iki günde yaratılmıştır (Fussilet 41/9–12). Allah katında bir gün bize göre bin yıl gibi (Secde 32/5, Hac 22/47) olduğundan, bu altı gün bize göre altı bin yıldır. İlgili ayetlere bakıldığında bunun, kaba inşaat süresi gibi olduğu anlaşılır. Çünkü tabiata canlılık veren Güneş ışınları (duhâ) ortaya çıkıp karanlıklar ve aydınlık oluşunca (En’am 6/1) yer kabuğunun kaymaması için üstüne dağlar yerleştirilmiş; nehirler, vadiler ve yollar oluşturularak yeryüzü bitkiler ve canlılarla donatılmıştır (Naziat 79/27-33, Nahl 16/15, Enbiya 21/31, Lokman 31/10). Yıldızlarla birlikte hareket eden Dünya ile Güneş sistemi arasında beşik hareketine benzeyen (Taha 20/53, Nebe 78/6-7) bir eğim /deklinasyon oluşturulmuş ve bir denge kurulmuştur (Rahman 55/5-8). Bütün bunlar, insanların yararı için olduğundan (Casiye 45/13) insan, en son yaratılan varlıktır (İnsan 76/1-2). Kurulan denge gereği, ilk insanın yaratılışı, varlıklar için belirlenen ecelin (Ahkaf 46/3) tam ortasına denk gelir (Enbiya 21/104). Bundan hareketle varlıkların eceli hesaplanabilir. Ölen her kişinin ruhu göklere yükselir (Araf 7/40) ve yeniden diriliş gününe kadar bir yerde bekletilir (Zümer 39/42). İlk insanın ruhunun göğe yükselişi ile mahşerin arası elli bin yıldır (Meâric 70/1-4). Baştan ilk insana kadar geçen süre de aynı olduğundan gökler ve yer için belirlenen ecel, yüz bin yıl olur. Sona doğru şekiller değişir (İbrahim 14/48), dağlar un ufak olup savrulur ve yeryüzü küre olmaktan çıkıp dümdüz olur (Taha 20/104-107). Mahşer yerinde hesap verme işlemi bitip cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme gittikten sonra yeryüzünün de işi biter ve patlama öncesi haline dönüşür (Enbiya 21/96-104). Kur'an’da 354 gün süren kamerî yıl esas alındığı için (Tevbe 9/36) Allah’a göre bir yıl, bize göre 354.000 yıl eder.  lemin yüz bin yıllık ömrü de insanlara göre otuz beş milyar dört yüz milyon yıl eder. Allah Teâlâ şunu emreder: “De ki: Yeryüzünde gezin de Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığına bir bakın. İlerisinde Allah, son yapılanmayı oluşturup geliştirecektir. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Ankebût 29/20)  Konuyu iyi anlamak için ayetleri, alanında uzmanlaşmış ilim adamlarıyla birlikte okumak gerekir (Fussilet 41/3).


(Bakara 2/30 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık[1*] oluşturuyorum.” dedi. Melekler,“Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu temiz ve değerli sayarız[2*].” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi.[3*]

[1*] Muhalif varlık, halife’nin sözlük anlamıdır. Halife = خَلِيفَةً, "arkada olma ve muhalefet etme” anlamlarına gelen half = خلف kökündendir; mübalağa (abartı) için sonuna tâ (ة) eklenmiştir (Lisan’ul-Arab). Halîf ( خَلِيف ) kelimesi feîl = فعيل kalıbındadır. Bu kalıp hem ism-i fâil /eylemi yapan hem de ism-i mef’ûl /eylemden etkilenen için kullanılır. İsm-i fâil olarak hâlif (الخالف), “arkada kalan”, “birinin yerine geçen” ve “muhalif olan”, ism-i mef’ûl olarak (المخلوف) da “yerine başkası geçen”, “muhalefet edilen” ve “arkasında birini bırakan” demektir. (Hûd 11/118-119) İlk insan olan  dem aleyhisselamın yerine geçeceği bir kimse olmadığı için o, “başkasının yerine geçen” anlamında halife değil, “muhalefet eden/edilen ve yerine bir başkası geçecek olan” anlamında halifedir.

[2*] Takdîs (تقديس), arındırma demektir (Mekâyîs). Burada kastedilen düzen bozuculuktan ve kan dökücülük özelliğinden arınmış olarak değerli saymaktır. “Nukaddisu lek” sözü, “nukaddisuhu lek” takdirindedir.

[3*] Allah bu haberi verdiği sırada Mele-i a’lâ’da yani meleklerin en üst seviyedeki topluluğu arasında çekişme çıktı (Sad 38/69-78). Allah’a olan bu itirazları, o çekişmenin bir yansımasıdır. Demek ki melekler de muhalif yapıda imişler. Bu ayetler ve ilgili diğer ayetler (A’raf 7/11-13) o zaman İblis’in de Mele-i a’lâ’da görevli olduğunun açık delilidir. Yahudilerin sözlü geleneğine ait Tevrat dışı eserlerde de  dem’in yaratılışı ve meleklerin ona secde etmeleriyle ilgili anlatılar yer almaktadır. Meleklerin  dem yaratılmadan önceki tartışmalarından ve bazı itirazlarından bahsedilir. İblis’in diğer bütün meleklerden daha üstün bir konumda olduğu anlatılır. Ancak  dem’e secde etmeyi kabul etmediği için makamından kovulur ve yeryüzüne sürgün edilir [TB Sanhedrin 38a-38b; Midrash, Bereshit Rabbeti].

 

 


(Bakara 2/31 TEFSİR)
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Âdem’e bütün varlıkların isimlerini /özelliklerini[1*] öğretti,[2*] sonra onları[3*] meleklere gösterdi: “(Muhalif varlıkla ilgili) İddianızda haklıysanız bana şu varlıkların isimlerini /özelliklerini anlatın!” dedi.

[1*] Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür (Müfredat).

[2*] El-esmâ = الاسماء ’daki el (ال) takısı muzafun ileyhten ıvazdır (isim tamlamasındaki tamlayanın yerine geçmiştir); esmâ’ul- mevcûdât = varlıkların isimleri anlamındadır. Allah  dem’e göklerde ve yerdeki (Bakara 2/33) varlıkların isimlerini, neye yaradıklarını ve onlardaki bilgileri öğretmiştir.

[3*] “Bütün isimleri = الأَسْمَاء كُلَّهَا” ifadesinde yer alan zamir, akılsız varlıklar için olan “hâ = ها “ zamiri iken “onları gösterdi = عَرَضَهُمْ” ifadesinde, akıllı varlıklar için olan hum = هُمْ zamirine dönüşmüştür. Arapçada akıl, “aklı kullanarak yararlanılan bilgi” anlamına da geldiği için (Müfredat) zamirlerdeki bu dönüşüm  dem aleyhisselama, varlıklardaki bilginin öğretildiğini gösterir. Bunlar, yaratılan ayetlerdeki bilgilerdir. İndirilen ayetlerdeki bilgilere de akıllı varlıklar için olan hum = هم ile gönderme yapılır (Bakara 2/136 ve Al-i İmran 3/84). Allah  dem’e yazıyı da öğretmiş ve o bilgileri ona yazdırmıştır (Alak 96/4-5).


(Bakara 2/32 TEFSİR)
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Melekler, “Biz sana içten boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler.


(Bakara 2/33 TEFSİR)
قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
Allah: “Âdem! Meleklere şu varlıkların isimlerini /özelliklerini anlat!” dedi. Âdem onlara o isimleri anlatınca, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını[1*] /gizlisini, saklısını[2*] bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi sakladığınızı da bilirim.” dedi.

[1*] Bunlar, gökler ve yerle ilgili olup meleklerin bilmediği bilgilerdi.  dem’e öğretilen bu bilgiler içinde uzay yolculuğu ile ilgili olanlar da vardı. Onun için bilgi yetmez, belli bir güce sahip olmak da gerekir (Rahman 55/33).  dem aleyhisselamın torunlarından Nuh aleyhisselamın toplumuna söylediği şu sözler, onlarda bu gücün olduğunu gösterir: “(Allah’ın) Yedi kat göğü tabaka tabaka nasıl yaratmış olduğunu görmediniz mi? Onların içinde Ay’ı ışık yansıtıcısı, Güneş’i de ışık kaynağı yapmıştır.” (Nuh 71/15-16)

[2*] Bu söz, meleklerin Âdem’i kıskandıklarını gösterdiğinden verilen secde emri ile zor bir imtihana sokulmuşlardı.


(Bakara 2/34 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Meleklere “ Âdem’e secde edin /boyun eğin![1*]” dediğimizde İblis dışında hepsi hemen secde etti. İblis (emre uymaktan) kaçındı, büyüklendi ve kâfirlerden[2*] oldu.

[1*] Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Bakara 2/58, Nisa 4/154, A’raf 7/161 ve Yusuf 12/4 ve 100. âyette bu anlamdadır. Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar gibi gök cisimlerinin birbiri ile olan eğimleri  secde olduğu (Hac 22/18) gibi gölgenin uzayıp kısalması da secdedir (Nahl 16/48, Ra’d 13/15). Namaz kılarken yapılan secde, yere yapışmaya benzer şekildedir (Nisa 4/103).

[2*] Allah’ın imtihan için yarattığı iki tür varlık vardır. Bunlar insanlar ve cinlerdir (Zariyat 51/56) Melekler, cinlerin Allah tarafından görevlendirilmiş olanlarıdır. İblis de Allah’ın melek olarak görevlendirdiği cinlerdendir. “Kâfirlerden oldu” sözü, İblis’ten önce de kafir olan meleklerin varlığını gösterir. Onun bu özelliğini şu ayet ortaya koymaktadır: “Bir gün meleklere, ‘ Âdem’e secde edin!’ dedik. İblis’in dışındakiler hemen secdeye kapandılar. O da o cinlerdendi ama Rabbinin emrinden çıktı.” (Kehf 18/50) “Rabbinin emrinden çıkmayan cinler hangileriydi?” diye düşünen herkes, onların melekler olduğunu görür. Zaten secde emri meleklere verildiği için İblis, melek olmasaydı secdeden sorumlu tutulamazdı. Secde etmemesinin sebebi kendini büyük görüp direnmesidir. Bu suçu hangi melek işlese aynı konuma düşer.(Nisa 4/172-173)

 


(Bakara 2/35 TEFSİR)
وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Dedik ki: “ Âdem! Sen ve eşin şu bahçeye[1*] yerleşin. Beğendiğiniz yerden bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa yanlış yapanlardan[2*] olursunuz.”

[1*] Orası dünyadaki bir bahçedir. Arapçada gövdeli bitkilerle örtülü bahçeye ‘cennet’ denir (Müfredat), (Ayrıca  bkz. Bakara 2/266)  dem, dünyada yaratıldı ve kendine dünyadaki varlıkların bilgisi öğretildi (Bakara 2/30-31). Onun, eşinin ve soyundan gelen bütün insanların yaşadığı ve kıyamet günü yeniden diriltilecekleri yer burasıdır (A’râf  7/25, Kalem 68/17).  dem ve eşinin girdikleri cennet /bahçe, ahiretteki cennet olamaz. Çünkü orası bir imtihan yeri değil, imtihanı kazananlara ödül olarak verilecek yerdir (Al-i İmran 3/15, Kalem 68/34, Beyyine 98/7-8).

[2*] “Yanlış yapma” anlamı verdiğimiz kelime zulüm’dür. Bu onun Arap dilindeki karşılığıdır (Müfredât).  Türkçede zulüm, güçlü birinin kanuna veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, eziyet ve cefa anlamındadır (TDK). Bu anlam farkından dolayı kelime zulüm olarak tercüme edilemez.

 

 


(Bakara 2/36 TEFSİR)
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
Sonra o şeytan,[1*] o ağaç yüzünden ikisinin de ayaklarını kaydırdı ve bulundukları yerden çıkardı. (Üçüne birden) şöyle dedik: “İnin oradan![2*] Her biriniz diğerine düşmandır.[3*] Sizin için bu topraklarda yerleşecek yer ve bir süreye kadar geçiminizi sağlayacak şeyler de bulunacaktır.”[4*]

[1*] İblis, Allah’ın emrine uymamakta ısrar edince ‘şeytan’ olarak nitelendi. Çünkü şeytan, doğru yoldan uzaklaşan insana ve cine denir (En’âm 6/112, Nas 114/1-6).

 
[2*] İnin (اهْبِطُواْ) emri çoğuldur. Arapçada çoğul, en az üçü gösterdiğinden inenler;  Âdem, eşi ve İblis’tir.
 
[3*] Kelimenin kökü olan adv = عدو , haddini aşmak ve uyumsuzluk etmektir (Müfredât). Şeytan insana muhaliftir. Muhalefet eşler ve çocuklar arasında da olur (Taha 20/123, Teğabun 64/14).
 
[4*] İnsan bu dünyada yaratılmıştır. Burada yaşayacak, burada ölecek ve yeniden burada dirilecektir (A’râf 7/25, Taha 20/55, Nuh 71/17-18, Mürselat 77/25-26). Meleklerin işyeri, birinci kat semadadır (Saffat 37/6-10). İblis secde etmeyince oradan uzaklaştırılmış (A’râf 7/13) ve tüm cin şeytanlarının birinci kat semaya çıkışları yasaklanmıştır (Mülk 67/5). Şeytan olmayan cinler birinci kat semaya çıkabilmektedir (Cin 72/8-11).

(Bakara 2/37 TEFSİR)
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Âdem Rabbinden /Sahibinden uyarılar aldı[*] (ve tövbe etti). Rabbi de tövbesine fırsat verdi. Tövbeleri /dönüşleri kabul eden ve ikramı bol olan odur.

[1*]  Bu uyarılar için bkz. (Araf 7/22-23)


(Bakara 2/38 TEFSİR)
قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
(O üçüne) şunu da söyledik: “Oradan hep birlikte inin! Tarafımdan size bir rehber (kitap)[*] gelir de rehberime kim uyarsa onların üstünde bir korku olmaz üzüntü de çekmezler.”

[*] Bu âyete göre Âdem o zaman nebî değildi. Allah daha sonra onu, ailesi içinden seçip nebî yapınca kendisine bir rehber verdi. (Al-i İmran 3/33, Taha 20/122) Rehber anlamı verdiğimiz  "hüdâ" kelimesi, bu surenin ikinci âyetinde Allah’ın kitabının ana özelliği sayıldığından buradaki rehber, Âdem’e verilecen kitaptır. O kitap, cinlerden olan İblis’i de bağlar çünkü cinler de insanlar gibi imtihan için yaratılmış (Zariyât 51/55-56) ve Allah’ın kitabından sorumlu tutulmuşlardır (Ahkaf 46/29-32). Bu sebeple Nisâ 4/17-18. ayetler onu da kapsar. İblis, son insan ölünceye kadar yaşama garantisi aldığından (A’râf  7/14-15) tövbe /dönüş için vaktinin olduğunu düşünüyor olabilir; ama o saat her an gelebilir (A’râf 7/187, Zuhruf 43/66).

 

 


(Bakara 2/39 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
Ayetlerimizi görmezlikte direnen[1*] ve onlar karşısında yalana sarılanlar[2*] ise o ateşin ahalisidir. Onlar ölümsüz olarak onun içinde kalacaklardır.

[1*] Küfür, bir şeyi başka bir şey ile örtmektir (Müfredât). Kalplerindeki imanı örterek Allah’ın emirlerini tanımayanlara da bu yüzden kafir denilmiştir.  dem ve eşi de Allah’ın emrini görmezden gelerek yasak ağaçtan yemişlerdi. Ama onlar, İblis gibi hatalarında direnmedikleri için kâfir değil; günahkar sayılmışlardır. Dolayısıyla kâfirin temel özelliği yanlışta direnmektir. Bu yüzden kâfir kelimesine “görmezlikte direnen” anlamı verilmiştir.

[2*] Kezzebe = كذّب fiili bazı ayetlerde geçişsiz /lâzım, bazılarında geçişli /müteaddî, bazılarında da bâ = ب harf-i cerri ile geçişli kılınmıştır. Doğrudan geçişli olduğu yerlerde “yalanlama” harf-i cerr ile geçişli olanlarda “bir şey karşısında yalan söyleme” ve geçişsiz olanlarda da “çok yalan söyleme” anlamındadır.

(Bakara 2/40 TEFSİR)
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ
Ey İsrailoğulları![1*] Size verdiğim onca nimeti[2*] hatırlayın! Bana verdiğiniz sözü yerine getirin[3*] ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim.[4*] Yalnız benden korkun.

[1*] İsrail, Yakup aleyhisselamın lakabıdır (Meryem 19/49-58). İsrailoğulları, Yakup aleyhisselamın soyundan gelenlerdir. Onun babası İshak, dedesi İbrahim aleyhisselam idi (Bakara 2/133, Hud 11/71). Yakup'un oğlu Yusuf aleyhisselam, köle olarak Mısır’a getirilip bir vezire satıldı. Vezirin eşinin ve daha birçok kadının birlikte olma isteğini kabul etmeyip hapsi tercih etti (Yusuf 12/20-33). Daha sonra hapisten çıkarıldı ve Mısır hazinelerinin başına geçirildi (Yusuf 12/55). Artık Mısır onun vatanıydı (Yusuf 12/56). Babası Yakup aleyhisselam, annesi ve 11 erkek kardeşi gelip oraya yerleştiler (Yusuf 12/99-100). Allah onu, Mısır’a elçi yaptı (Mümin 40/34). Aradan yıllar geçti, nüfusları arttı. Mısır krallarının sonuncusu olan Firavun, İsrailoğullarına zulmetmeye başladı. Allah onları Firavun’un zulmünden kurtarmak için İsrailoğullarından Musa aleyhisselamı ve Harun aleyhisselamı Mısır’a elçi /resul olarak görevlendirdi (Kasas 28/3-6).

[2*] Allah Teâlâ’nın İsrailoğullarına yaptığı iyilik ve ikram, Yakup aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar gelen nebileri, onların içinden çıkarmasıdır (Bakara 2/136, Maide 5/20). Muhammed aleyhisselam ise İsmail aleyhisselam soyundandır. Bunu İsrailoğulları bilir (Tesniye 18:18,19, Mezmurlar 118:22-26) ama bir türlü kabul edemezler (Bakara 2/89-92).

[3*] İsrailoğullarının Allah’a verdikleri söz, kendi kitaplarını tasdik eden yeni kitaba yani Kur’an’a ve onu getiren nebiye yani Muhammed aleyhisselama inanma sözüdür (Al-i İmran 3/81,84; A’raf 7/157).

[4*] Allah’ın dini İslam (Al-i İmran 3/19, 85), bütün dinlere hâkim olacaktır (Tevbe 9/33, Fetih 48/28, Saff 61/9). Yahudilerin de bu hâkimiyetten yararlanmaları, Kur’an’a inanmaları şartına bağlıdır (Mâide 5/12, A’râf 7/157).


(Bakara 2/41 TEFSİR)
وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ
Yanınızda olanı (Tevrat’ı)[1*] tasdik eder özellikte indirdiğime (Kur’an’a) inanın.[2*] Onu görmezlikte direnenlerin ilki siz olmayın! Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın! Bana karşı yanlış yapmaktan sakının!

[1*] Tevrat'taki ifade şöyledir: "Onlara kardeşleri (İsmailoğulları) arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek. Adımla konuşan bu peygamberin ilettiği sözleri dinlemeyeni ben cezalandıracağım." (Tesniye 18:18,19).

[2*] Kur’an, önceki kitapları tasdik etmeseydi onlara inananların Kur’an’a inanmaları gerekmezdi (Al-i İmran 3/81-82).


(Bakara 2/42 TEFSİR)
وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Gerçekleri, uydurma şeylerle karıştırmayın ve gerçekleri bile bile gizlemeyin!


(Bakara 2/43 TEFSİR)
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
Namazı düzgün ve sürekli kılın, zekâtı verin;[1*] rükû edenlerle birlikte rükû edin![2*].(Namazı cemaatle kılın)

[1*] Âdem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar bütün nebiler namazı ve zekâtı emretmişlerdir (Beyyine 98/5). Namazı kılıp zekâtı vermek, nebilerin yolunda olmanın olmazsa olmaz göstergesidir.

[2*] Zekât kelimesi, “gelişme” anlamına gelen z-k-v "زكو" kökünden türemiştir. Zekât, muhtaç kesimin ve kamunun (Tevbe 9/60) ihtiyacını giderip mal ve hizmet dolaşımının önündeki engelleri kaldırarak ekonomiyi geliştirir.

(Bakara 2/44 TEFSİR)
اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Kitabı /Tevrat’ı iç bağlantılarıyla[*] okuduğunuz halde, insanlara erdemli olmayı emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?

[*] Tilavet sözcüğünün kökü olan t-l-v = تلو, "birden çok şeyin, aralarına kendi cinslerinden olmayan bir şey karışmayacak şekilde peş peşe sıralanması” anlamındadır (Müfredât). Buna göre tilavet, birbiriyle bağlantılı ayetleri birlikte okumaktır.


(Bakara 2/45 TEFSİR)
وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
Sabırla[1*] /duruşunuzu bozmadan ve görevlerinizi aksatmadan[2*] (Allah’tan) yardım isteyin. Bu, Allah’a saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.

[1*] Sabır, aklın ve dinin gerektirdiği şekilde kendine hakim olmaktır (Müfredat). Bu şekilde davranan kişi, önüne çıkan engelleri aşarak yoluna devam eder. Dilimizde bunu en iyi ifade eden söz ‘duruşunu bozmamak’tır.

[2*] Es-salât = ٱلصَّلَوٰةِ’ın kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır (Lisan’ul-Arab). Bazıları çalışmadan, sadece dua ile sonuca ulaşacaklarını sanırlar. İş bu kadar kolay değildir. Allah’ın yardımını hak etmek için sabırlı olmak ve gerekli çalışmayı, tam olarak yapmak icap eder (Bakara 2/200-202, Necm 53/39).


(Bakara 2/46 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟
Saygılı olanlar, Rableriyle yüzleşeceklerini ve onun huzuruna çıkacaklarını anlayanlardır.[*]

[*] Ehl-i kitap içinde doğru inanca sahip insanlar vardır. (Bkz. Âl-i İmrân 3/199)


(Bakara 2/47 TEFSİR)
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim onca nimeti ve sizi çağdaşlarınıza üstün kıldığımı[*] hatırlayın!

[*] Her nebinin ümmeti, onun yolunda giderse, yaşadığı dönemin en üstün toplumu olur. Allah Teâlâ, Müslümanlar için şöyle demiştir: “Eğer inanıyorsanız en üstün sizlersiniz. (Al-i İmran 3/139

 


(Bakara 2/48 TEFSİR)
وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Öyle bir gün konusunda yanlış yapmaktan sakının ki o gün kimse kimsenin adına bir ödeme yapamayacak, kimsenin şefaati[*] kabul edilmeyecek, kimseden bir fidye alınmayacak ve hiç kimseye yardım edilmeyecektir.

[*] Şefaat, birinin kendine eşlik etmesini istemek, birine eşlik etmek veya arka çıkmaktır (el-Ayn, Müfredât). Mahşer günü kimsenin şefaati kabul edilmeyecektir. Ama cennete gitmiş biri, şirk dışındaki günahlarından dolayı cehenneme girmiş ve cezasını çekmiş olan yakınını yanına alabilir (Meryem 19/86-87, Taha 20/109).


(Bakara 2/49 TEFSİR)
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ
Hani sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size kötü bir azap vermek istiyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı ise sağ bırakıyorlardı. İşin içinde, Rabbiniz /Sahibiniz olarak yaptığım[*] büyük bir imtihan vardı.

[*] Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki “left = لفت” kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.


(Bakara 2/50 TEFSİR)
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Bir gün denizi ikiye ayırıp sizi kurtarmış, Firavun hanedanını gözünüzün önünde boğmuştuk.


(Bakara 2/51 TEFSİR)
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Musa ile kırk geceliğine sözleştiğimizde onun arkasından boğayı[1*] ilah edinmiştiniz;[2*] yanlışlar içindeydiniz.

[1*] Mısır’da tapılan en önemli ilahlardan biri, Apis adı verilen bir boğa idi. Boğa sevgisi içlerine öylesine işlemişti ki Firavun hanedanı suda boğulup onların serveti İsrailoğullarına kalınca (Şuarâ 26/57-59, Duhan 44/25-28) onlar ilk iş olarak, ellerine geçen altınlardan bir Apis heykeli yapıp tapmaya başladılar (Taha 20/83-98). Tevrat'ta şu ifadeler  vardır: "Mısır'da bildirin, Migdol'da duyurun, Nof'ta, Tahpanhes'te duyurun: “Yerini al, hazırlan, çünkü çevrendekileri yiyip bitiriyor kılıç! İlahın Apis neden kaçtı? Boğan neden ayakta kalamadı? Çünkü Rab onu yere serdi." (Yeremya 46:14)

[2*] İttehaze = اتخذ fiili iki mef’ûl alabilir.  Kur'an'da açıkça "ilah edinme" şeklinde geçtiği yerlerin aksine, buzağı geçen hiçbir ayette ikinci mef’ul açık gelmemiştir. Bunun amacı, altından bir buzağı yapmanın ve onu ilah edinmenin Tevrat'a göre ayrı ayrı yasakların ihlali (Çıkış 20:4,5,23) olduğunun vurgulanması olabilir.

 

(Bakara 2/52 TEFSİR)
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Belki görevinizi yerine getirirsiniz diye[*] daha sonra sizi affetmiştik.

[*] Ayette “görevini yerine getirmek” şeklinde tercüme edilen “şükür”, yapılan iyiliğin değerini bilmek, yapanı övmek ve hak edilen karşılığı vermektir (Müfredât).


(Bakara 2/53 TEFSİR)
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Bir de yola gelebilmeniz için Musa’ya o kitabı, o furkanı[*] vermiştik.

[*] Furkân, doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Doğruyu yanlıştan ayıran şeye de furkan denir. İlahi kitapların tamamı bu özelliktedir. (Al-i İmrân 3/4 ve Nisa 4/113)


(Bakara 2/54 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Musa halkına şöyle seslenmişti: “Ey halkım! Boğayı ilah edinmekle kendinizi kötü duruma düşürdünüz. Her birinizi farklı özelliklerde yaratana yönelin[1*] /tövbe edin de nefislerinizi öldürün.[2*] Her birinizi farklı özelliklerde yaratanın katında iyi olan budur.” (Bunun üzerine tövbe etmiştiniz) Allah da tövbenizi kabul etmişti. Tövbeleri kabul eden, ikramı bol olan odur.”

[1*]  بَارِئ = Bâri’ “farklı yaratan” demektir. Allah, her şeyi farklı yarattığı için el-Bâri’ onun isimlerindendir (Haşr 59/22).

[2*] Kuran’da aynı olayın anlatıldığı ilgili diğer ayetler dikkate alınarak bu ayette geçen “nefisleri öldürmek” ifadesine gerçek değil mecaz anlam verilmiştir. Boğayı ilah edinmekle kendilerini kötü duruma düşürenler tevbe ederlerse, kabul edileceği bildirilmiştir. (Bakara 2/51-54; A’raf 7/152-153). Ayrıca Kuran’da bir başka olay sebebiyle bu suçu işleyenlere daha sonraki bir zaman diliminde tekrar hitap edilmesi ve işledikleri bu suçun hatırlatılması, bunların öldürülmediklerini gösterir (Bakara 2/93). Hatta bu olayın asıl aktörü Samiri dahi öldürülmemiş, dışlanmıştır. (Taha 20/95-97). “Nefisleri öldürmek” ifadesi Kuran’da herhangi bir karineye ihtiyaç duyulmayacak açıklıkta mecaz olarak da kullanılmıştır. (Nisa 4/29).

 


(Bakara 2/55 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Bir gün de şöyle demiştiniz: “Bak Musa! Allah’ı apaçık görene kadar sana kesinlikle inanmayacağız!” Bunun üzerine, o şiddetli gürültü sizi sarstı, siz de bakakaldınız.


(Bakara 2/56 TEFSİR)
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ölmenizin[*] ardından yine de sizi kaldırdık ki görevinizi yerine getiresiniz.

[*] Tevrat’a göre Allah, halkın gözü önünde dağa tecelli edip İsrailoğullarına emirlerini vermek için üç günlük arınma süresi verir ve dağın etrafına halkın geçmeyeceği bir sınır çizilmesini ister. Bundan sonrası şöyle anlatılır:  “Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. Derken, çok güçlü bir boru sesi duyuldu. Yerleşim yerinde herkes titremeye başladı. Musa halkın Tanrı’yla görüşmek üzere yerleşkeden çıkmasına öncülük etti. Dağın eteğinde durdular. Sina Dağı’nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü Rab dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu. Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuştu ve Tanrı gök gürlemeleriyle onu yanıtladı. Rab, Sina Dağı’nın üzerine indi, Musa’yı dağın tepesine çağırdı.” (Çıkış 19:16-20).
“Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı. Uzakta durarak Musa’ya, “Bizimle sen konuş, dinleyelim” dediler, “Ama Tanrı konuşmasın, yoksa ölürüz”. Musa, “Korkmayın!” diye karşılık verdi, “Tanrı sizi denemek için geldi; Tanrı korkusu üzerinizde olsun, günah işlemeyesiniz diye. Halk uzakta durdu, fakat Musa, Tanrı’nın bulunduğu koyu bulut kümesine yaklaştı. Rab, Musa’ya şöyle dedi: “İsrailoğullarına diyeceksin ki: ‘Sizinle gökten konuştuğumu gördünüz. Altın, gümüş ilahlar yapıp onları benimle bir tutmayacaksınız...” (Çıkış 20:19-23).


(Bakara 2/57 TEFSİR)
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Bulutları üzerinize gölgelik yaptık, men /ekmek[*] ve selva /bıldırcın indirdik, “Verdiğimiz rızıkların temiz ve lezzetli olanlarından yiyin.” dedik. Yaptıkları yanlışlarla bize bir zarar veremediler ama zararı kendilerine veriyorlardı.

[*] Tevrat’ta “men” ile ilgili şu ifadeler vardır: “Rab Musa’ya, “Size gökten ekmek yağdıracağım” dedi, “Halk her gün gidip günlük ekmeğini toplayacak. Böylece onları sınayacağım: Benim yasama göre yaşıyorlar mı, yaşamıyorlar mı, göreceğim.” (Çıkış 16/4-5)
“Akşam bıldırcınlar geldi, ordugahı sardı. Sabah ordugahın çevresini çiy kaplamıştı. Çiy eriyince, toprakta, çölün yüzeyinde kırağıya benzer ince pulcuklar göründü. Bunu görünce İsrailliler birbirlerine, “Bu da ne?” diye sordular. Çünkü ne olduğunu anlayamamışlardı. Musa, “Rabbin size yemek için verdiği ekmektir bu.” dedi” (Çıkış 16/13-15).
İsrailoğulları, Allah’ın men ve selva ikramı için “Tek çeşit yemeğe katlanamayacağız” diye yakınmışlardı (Bakara 2/61). Buna göre men ve selvâ bir arada tek çeşit yemek sayılmaktadır. Bu da men için Tevrat’ta geçen “ekmek” tanımının uygun düştüğünü gösterir. Nitekim men ile ilgili şu bilgiler de mevcuttur: “Menin kırağı şeklinde küçük ve yuvarlak, kişniş tohumu gibi beyaz ve ak günnük görünüşünde olduğu, lezzetinin ballı yufkaya benzediği belirtilmektedir (Çıkış, 16/14, 31). Men hiçbir işleme tâbi tutulmaksızın tabii haliyle yenebildiği gibi ondan çeşitli yiyecekler de yapılıyordu. İsrâiloğulları men’i toplar, değirmende öğütür veya havanda döverek tencerede haşlar, pide yaparlardı ve bu taze yağ tadında olurdu (Sayılar, 11/8).” (DİA


(Bakara 2/58 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
Bir gün şöyle demiştik: “Şu kente girin; beğendiğiniz yerden bol bol yiyin. Emrimize boyun eğerek kapıdan girin[*] ve “Günah yükümüzü kaldır!” deyin ki hatalarınızı örtelim. Güzel davrananlara ikramlarımız olacaktır.”

[*] Nisa 4/154, A’raf 7/161. Burası “secde ederek” diye meallendirilir. Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Burada, o yere, kapıdan girme emrine boyun eğilmesi istenmiştir. Emri tebliğ eden Musa aleyhisselam şöyle demişti: “Ey halkım! Allah'ın size yazdığı şu tertemiz ve değerli yere girin; arkanızı dönmeyin, yoksa kaybedenlere dönüşürsünüz.” (Maide 5/21).


(Bakara 2/59 TEFSİR)
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
İçlerinden yanlış davrananlar, kendilerine emredilenin yerine başka bir söz söylediler.[1*] Biz de yoldan çıkmalarına karşılık, yanlış davrananların üzerine gökten afet indirdik.[2*]

[1*] Oraya girme emrine karşı çıkanlar şöyle dediler: “Bak Musa! Orada çok zorba bir halk var. Onlar çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer onlar çıkarlarsa o zaman gireriz. O yere girmeye korkanların arasından Allah’ın nimet verdiği iki kişi şöyle dedi: “Onların yanına şu kapıdan girin; oradan girerseniz hakim olanlar siz olursunuz. İnanıp güveniyorsanız yalnız Allah’a dayanın.” (Maide 5/22). Sanki Allah, o yerin halkı ile savaşmalarını emretmiş gibi şu sözü de söylediler: “Bak Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın! Biz burada oturacağız” (Maide 5/24, A’raf 7/161-162). Karşı çıkan iki kişi ile ilgili geniş bilgi için Maide 5/23’ün dipnotuna bkz.

[2*] Maide 5/26.


(Bakara 2/60 TEFSİR)
وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Yine bir gün Musa, halkı için su talebinde bulundu. ”Değneğinle şu taşa vur!” dedik. Hemen oradan on iki pınar kaynadı. Her bir bölük, su içeceği yeri öğrendi. Onlara “Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ama bozgunculuk yaparak ortalığı birbirine katmayın.” dedik.


(Bakara 2/61 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
Bir ara şöyle demiştiniz: “Musa! Tek çeşit yemeğe katlanamayacağız; Rabbine /Sahibine bizim için dua et de bize toprak ürünlerinden sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan bitirsin!” O da “Üstün olanı düşük seviyede olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?[1*] İnin bir şehre, istediğiniz şeyler orada var!” dedi. Başlarına sefillik ve çaresizlik çöktü, Allah’ın öfkesiyle yıkıldılar. Öyle oldu, çünkü Allah’ın ayetlerini görmezlikte direniyor ve haklı bir gerekçeye dayanmadan nebilerini[2*] /onların nebiliğini öldürüyorlardı.[3*] Öyle oldu, çünkü isyana dalıyor ve aşırı gidiyorlardı.

[1*] Düşük seviyede olanı” sözü o yiyeceklerle ilgili değildir. Öyle olsaydı “İnin bir şehre, istediğiniz şeyler orada var!” denmezdi. Onların istedikleri bulundukları yerde yerleşip tarımla uğraşmalarıydı. Oysa orada kalmayıp Allah’ın Musa aleyhisselama nebilik verirken vaad ettiği topraklara gitmeliydiler. Allah Tevrat’ta onlara şöyle emretmişti: “....onları Mısırlıların elinden kurtarmak için geldim. O ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye, Kenan, Hitit, Amor, Periz, Hiv ve Yevus topraklarına götüreceğim” (Çıkış 3:8).

[2*] Nebi, kendisine kitap ve hikmet verilen kişidir (Al-i İmrân 3/81-82, En’âm 6/83-90). Resul (رسول), “gönderilen”dir. “Birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi o sözü tebliğ için gönderilen elçi anlamına da gelir (Müfredat). Nebi, Allah’ın ayetlerini tebliğ ile görevli olduğu için o, aynı zamanda resuldür. Bir ayet şöyledir: “Bu kitapta İsmail’i de an, o sözünde durmuştu; nebi olan resul idi.” (Meryem 19/54)

[3*] Allah Teâlâ, bütün resullerine yardım eder ve onları düşmanlarından korur (Maide 5/67, Yunus 10/102-103, Enbiyâ 21/7-9, Saffat 37/171-173). Nebi olmayan resuller vardır (Şuara 26/106, 123, 141, 176) Ama her nebi, aynı zamanda resul olduğu için nebilerin ve resullerin öldürülmesi, onların nebiliklerinin ve resullüklerinin öldürülmesidir. İlgili ayetlerde geçen katl = قتل sözünün kök anlamlarından biri izlâl = اذلال (Müfredât) yani itibarı ile oynamadır. Yahudiler, İsa aleyhisselamı öldürdüklerini söylerler (Nisa 4/157). Hıristiyanlar da sistemlerini, İsa aleyhisselamın çarmıha gerilip defnedilmesinden üç gün sonra kabrinden çıkarak Celile’de 11 havarisine gö­ründüğü iddiası üzerine kurarlar (Matta 28/16–20). İncil, Allah’ın İsa aleyhisselama indirdiği kitaptır (Maide 5/46). Onun ölümünden sonrası ile ilgili sözler İncil’e ait olamaz. Bazı İncillere Yahya aleyhisselamın öldürüldüğü iddiaları da sokuşturulmuştur (Matta 14/3-12, Markos 6/17-29). Hâlbuki Kur’an, bu iki nebinin öldürüldüklerinden değil, öldüklerinden söz eder ve öldükleri gün tam bir güven içinde olduklarını bildirir (Meryem 19/15 ve 33). Nebiler gibi dürüst davranmaya davet eden insanların kişiliklerini öldürme gayretleri de eskiden olduğu gibi bugün de devam etmektedir (Al-i İmran 3/21-22). Allah onlara da, kurtarma sözü vermiştir (A’râf 7/163-166, Hud 11/116).

 

 


(Bakara 2/62 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
(Bu Kitaba) inananlar ile Yahudi, Hristiyan ve Sabiîler’den[1*] Allah'a ve Ahiret gününe inanan ve iyi işler yapanların[2*] ödülleri Sahipleri (Rableri) katındadır. Onların üzerinde korku olmaz, üzüntü de çekmezler[3*].

[1*] Sâbiîler, Yahya aleyhisselama inen (Meryem 19/12; En’âm 6/84-89) ve Ginza adı verilen kitaba inanırlar. 

[2*] Kur’ân ile yüzleşmemişlerse kendi kitaplarına uymaları yeterli olur  (Al-i İmrân 3/81Araf 7/157). 

[3*] Kendine bir elçinin tebliği ulaşmayan kimse, sadece şirk koşmamaktan ve bildiği doğrulardan sorumlu olur; çünkü evrensel doğruları herkes bilir.

 

 


(Bakara 2/63 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Bir gün üstünüze Tur’u[*] kaldırarak kesin söz almıştık: “Size verdiğimize sıkı sarılın, onda olanı aklınızdan çıkarmayın ki kendinizi koruyabilesiniz!” demiştik.

[*] Tûr, Sina yarımadasında bir dağdır. Musa ve Harun aleyhisselama elçilik görevi orada verilmiştir. (Meryem 19/51-53)


(Bakara 2/64 TEFSİR)
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Sonra bunun ardından yüz çevirmiştiniz. Eğer üzerinizde Allah’ın ikramı ve iyiliği olmasaydı, kaybedenlere karışır giderdiniz.


(Bakara 2/65 TEFSİR)
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ
İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Onlara “Aşağılık maymunlar gibi olun!” demiştik.[*]

[*] Eyle Yahudileri, Cumartesi yasağını sürekli çiğnedikleri için aşağılık maymunlar gibi olmuşlardı. Bu maymunlaşmanın fiziksel bir dönüşüm olduğuna dair elimizde delil yoktur; fakat davranış biçimlerinin açgözlülük, hayasızlık vb. yönleriyle maymunlara benzetilmiş olması mümkündür.

 

(Bakara 2/66 TEFSİR)
فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ
Bunu, o gün yaşayanlara ve arkadan gelenlere ders ve müttakîlere[*] öğüt olsun diye yapmıştık.

[*] Müttakî, kendi yapısını bozmayan kişidir. 


(Bakara 2/67 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
Bir gün Musa halkına, “Allah bir adet sığır kesmenizi emrediyor!” dedi.[1*] “Sen bizimle eğleniyor musun!(Sadece bir tane mi?” dediler. O da “Kendini bilmez biri[2*] olmaktan, Allah’a sığınırım!” dedi.

[1*] Eski Mısır’da Apis denen boğaya ve Hator (Hathor) denen ineğe tapılırdı. Apis daha değerliydi (Yeremya 46/14.) Musa aleyhisselam: “Allah bir sığır kesmenizi emrediyor” dediği zaman bir inek kesebilirlerdi. Ama o inanç içlerine öylesine işlemişti ki (Bakara 2/93) ineği kesmek istemediler ve sonunda emre uyup Apis özelliğinde bir boğa kestiler. 

[2*] Kendini bilmez olarak tercüme ettiğimiz cahil = جَٰهِلِ kelimesi, bilmeyen anlamına geldiği gibi, bilinen ve olması gerekenin aksine davranan anlamına da gelir (Müfredât). Burada Hz. Musa Allah'tan haber aldığına göre, cahil kelimesiyle, Allah'ın kendisine ilettiğinden başka bir şey söylemesi yani kasten yanlış davranması ifade edilmektedir.

 

(Bakara 2/68 TEFSİR)
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
“(O, özel bir şey olmalı.) Bizim için Rabbine (Sahibine) sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın!” dediler. Dedi ki: O, şöyle diyor: ‘Ne yaşlı ne körpe, ikisinin ortası bir sığır.’ Haydi, emri yerine getirin!”


(Bakara 2/69 TEFSİR)
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ
“Bizim için Rabbine (Sahibine) sor, bize ne renk olduğunu da açıklasın!” dediler. Musa dedi ki: Rabbim şöyle diyor: “O sarı bir sığırdır, sapsarı renkte, görenlere zevk verir.”


(Bakara 2/70 TEFSİR)
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ
“Bizim için Rabbine (Sahibine) bir daha sor, onun nasıl bir şey olduğunu iyice açıklasın! O sığır bize tanıdık geldi (Zihnimizdeki bir sığıra benziyor)[1*]. Allah gerekli desteği verirse[2*] onu mutlaka buluruz!” dediler.

[1*] تشابه = teşabüh, iki şey arasındaki benzerliği ifade eder. Bu âyet, Musa aleyhisselamın yaptığı tanımlamaların, onların zihninde apis öküzünü canlandırdığını gösterir.

[2*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. Özne Allah ise “gereğini yarattı” anlamına gelir. (Bkz. Müfredât). Burada yaratması beklenenler, ihtiyaç duyulan şeylerdir.


(Bakara 2/71 TEFSİR)
قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
Dedi ki: Rabbim şöyle diyor: “O bir boğadır;[1*] ne koşulup toprağı sürmüş ne de ekin sulamıştır. Salmadır,[2*] alacası da yoktur.” “Hah, şimdi tüm bilgiyi getirdin!” dediler ve boğayı kestiler. Neredeyse emri yerine getirmeyeceklerdi.

[1*] Bakara بقَرةَ , bakar = بقَر ’ın tekilidir, sığır demektir. Âyetteki ( /تثيِر الَأرضَ tusîru’l-arda= yeri sürer) sözü, onun erkek olduğunu gösterir. Âyetlerdeki fiillerin müennes olması بقَرَةٌ nın müennes-i lafzî olmasından dolayıdır.

[2*] Ortaya salınmış, bir işte kullanılmamışsa, boğadan başkası olamaz.

 


(Bakara 2/72 TEFSİR)
وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ
Bir gün bir kişiyi öldürüp suçu birbirinize atmıştınız. Allah bütün gizlediklerinizi ortaya çıkaracaktır.


(Bakara 2/73 TEFSİR)
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
“Ölenin vücudunun parçasını yerine koyun![1*] ” demiştik. Allah ölülere, bu şekilde (parçaları birleştirerek) can verir. [2*] Size âyetlerini gösterir ki aklınızı kullanasınız.

[1*] Yerine koyma” anlamı verdiğimiz ضرب =darb’ın kök anlamı, bir şeyi bir şeyin üstüne vurma veya sabitlemedir. (Müfredat) Hemen hemen her iş için kullanılan bu fiilin anlamı, vurulan veya sabitlenen şeye göre değişir. (el-Ayn)

[2*] Ölüden ayrılan parçanın onunla birleştirilmesi emredilmektedir. Yeniden dirilme, tekrar yaratılan kemiklerin birleştirilip et giydirilmesi şeklinde olacaktır. (Bakara 2/259 - 260)


(Bakara 2/74)
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Bütün bunların ardından yine de kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır. Çünkü öyle taşlar vardır ki içlerinden ırmaklar fışkırır.. Çatlayıp içinden su çıkan hatta Allah korkusundan aşağı yuvarlanan taşlar da vardır. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’ın dikkatinden kaçmaz.


(Bakara 2/75 TEFSİR)
اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Şimdi bunların (bu Yahudilerin) size inanıp güvenmelerini mi bekliyorsunuz? İçlerinden bir takımı Allah’ın sözünü (Kur’an’ı) dinler, akıllarına da yatar, sonra onu tahrif ederler /başka tarafa çekerler[*]. Bunu bile bile yaparlar.

[*] Tahrif (التحريف), Nisa 4/46’da açıklandığı gibi iki tarafa yüklenebilecek bir anlamı, kolayca anlaşılmayacak biçimde, sözün akışına uygun olmayan tarafa çekmektir. Tahrif, metinde değil anlamda olduğu için Kur’an, önceki kitapların ana metinlerini tasdik eder. Ama tahrif kelimesi de tahrif edilip ona tebdil yani metni değiştirme anlamı verildiği için hem Kur’an’ın önceki kitapları tasdik ettiği unutturulmuş hem de Kur’ân ayetlerinde yapılan anlam kaydırmalarının üstü örtülmüştür. En fazla tahrif, Yahudileri rahatsız eden ayetlerde olmuştur. Nitekim bu âyetteki tahrif, meal ve tefsirlerde Kur’an ile değil Tevrat ile ilişkilendirilmiştir. Konuyu daha iyi anlamak isteyenler Bakara 2/93 ve Nisa 4/46’nın, tefsir ve meallerde nasıl anlamlandırıldığına bakabilirler.


(Bakara 2/76 TEFSİR)
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Allah’ın Kitabına inanıp güvenenlerle karşılaşınca “Biz ona güveniriz!” derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da şöyle derler: “Allah’ın size gösterdiği şeyi (o Kitabın doğruluğunu) onlara mı söylüyorsunuz? Sahibinizin (Rabbinizin) katında size karşı delil getirsinler diye mi? Hiç aklınızı çalıştırmaz mısınız? [*]

[*] Bunlar Muhammed aleyhisselamın son Nebî olduğunu biliyorlar ama başka bir kimsenin bilmesini istemiyorlardı. 


(Bakara 2/77 TEFSİR)
اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Bilmezler mi? Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!


(Bakara 2/78 TEFSİR)
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
Onların bir kısmı ümmîdir;[1*] o kitabı değil, onunla ilgili kurguları[2*] bilir ve sadece tahmin yürütürler.

[1*] Ümmi, anasından doğduğu gibi kalmış, bir şey öğrenememiş kişidir (Lisan). Bu âyette Allah'ın kitabının içeriğini bilmeyenler anlamındadır.

[2*] “Kurgular” diye meâl verdiğimiz emânî, ümniyye’nin çoğuludur. Mücahid’e göre “yalan” anlamındadır. Diğerlerine göre de kitabı anlamadan okumaktır. Çünkü bu okuyuş kişiyi, varsayıma dayalı beklentilere sokar. (Müfredât) 

 


(Bakara 2/79 TEFSİR)
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ
Fakat elleriyle kitap yazan, sonra geçici[1*] bir çıkar için "Bu Allah katındandır!" diyenlerin çekeceği var. Hem yazdıklarından dolayı çekecekleri var hem de kazandıklarından dolayı çekecekleri var[2*]!

[1*] Kalîl = قليل , bir şeyin az olduğu veya geçici olduğu anlamına gelir (Mekâyîs).

[2*] İnsanları Allah ile aldatmanın en çok kullanılan yolu, yazdığı kitabın Allah tarafından yazdırıldığını söylemek veya ortaya koyduğu görüşlerin Allah’ın kitabından alındığı izlenimini vermektir. (Bkz. Hud 11/1-2, Âl-i İmrân 3/78

 


(Bakara 2/80 TEFSİR)
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
“Ateş bize, peşpeşe birkaç gün dışında dokunmaz!” derler. De ki “Allah katından söz mü aldınız? Eğer öyleyse Allah sözünden dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmeyeceğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?”


(Bakara 2/81 TEFSİR)
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Hayır! Kötülük yapan ve günahlara iyice batanlar[*] Cehennem ahalisidirler, orada ölümsüz olarak kalırlar.

[*] Kötülüğe iyice batmak, tevbe etmeden yani hatasından tam dönmeden ölmektir. Yoksa tevbe kapısı, ölünceye kadar açıktır (Zümer 39/53).


(Bakara 2/82 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
Allah’a inanıp güvenen ve iyi işler yapanlar da Cennet ahalisidir. Onlar da orada ölümsüz olarak kalırlar.


(Bakara 2/83 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
Bir gün İsrailoğulları'ndan “Allah’tan başkasına kul olmayacaksınız; ananıza babanıza, yakınlarınıza, yetimlere ve çaresizlere[1*] iyi davranacaksınız. İnsanlarla güzel konuşacak, namazı düzgün ve süreklı kılacak ve zekâtı vereceksiniz.” diye söz almıştık. Sonra pek azı dışında hepsi yan çizerek sözlerinden dönmüşlerdi.[2*]

[1*] “Çaresiz” diye meâl verdiğimiz kelime miskindir; kök anlamı hareketin ardından durağanlaşmadır. Nebîmiz şöyle demiştir: “Miskin bir parça, iki parça yiyecek ile yetinen kişi değildir. İhtiyacını karşılayamadığı halde utanan veya ısrarla kimseden bir şey isteyemeyen kişidir.” (Buhârî, Zekât 53) Gemileri delinen kişilerle ilgili şöyle bir âyet vardır: “O gemi denizde çalışan miskinlere aitti, önlerinde her gemiye zorla el koyan bir kral vardı; bu sebeple onu hasarlı hale getirmek istedim.”(Kehf, 18/79) Çünkü gemi ellerinden alınınca işsiz kalacaklardır.

[2*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. Bkz. (Bakara 2/49)'un dipnotu.


(Bakara 2/84 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
Bir gün sizden yine “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, kendinizden olanları yurdunuzdan çıkarmayacaksınız!” diye söz aldık. Bunu kabul etmiştiniz; siz de buna şahitsiniz.


(Bakara 2/85 TEFSİR)
ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Artık siz öyle bir haldesiniz ki birbirinizi öldürüyor, içinizden birtakımını yurtlarından çıkarıyor, onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek veriyorsunuz. Esir düştükleri haberi gelince de fidye verip kurtarıyorsunuz. Onları sürgün etmek zaten size haramdır. Şimdi siz, o Kitab’ın (Tevrat’ın) bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta rezil olmaktan başkası mı? Böylelerine Kıyamet[*] gününde en şiddetli azap verilir. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’ın dikkatinden kaçmaz.

[*] Kıyamet, ayağa kalkmak demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalkacakları günün adıdır.


(Bakara 2/86 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
İşte bunlar, ahireti verip dünyayı alanlardır. Onların azapları hafifletilmez, yardım da görmezler.


(Bakara 2/87 TEFSİR)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقًا كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقًا تَقْتُلُونَ
Musa’ya o kitabı vermiş, ardından da onun izinden giden elçiler göndermiştik. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler (mucizeler) vermiş, onu Kutsal Ruh (Cebrail) ile güçlendirmiştik. Hoşunuza gitmeyen bir şeyle gelen her elçiye kafa mı tutmalıydınız? Kimini yalancı sayıp, kimini de öldürmeli miydiniz?


(Bakara 2/88 TEFSİR)
وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلًا مَا يُؤْمِنُونَ
“Bizim gönlümüz tok!” dediler. Hayır, âyetleri görmezlikten gelmeleri sebebiyle Allah onları dışladı.[*] Artık pek azı inanır.

[*] Lanet, kızıp kovma ve uzaklaştırma demektir (Müfredat). Bize göre bunu en iyi ifade eden kelime “dışlama”dır.


(Bakara 2/89 TEFSİR)
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Nihayet Allah katından, yanlarında olanı onaylayan kitap geldi. Önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekliyorlardı. Ama tanıdıkları [*] Kitap gelince onu görmezlik edip kendileri kâfir oldular. Allah’ın laneti (dışlaması) böylesi kâfirleredir.

[*] Geleceğini bildikleri.


(Bakara 2/90 TEFSİR)
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Allah, tercih ettiği[*] bir kuluna iyilik ederek Kitap indirdi diye kıskançlıktan Allah’ın indirdiğini görmezlikte direnenler kendilerini ne kötü satmış oldular! Başlarına gazap üstüne gazap geldi. (Bu Kitab’ı) görmezlikte direnenlerin hak ettikleri, alçaltıcı bir azaptır.

[*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. (Müfredât). Burada Allah’ın yaptığı, bir kulunu tercih ederek ona kitap indirmesidir.

 
 

(Bakara 2/91 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanıp güvenin!” denince, “Biz bize indirilene güveniriz!” der, gerisini görmezlikten gelirler. Hâlbuki o, tümüyle gerçektir ve yanlarındakini onaylayıcı özelliktedir. De ki “Kitabınıza inanıyordunuz da şimdiye kadar Allah’ın nebîlerini ne diye öldürüyordunuz?”


(Bakara 2/92 TEFSİR)
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Musa size, apaçık belgelerle (mucizelerle) gelmişti. Yanınızdan ayrılmasının ardından buzağıyı ilah edinmiştiniz, yanlışlar içindeydiniz.


(Bakara 2/93 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Bir gün Tur’u tepenize kaldırarak[1*] sizden kesin söz almış, “Size verdiğimize sıkı sarılın ve dinleyin!” demiştik. Siz de “Dinledik ve sıkı sarıldık"[2*] demiştiniz. Oysa âyetleri görmezlikten gelmeniz sebebiyle buzağı tutkusu içinize işlemişti[3*]. De ki “Kendinizi mümin sayıyorsanız, inancınız sizden ne kötü şey istiyor!” [4*]

[1*] "Bir gün o dağı adeta bir gölgelik gibi üzerlerine kaldırdık; başlarına düşeceğini sandılar. Size verdiğimizi (Tevrat'ı) sıkı tutun. İçindekilerini düşünün ki kendinizi koruyabilesiniz" dedik." (Araf 7/171)

[2*] Gelenekte buraya “dinledik ve isyan ettik” anlamı verilir ama onu söyleyen, söz vermiş olmaz. Asâ’nın “değneği tutar gibi tutma” (Lisân) anlamı da olduğundan “semi’nâ ve asaynâ”ya: “dinledik ve sıkı sarıldık” meâlini vermek gerekir (Nisa 4/46’nın dipnotuna bkz.). Tevrat’ın ilgili bölümü şöyledir: “(Musa) antlaşma kitabını alıp halka okudu. Halk, «Şama’nû ve asînû = Rabb’in her söylediğini yapacağız, O’nu dinleyeceğiz» dedi.” (Tevrat, Çıkış 24/3-7)

[3*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır (Bkz. Bakara 2/49’un dipnotu). 

[4*] Bir taraftan inandık ve sıkı sarıldık diyorsunuz, diğer taraftan buzağı tutkusundan vazgeçmiyorsunuz.


(Bakara 2/94 TEFSİR)
قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
De ki “O son yurt (Cennet) Allah katında başka kimselere değil de yalnız size tahsis edilmişse ölümünüzü isteyin, İddianızda haklıysanız istersiniz!”


(Bakara 2/95 TEFSİR)
وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Elleriyle yaptıklarından ötürü ölümü asla isteyemezler. O zalimleri bilen Allah’tır.


(Bakara 2/96 TEFSİR)
وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
Kesin olarak göreceksin ki insanların içinde, yaşamaya en düşkün olanlar onlardır; müşriklerden[*] bile! İsterler ki ömürleri bin sene olsun! O kadar ömür verilse bile bu, onları azaptan uzaklaştıracak değildir. Yaptıkları her şeyi gören Allah’tır.

[*] Şirk, bize sinir uçlarımızdan da yakın olan Allah’ı ikinci sıraya, kendimizi veya bir başkasını birinci sıraya koymaktır. Allah Teala şöyle buyurur: “Allah (insanlardan) bir kesimin doğru yolda olduğunu onaylar. Bir kesim de sapık sayılmayı hak eder. Onlar şeytanları kendilerine Allah’tan daha yakın konumda tutar, üstelik doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Araf 7/30) O şeytanlar insanların, bir yönüyle kendilerine, bir yönüyle de Allah’a daha yakın görüp araya koydukları aracılardır. Onları Allah’ın yerine koydukları için müşrik, onlarla Allah’ı örttükleri içtin de kafir olurlar. Çünkü her müşrik kafir, her kafir de müşriktir. İlgili ayetlerden bir şöyledir: “Kâfir olanların kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, Allah’ın indirdiği bir delile dayanmadan O’na şirk koşarlar. Varıp kalacakları yer cehennemdir. Bu yanlışı yapanların yerleşecekleri yer ne kötüdür!” (Al-i İmran 3/151)


(Bakara 2/97 TEFSİR)
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
De ki: “Cebrail’e kim düşmanlık ederse bilsin ki öncekileri onaylayıcı bir rehber olan ve inanıp güvenenlere müjde veren bu kitabı o, senin kalbine Allah’ın izni ile indirmiştir.”


(Bakara 2/98 TEFSİR)
مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ
Kim Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa, Allah da o kâfirlere düşman olur.


(Bakara 2/99 TEFSİR)
وَلَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ
Sana, birbirini açıklayan âyetler[*] indirdik. Yoldan çıkmışlar dışında hiç kimse onları görmezlik edemez.

[*] Kur’ân âyetleri, birbirini açıklar. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “ELİF! LÂM! RÂ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır.” (Hûd 11/1) Muhkem, bir konuda özet hüküm bildiren ayettir. Muhkem, kendisiyle benzeşen yani müteşabih olan âyetlerle açıklanmıştır. 


(Bakara 2/100 TEFSİR)
اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Bunlar ne zaman bir anlaşma yapsalar, içlerinden birtakımı, yükümlülüklerini üstünden atar; değil mi? Aslında bunların çoğu inanıp güvenmezler.


(Bakara 2/101 TEFSİR)
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Allah katından, yanlarındakini (Tevrat’ı) onaylayan bir Kitap[*] gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın bu Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi kulak ardı ettiler.

[*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi o sözü iletmek için gönderilen elçi anlamına da gelir. (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, O’nun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Söz, elçiden önemli olduğundan Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Elçimiz Muhammed’in, Allah’tan getirdiği bilgiler Kur’an’da toplandığından artık bizim için Resul, Kur’an’dır. Bu yüzden resul kelimesine, yerine göre Allah’ın Kitab’ı anlamını vereceğiz.

 

(Bakara 2/102 TEFSİR)
وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Sonra tuttular, Süleyman’ın iktidarı aleyhine şeytanların takip ettiği yolu izlediler.[1*] Süleyman kâfir olmamıştı ama insanlara o büyüleyici (etkileyici) sözleri öğreten şeytanlar kâfir olmuşlardı.[2*] Bunlar ayrıca Bâbil’de o iki melik’in,[3*] Hârût ile Mârût’un[4*] başına gelenlerin[4*] de arkasına düştüler. Hâlbuki onlar: “Bizim durumumuz (başımıza gelenler) tam bir aldatmadır (fitnedir),[5*] sakın bunu göz ardı etme[6*]!” demeden birine bir şey öğretmezlerdi. Halbuki onlar (iyi niyetli değillerdi)[7*] bu ikisinden, kişi ile eşinin arasını ayıracak şeyler öğrenirlerdi, ama Allah’ın onayı olmadan kimseye herhangi bir zarar da veremezlerdi. Bunlar (bu Yahudiler) de işlerine yaramayan, sadece zararı olan şeyi öğreniyorlar. İyi biliyorlar ki (Allah’ın ayetlerini bırakıp) kendini bunlara satanların[8*] ahirette eline bir şey geçmez. Kendilerini ne kötü satıyorlar! Keşke bunu bilseler!

[1*] “Meryem oğlu İsa şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Ben, Allah’ın elçisiyim; size, önümde bulunan Tevrat’ı onaylamak ve benden sonra gelecek ve ayırıcı özelliği Ahmed olan elçiyi müjdelemek için geldim.” İsa onlara açık belgelerle gelince: “Bu, açık bir büyüdür” demişlerdi. İslam’a çağrıldığı halde kendi yalanlarını Allah’a mal edenlerden daha büyük yanlışı kim yapabilir? Yanlışlar içindeki bir topluluğu Allah yola getirmez.” (Saff 61/6-8)

[2*] Süleyman aleyhisselamın vefatından sonra Tevrat’a, onun kâfir olduğunu söyleyen şu sözler konmuştur: “Ve Yeroboama dedi: Kendine on parça al, çünkü İsrail’in Allah’ı Rab şöyle diyor: İşte, ben Süleyman’ın elinden krallığı çekip alacağım ve on sıptı sana vereceğim... çünkü beni bıraktılar ve Saydalıların ilahesi Astartiye, Moab ilahı Kemoşa ve Ammon oğullarının ilahı Milkom’a tapındılar...” (1 Krallar 11.31-33) Bu iftiraların sebebi, Süleyman’dan sonra tahta geçen oğlu Rehavam’ın elinden krallığı almaktı.(1 Krallar 11. 43) Kimi Yahudiler, bunları okuyarak Süleyman’a “O ne güzel kuldu! Çok saygılıydı.” (Sad 38/30) diyen Kur’ân’ın, Tevrat’ı tasdik etmediğini göstermek istediler. Müslümanların, hadis kitaplarına toz kondurmadıklarına bakılırsa bu sözlerin Yahudiler için nasıl bir tuzak olduğu daha iyi anlaşılır.
 
[3*] Elimizdeki mushaflarda Hârût ile Mârût’u anlatan kelime melekeyn= iki melek şeklinde okunur. Allah, “Melekleri sadece gerçek bir iş için indiririz.” (Hicr 15/8) dediğinden onlar sihir öğretmezler. Kelime, “el-melikeyn = iki melik” şeklinde okunmuştur (Kurtûbî). Yönetimde olana melik dendiği gibi yönetime gelme gücü olana da melik denir (Müfredât). Bize göre Hârût ile Mârût, algı yönetimiyle iktidardan uzaklaştırılan şehzadelerdir. Kendilerine oynanan oyunları, kötüye kullanmaması şartıyla insanlara öğretmişlerdi. Bakara 104 de o oyunlarla ilgili ipucu vardır.
 

[4*] Nüzul: Bir şeyin inmesi ve meydana gelmesidir (Mekâyîs). İnsanın başına gelen sıkıntıya nazile denir (Lisân).

[5*] Fitne, bir şeyi ateşe sokmaktır (Lisân). İnsanlar için kullanıldığında, bir madenin gerçek durumunu anlamak gibi ise imtihan (Araf 7/155), madeni altınla kaplamak gibi ise aldatma (Araf 7/27), toplumu ateşe atmak gibi ise savaş (Bakara 2/191), ateşle cezalandırmak için ise cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) anlamlarında kullanılmıştır. 
 
 
[6*] Biz yandık, sakın bunu göz ardı etme!” ifadesi konuşmanın en fazla üç kişi arasında; Hârût ve Mârût ile üçüncü bir şahıs arasında geçtiğini gösteriyor. Daha sonra gelen: “Halbuki onlar bu ikisinden, kişi ile eşinin arasını ayıracak şeyler öğrenirlerdi”, ifadesi, onların başlarından geçenleri, gizli konuşmalarla çok sayıda kişiye anlattıklarını ortaya koyuyor. Zaten açıktan açığa anlatsalardı, kendilerini iktidardan edenlere karşı suçlu konuma düşerlerdi. “Biz yandık, sakın bunu göz ardı etme!” demelerinden, kendilerine oynanan oyunun başkalarına oynanmasını istemediklerini anlaşılıyor. Ama onları dinleyenler iyi niyetli olmadıkları için o bilgileri karı ile kocanın arasını açmak için kullanmışlar.Şu ayetlere göre gizli konuşmalarda çok dikkatli olmak gerekir: “Ey inanıp güvenenler! Sakın günah, düşmanlık, Resul’e/Kitab’a karşı gelme konularında aranızda gizli konuşma yapmayın#. Ama iyilik ve takva (kendinizi koruma)# konusunda yapabilirsiniz. Bir gün topluca huzuruna çıkarılacağınız Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun. (Günah, düşmanlık ve elçiye karşı gelmek için yapılan) gizli konuşma şeytan işidir. O, bunu, inanıp güvenenleri üzmek için yapar. Oysa Allah’ın onayı olmadan onlara hiç bir kötülük yapamaz. İnanıp güvenenler sadece Allah’a dayansınlar.” (Mücadele 58/9-10)

[7*] Amaçları ibret almak değil, taktik öğrenmek ve onu kötülük için kullanmaktı.

[8*] Kendini  o söze kaptıran”, “kendini satan” anlamında kullanılmıştır. Bu anlam, ayeti̇n devamında açıkça i̇fade edi̇lmektedir. “o söz” de insanı etkileyen sihirli söz


(Bakara 2/103 TEFSİR)
وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
(Bu Yahudiler Kur’ân’a) İnanıp güvenseler ve kendilerini yanlışlardan korusalar, Allah katından alacakları karşılık elbette iyi olur. Keşke bunu bilseler!


(Bakara 2/104 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Müminler! “Bizi güt!” demeyin, “Bizi gözet!”[*] deyin ve (Allah'ın sözünü) dinleyin. Kâfirlere acıklı bir azap vardır.

[*] Âyetteki râinâ, “bizi güt” veya “bizi gözet” demektir. “Bizi güt” diyen kişi, hayvan yerine konabilir. Ama “unzurnâ/ bizi gözet” sözü başka anlama çekilemez. Müslümanlar, âyete aykırı olarak halka, raiyye (çoğulu reâyâ) derler. Nebîmize de şöyle bir söz mal edilerek yöneticiler tanrı, insanlar da sürü yerine konmuştur: “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden Allah’a isyan etmiş olur. Emire (yetkiliye) itaat eden bana itaat etmiş olur. Emire isyan eden bana isyan etmiş olur. İmam (Devlet başkanı) kalkandır; arkasında savaşılır ve onunla korunma sağlanır. Allah’tan çekinmeyi emreder ve adil olursa sevap kazanır. Farklı emir verirse günahı kendinedir.” (Buhari Cihad,109) Batıl olduğu belli olan bu hadis ile müslümanlar vatandaş olmaktan çıkarılıp kul olmaya itilmiştir. Oysa kulluk sadece Allah’a, itaat ise Allah’a ve Allah’ın emrine uygun hareket eden ve görevi halkını gözetmek olan yöneticiye (lidere, öncüye) yapılır (Bkz.: Nisa 4/59, Maide 5/48-49). 


(Bakara 2/105 TEFSİR)
مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
Ehl-i Kitabın[1*] kâfir olanları, Rabbinizden (Sahibinizden) size hayırlı bir şey gelmesini istemezler. Müşrikler de öyledir. Allah, ikramını tercih ettiği[2*] kişilere yapar. Allah, büyük ikram sahibidir.

[1*] Ehl-i Kitap ifadesi, kendilerine verilen ilahi kitabın içeriğini bilenleri gösterir. Bunların, Kur’an’ı görmezlikte direnen kesimi kafir olur. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Ehl-i Kitab’ın bir kesimi, "Bunları bir saptırabilsek!" diye fırsat kollarlar. Sadece kendilerini saptırırlar ama farkına varmazlar. Ey Ehl-i Kitap! Siz doğru olduğuna şahit olduğunuz halde Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz? Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” (Al-i İmran 3/69-71)

[1*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. (Müfredât). Burada Allah’ın yaptığı şey, bazı kullarını tercih ederek ikramda bulunmasıdır.
 

 


(Bakara 2/106 TEFSİR)
مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bir âyeti nesh eder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını ya da dengini getiririz.[*] Bilmez misin, her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.

[*] Nesih sözlükte, iki belgeyi yan yana getirip birindeki yazıyı diğerine aktarmak veya bir şeyi kaldırıp yerine başkasını koymaktır. Nesih ya aynısıyla ya da daha iyisiyle olur. Allah, önceki kitapların hükümleri son kitabında aynen korumuş ve şöyle demiştir: “Allah, Nuh’a buyurduğunu sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Bu dini ayakta tutun, o konuda ayrılığa düşmeyin...”  (Şûrâ 42/13)

Allah, kitapların bazı hükümlerini Kur’ân’a almamış ve şöyle demiştir: “Ey Ehl-i Kitap, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan birçoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Maide 5/15)

Önceki kitapların bazı hükümleri de daha iyisi ile değiştirilmiştir. Mesela Müslümanlara orucu, önceki ümmetler gibi tutarken (bkz. Bakara 2/183) daha sonra bazı hafifletmeler yapılmıştır ( bkz. Bakara 2/187).

 


(Bakara 2/107 TEFSİR)
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Bilmez misin, göklerin ve yerin yönetimi Allah’a aittir. Allah ile aranıza girecek bir veliniz (yakınınız)[*] ve yardımcınız da yoktur.

[*] Veli (çoğulu evliya), iki veya daha çok şeyin, araya başka bir şey girmeyecek şekilde yakın olmasıdır. Bir işi üstlenene de veli denir. (Müfredât) Şah damarımızdan da yakın olan Allah  (Kaf 50/16) bizim velimiz ve en yakınımızdır. 

 


(Bakara 2/108 TEFSİR)
اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
Yoksa size gelen Elçiye, daha önce Musa’dan istenene benzer bir istekle mi gitmek istiyorsunuz?[*] Kim kâfir olmayı mümin olmaya tercih ederse düz yoldan çıkmış olur.

[*]Kitap ehli ister ki onlara gökten bir kitap indiresin. Musa'dan daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı bize açıkça göstersene" demişlerdi de zalimliklerinden ötürü onları yıldırımlar çarpmıştı.” (Nisa 4/153)


(Bakara 2/109 TEFSİR)
وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّارًاۚ حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Ehl-i kitaptan birçoğu, inanıp güvenmenizden sonra sizi, Kitab’ı görmeyecek hale getirmek isterler. Bunu, gerçekleri bütün açıklığı ile gördükten sonra, içlerinde oluşan kıskançlıktan dolayı yaparlar. Onlara ilişmeyin ve Allah’ın emri gelinceye kadar yeni bir sayfa açın. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.


(Bakara 2/110 TEFSİR)
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Namazı düzgün ve sürekli kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden yaptığınız her iyiliğin karşılığını Allah’ın katında bulursunuz. Yaptığınız her şeyi gören Allah’tır.


(Bakara 2/111 TEFSİR)
وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Yahudiler) ‘Yahudi olandan başkası’ veya (Hristiyanlar) ‘Hristiyan olandan başkası Cennet’e giremez’ dediler. Bu onların kuruntusudur. De ki “Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin!”


(Bakara 2/112 TEFSİR)
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟
Hayır! Güzel davranarak tam Allah’ın istediği yöne yönelenin ödülü, Sahibinin (Rabbinin) katındadır. Onların üzerinde bir korku olmaz, üzülmezler de.


(Bakara 2/113 TEFSİR)
وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Kitab’ı (Tevrat’ı) okudukları halde, Yahudiler, “Hristiyanların bir temeli yoktur”; Hristiyanlar da “Yahudilerin bir temeli yoktur” derler. Bilmeyenler de böyle söylerler. Allah, anlaşamadıkları konuda Kıyamet[*] günü aralarında kararını verecektir.

[*] Kıyamet, ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalkacağı gündür. 

 


(Bakara 2/114 TEFSİR)
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Allah’a secde edilen yerlerde, Allah’ın adının anılmasını engelleyen ve orayı harabeye çevirmeye çalışan kişinin yaptığından daha büyük yanlışı, kim yapabilir? Onlar korkuya kapılmadan oralara giremezler. Onların hakkı, bu dünyada rezil olmak, ahirette ise büyük bir azaptır.


(Bakara 2/115 TEFSİR)
وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Doğu da batı da Allah’ındır. Ne tarafa dönseniz, Allah ile yüz yüze gelirsiniz. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.


(Bakara 2/116 TEFSİR)
وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ
“Allah çocuk edindi!” dediler. O’nun çocuğa ne ihtiyacı olur[*]! Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur, hepsi O’na boyun eğer.

[*]Çocuk, insanın ihtiyacıdır. Hem ona yardımcı olur hem de soyunu devam ettirir. Allah’ın çocuğa ihtiyacı olmaz.


(Bakara 2/117 TEFSİR)
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Gökleri ve yeri, örneksiz yaratan O’dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi onun için sadece “Oluş!” der, o şey oluşur.[*]

[*] Bu âyete, “ol der, hemen olur” şeklinde meâl verilir. Allah her şeyi bir ölçüye göre yarattığından (Kamer 54/49) o emirle, sadece oluşum başlar. Mesela Allah, bir çocuğun olmasını murad ettiğinde emri, döllenme öncesinde verir (İnsan 76/1-2) ve çocuk oluşmaya başlar. Âyete yukarıdaki meâli vermemizin sebebi budur. 


(Bakara 2/118 TEFSİR)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
(Kitabı) Bilmeyenler “Allah bizimle de konuşsa veya bize de bir âyet gelse ya!” derler. Öncekiler de öyle derlerdi, kalpleri birbirine benzedi. Biz âyetleri, onlara inancı kesin olan bir topluluğa açık açık gösteririz


(Bakara 2/119 TEFSİR)
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ
Biz seni, gerçekleri içeren kitapla müjdeleyesin ve onunla uyarasın diye elçi gönderdik. Cehennem halkından sorumlu tutulmayacaksın.


(Bakara 2/120 TEFSİR)
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Dinlerine uyana kadar Yahudisi de Hristiyanı da senden asla hoşlanmaz. De ki: “Doğru yol Allah’ın gösterdiği yoldur.” Sana bu bilgi geldikten sonra tutar da onların isteklerine göre bir yol izlersen, Allah’ın ne veliliğini (dostluğunu) ne de yardımını görürsün.


(Bakara 2/121 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
Kendilerine verdiğimiz Kitaba hakkıyla uyanlar[*] bu Kitaba da inanırlar. Kaybedenler, bunu görmezlikte direnenlerdir.

[*] Arapçadaki bu cümle, önceki Arapça cümlenin bedel-i ba’zı sayılmıştır; kendilerine kitap verilenlerin hepsinin değil, bir kısmının bu Kitaba inandıklarını gösterir.

 

(Bakara 2/122 TEFSİR)
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Ey İsrailoğulları! Ettiğim onca iyiliği ve sizi çağdaşlarınıza üstün kıldığımı[*] aklınızdan çıkarmayın!

[*] Her nebînin ümmeti, yaşadığı dönemin en üstün toplumu olur. Allah Teâlâ Müslümanlar için şöyle demiştir: “Eğer inanıyorsanız en üstün sizlersiniz.” (Al-i İmran 3/139)


(Bakara 2/123 TEFSİR)
وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Öyle bir gün konusunda yanlış yapmaktan sakının ki o gün kimse kimsenin adına bir ödeme yapamayacak, kimseden fidye kabul edilmeyecek, [*] kimseye faydası olmayacak ve hiç kimseye yardım edilmeyecektir.

[*] Şefaat, birinin eşlik etmesini istemek, eşlik etmek veya arka çıkmaktır (el-Ayn, Müfredât).


(Bakara 2/124 TEFSİR)
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًاۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ
Bir zamanlar Sahibi (Rabbi), İbrahim’i bir takım sözlerle (emirlerle) imtihan etmiş, o da tam başarı göstermişti.[*] Sahibi (Rabbi) ona: “Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım!” dedi. O “Soyumdan da olsun!” deyince, “(Olur, ama) yanlış yapanlar, sözümün kapsamına girmez.” dedi.

[*] “İbrahim’de ve beraberinde olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Bir gün halklarına şöyle demişlerdi: “Bizim sizinle ve Allah ile aranıza koyup kul olduklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Biz sizi tanımıyoruz. Tek ilah olan Allah’a inanıp güvenene kadar aramızda düşmanlık ve nefret doğmuştur. Rabbimiz! Biz seni vekil edindik ve sana yöneldik. Dönüp varılacak yer, senin huzurundur.” Sadece İbrahim’in babasına söylediği şu söz size örnek olmaz: “Allah’tan sana gelecek bir şeyi engellemeye gücüm yetmez ama senin bağışlanman için dua edeceğim” (Mümtahine 60/4)


(Bakara 2/125 TEFSİR)
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًاۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
Kâbe’yi insanların toplanacakları ve güven içinde olacakları bir yer yaptık. Siz makam-ı İbrahim’i (İbrahim’in dua için durduğu yerleri), dua yerleri yapın.[1*] İbrahim ile İsmail’e görev verdik: “Evimi (Kâbe’yi); tavaf edenler, itikâfta[2*] bulunanlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!” dedik.

[1*]مقام = makam kelimesine, yerine göre tekil yerine göre çoğul anlam verilir. İbrahim aleyhisselam: “(Rabbimiz) Bize menâsikimizi (hac ibadetinin yerlerini) göster” (Bakara 2/128) diye dua etmiş, kendine gösterilen yerlerde hac ibadetini yapmıştı. Öyleyse ‘Makam-ı İbrahim, hac ibadetinin yapıldığı Arafat, Müzdelife, Cemerât, Safa, Merve, Kâbe’dir.

[2*] İtikâf, ibadet niyetiyle vaktini mescitte geçirmektir. 

 


(Bakara 2/126 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Bir gün İbrahim şöyle yalvardı: “Sahibim (Rabbim), burayı güvenli bir şehir yap! Buranın halkından, Allah’a ve ahiret gününe inananları her üründen yararlandır!” Allah da şöyle dedi: “ayetleri görmezlikten gelene de bir süre iyilik. yapar, sonra onu ateş azabına mahkûm ederim. Ne kötü hale gelmektir o!”


(Bakara 2/127 TEFSİR)
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İbrahim, İsmail ile beraber Kâbe’nin temellerini yükselttiği sırada şöyle yalvardı: “Rabbimiz, bunu bizden kabul et, dinleyen de bilen de Sen’sin!”


(Bakara 2/128 TEFSİR)
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
“Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur! Bize menâsikimizi (hac ve umre ibadetlerini yapacağımız yerleri) göster[*] ve yönelişimizi (tevbemizi) kabul et! Sana yönelenleri (tevbe edenleri) kabul eden, iyiliği bol olan Sen’sin!”

[*] İbrahim aleyhisselam, “Bize göster” dediği için hac ve umre ibadeti yapılan yerlerin daha önce bilindiği ama kaybolduğu anlaşılır. Kaybolma Nuh tufanında olmalıdır. (Bkz. Taberî, Ali-i İmran 3/96)


(Bakara 2/129 TEFSİR)
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
“Rabbimiz! Bunların içinden bir elçi çıkar da onlara senin âyetlerini bağlamlarında[1*] okusun! Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları geliştirsin![2*] Üstün olan, doğru karar veren Sen'sin!”

[1*]  تلو kökü, "birden çok şeyin, aralarına kendi cinslerinden olmayan bir şey karışmayacak şekilde peşpeşe sıralanması anlamındadır (Müfredât). Buna göre okumak anlamıyla tilavet, "konu sırasına yani bağlama göre okuma"dır.

[2*] (Bakara 2/151)’de  bu özelliklere sahip olan kişinin Muhammed aleyhisselam olduğu belirtilmektedir.


(Bakara 2/130 TEFSİR)
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
Kendini zavallı duruma sokandan başka, kim İbrahim’in dininden yüz çevirir? Biz onu dünyada seçkin kıldık, ahirette de iyiler arasında olacaktır.


(Bakara 2/131 TEFSİR)
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Sahibi (Rabbi) ona “Teslim ol!” dediğinde o, “Varlıkların Rabbine (Sahibine) teslim oldum!” demişti.


(Bakara 2/132 TEFSİR)
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
İbrahim, bu dine uymayı oğullarına vasiyet etmişti. Yakup da öyle yaptı. Dedi ki: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti, son nefesinize kadar Allah’a teslim olmuş kişiler olarak yaşayın.”


(Bakara 2/133 TEFSİR)
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Yakub’un ölmek üzere iken ne yaptığını biliyor musunuz? Oğullarına, “Benden sonra neye kul olacaksınız?” diye sordu. Onlar, “Senin İlâhına;ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhına, o bir tek İlâha kul olacağız. Biz, zaten, ona teslim olmuş kimseleriz!” dediler.


(Bakara 2/134 TEFSİR)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlar yaşamış gitmiş bir toplumdur. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız size! Onların yaptıkları size sorulmayacaktır.


(Bakara 2/135 TEFSİR)
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
(Bir taraf) “Doğru yola gelmek için Yahudi olmalısınız”, (diğeri) “Hristiyan olmalısınız!” dedi. De ki: “Hayır, İbrahim’in dosdoğru şeriatına uymak gerekir! O, (sizin gibi) müşriklerden değildi.”


(Bakara 2/136 TEFSİR)
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Siz şöyle söyleyin: “Biz Allah’a inanıp güvendik; bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilmiş olana, Sahipleri (Rableri) tarafından Nebîlere verilen bütün kitaplara inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz O’na teslim olmuş kimseleriz.[*]”

[*] Allah’a teslim olmak, O’nun kitaplarından birine uymakla olur.


(Bakara 2/137 TEFSİR)
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ
Onlar da sizin inandığınız gibi inansalar, yola gelmiş olurlar. Yüz çevirirlerse, tam bir parçalanma içine girerler[*]. Onlara karşı Allah sana yetecektir. Dinleyen ve bilen O’dur.

[*] Görüldüğü gibi bütün nebîlere kitap verilmiştir. Geleneksel din anlayış buna terstir. Bütün nebîlere kitap verildiğine, o kitaplardan hiç birinin diğerinden ayırt edilmemesi gerektiğine mezhepler inanmazlar. Allah Teala bu inancı kabul etmez. (Nisa 4/150-152) Demek ki parçalanıp bölünmelerinin sebebi buymuş. 

 

(Bakara 2/138 TEFSİR)
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
(Onlara şöyle deyin:) “Allah’ın boyası ile boyanmalısınız. Kimin boyası Allah’ın boyasından güzel olabilir ki? Biz yalnız O’na kulluk eden kimseleriz.”

[*] Var olanı korur, Allah’ın yarattığını değiştirmeye kalkmayın.


(Bakara 2/139 TEFSİR)
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ
De ki: “Bizimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz? O bizim Sahibimiz olduğu gibi sizin de Sahibinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Biz sadece O’na bağlanmış kimseleriz.”


(Bakara 2/140 TEFSİR)
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi[*] veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi iyi bilirsiniz, Allah mı?” Allah’ın, kendisine gösterdiği bir gerçeği gizleyenden daha kötü kim olabilir? Yaptığınız hiçbir şey, Allah’ın dikkatinden kaçmaz.

[*] "Yahudi" kavramı Davud aleyhisselamın krallığından sonra ortaya çıkan bir kavramdır. Davud aleyhisselam Yakup aleyhisselamın oğullarından birisi olan "Yahuda" soyundan gelmektedir. Bundan dolayı onun krallığına "Yahuda Krallığı" denmiştir. "Yahudi" kavramı başlarda "Yahuda Krallığına Mensup Kişi" manasında kullanıyordu. Yahuda krallığı, Babil istilasında yıkılınca bu kavram İsrailoğullarının dini-etnik kimliklerini ifade eder şekilde kullanılmaya devam etti. Kur'an'ın indiği dönemde de "Yahudilik" doğru-yanlış (Torah, Talmud, Midraşîm vs.) İsrailoğullarının tüm dini geleneğini ifade etmekteydi. Bakara Suresi 140. ayette "İbrahim, İshak, Yakup ve esbat" için "onlar Yahudi değillerdi" demesinin sebebi, o dönemlerde bu kavramın kullanılmaması olabileceği gibi, bu sayılan isimlerin "Yahudi" geleneği adına uydurulan bir çok hurafelerden de beri olduklarını ifade etmek olabilir.


(Bakara 2/141 TEFSİR)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
Onlar yaşamış gitmiş bir toplumdur. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız size.Onların yaptıkları size sorulmayacaktır.


(Bakara 2/142 TEFSİR)
سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Bu İnsanlardan (Yahudiler’den) kimi akılsızlar[1*] şöyle diyecekler: “Bunları, yöneldikleri kıbleden çeviren nedir ki!” De ki: “Doğu da Allah’ındır, batı da! O, tercihini doğru yapanı[2*] doğru bir yola yöneltir.”

[1*] “akılsızlar” diye meal verdiğimiz es-süfehâ Bakara 2/13’de münafıkların özelliği olarak anlatılmaktadır. Bakara 2/75-76'da kimi Yahudilerin, Kur'an âyetlerini anladıktan sonra onları tahrif etmek için münafıklık rolu üstlendikleri ifade edildiğinden "süfehâ" kelimesi, kıble değişiminden rahatsız olan kesimin Yahudi münafıklar olduğunu gösterir.

[2*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. (Müfredât). Burada Allah’ın doğru yola yönelttiği kişilerin yaptıkları şey, doğru tercihte bulunmalarıdır.

 


(Bakara 2/143 TEFSİR)
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
İşte böyle! Sizi merkez toplum[1*] yaptık ki insanlara örnek olasınız, Kitabımız[2*] da yanınızda olsun.[3*] Yönelmekte olduğun kıbleyi (Beyt-i Makdis'i)[4*], sırf Kitabımızı takip edenle ona sırt çevireni bilelim diye, yaptık[5*]. Onun değişmesi, Allah’ın doğru yolda olduğunu onayladıklarından başkasına ağır gelir. Allah, (Kâbe’nin tekrar kıble olacağına dair) inancınızı boşa çıkaracak değildir. İnsanlara pek şefkatli ve iyiliği bol olan Allah’tır.

[1*] Her insanın inanması gereken din, bu din olduğu için, insanlara örnek olmamız gerekir. (Ali İmran 3/110)

[2*]Ayette geçen Resul ( رسول ), hem bilgi hem de bilgiyi ileten elçi anlamındadır (Müfredat). Bilgi, elçiden önemli olduğu için Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?”  (Al-i İmran 3/144) Elçimiz Muhammed’in, Allah’tan getirdiği bilgiler Kur’an’da toplandığından artık bizim için Resul, Kur’an’dır. Bu yüzden resul kelimesine, yerine göre Allah’ın Kitab’ı anlamını vereceğiz.

[3*] Ayetteki şehid kelimesine, ism-i mef’ûl anlamı verilmiştir.

[4*] Önceki âyette aynı ifade “yönelmekte oldukları kıble” şeklinde geçmektedir. İki ayeti birlikte düşününce kıble değişikliğinin, Muhammed aleyhisselama uymayan Yahudileri çok rahatsız ettiği ortaya çıkar.

[5* ]İlk kıble Kâbe’dir. Beyt-i Makdis’e, Davut aleyhisselam zamanında çevrilmiştir. (II. Samuel, 24/16-25)

 


(Bakara 2/144 TEFSİR)
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
(Ey Nebî,) Yüzünün sık sık göğe döndüğünü görüyoruz. Seni istediğin kıbleye elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir! (Müminler! Siz de) Nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü onun tarafına çevirin! Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu, Rablerinin (Sahiplerinin) gerçek hükmüdür. Yaptıkları hiçbir şey, Allah'ın dikkatinden kaçmaz.


(Bakara 2/145 TEFSİR)
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
Kendilerine Kitap verilenlere bütün âyetleri (delilleri) getirsen senin kıblene uymayı kabul etmezler. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlardan hiçbiri bir diğerinin kıblesine de uymaz.[*] Sana gelen bu bilgiden sonra olurda onların isteklerine uyarsan, yanlış yapanlara karışır gidersin.

[*] Yahudiler Kudüs’teki Süleyman Mabedi’ne, yani Beyt-i Makdis’e, Hıristiyanlar da doğuya dönerler.


(Bakara 2/146 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Kendilerine Kitap verdiklerimiz bunu (Kâbe’nin tekrar kıble olacağını), kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Ama onların birtakımı bu gerçeği bile bile gizlerler.


(Bakara 2/147 TEFSİR)
اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
Gerçek, senin Rabbinden gelendir. Sakın tartışmaya girenlerden olma!


(Bakara 2/148 TEFSİR)
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Herkesin bir hedefi olur ve ona yönelir. Siz (tartışma yerine), iyi işlerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya getirecektir. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.


(Bakara 2/149 TEFSİR)
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Namaza) kalktığın[1*] her yerde yüzünü Mescid-i Haram tarafına[2*] çevir. Rabbinin doğru saydığı budur. Yaptığınız hiçbir şey, Allah'ın dikkatinden kaçmaz.

[1*]  (Kaf suresi 50/11). âyetteki anlama uygun olarak hurûc’a kıyam = kalkma anlamı verilmiştir. Namaz kılan, kıyama durur. 

[2*] Namazda Mescid-i Haram’ın kendisine dönmek gerekmez. Onun bulunduğu ana yöne dönmek yeterlidir. 

 


(Bakara 2/150 TEFSİR)
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ
Nerede (Namaza) kalkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü onun tarafına çevirin ki insanların size karşı bir delili olmasın.[1*] İleri geri konuşan konuşur[2*], onlardan korkmayın, benden korkun. Bu, size olan iyiliklerimi tamamlamam ve sizin de hedefinize ulaşmanız içindir.

[1*] Yahudi ve Hristiyanlar Kâbe’nin tekrar kıble olacağını bildikleri için, kıble değişmeseydi bunu bize karşı kullanırlardı. 

[2*] Buradaki الا = illa edatına istisna-i munkatı anlamı verilmiştir.
 

(Bakara 2/151 TEFSİR)
كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
Nitekim (iyiliklerimi tamamlayayım diye) içinizden size bir elçi gönderdim. O size âyetlerimizi okur, sizi geliştirir, size Kitab’ı ve hikmeti öğretir, size bilmediğinizi öğretir.[*]

[*] Bu âyet, İbrahim aleyhisselamın Mekke’de yaptığı duanın kabul edildiğini gösterir.  (bkz. Bakara 2/129

 


(Bakara 2/152 TEFSİR)
فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟
Beni / verdiğim görevleri[*] dikkate alın ki yaptığınız doğruları dikkate alayım! Bana karşı görevinizi yerine getirin, iyilik bilmez olmayın!

[*]  “Allah’ın verdiği görevler” anlamın verdiğimiz zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla getirmek veya söyleme anlamındadır. (Müfredât ذكر ve عرف md.) Tabiat, Allah’ın yarattığı âyetlerden, Kur’ân da indirdiği âyetlerden oluşur. Her ikisinden elde edilen doğru bilgi zikirdir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur. (Bakara 2/209) İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28)


(Bakara 2/153 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Müminler! Sabırlı davranarak ve namaz kılarak yardımı doğrudan (Allah'tan) isteyin! Allah sabredenlerin yanındadır.


(Bakara 2/154)
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin! Onlar diridirler, ama siz fark edemezsiniz.[*]

[*] Allah yolunda öldürülenlerin diriliği, bizim anlayabileceğimiz bir dirilik değildir.


(Bakara 2/155 TEFSİR)
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
Mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerinizden eksilterek, sizi biraz korku ve biraz açlıkla yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz,bundan kaçış olmaz. Sen sabırlı davrananlara müjde ver.


(Bakara 2/156 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
Onlar, başlarına böyle bir şey gelince şöyle derler: “Biz, Allah’a aitiz, biz O’nun huzuruna çıkacağız”.


(Bakara 2/157 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
Rablerinin (Sahiplerinin) sürekli desteği ve iyiliği onlaradır[*]. Doğru yolda olanlar onlardır.

[*] Âyetin metninde geçen salavât = صَلَوَاتٌ , salât = صلاة  kelimesinin çoğuludur. Kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır. (Lisan'ul-Arab) Allah Teala, yapılan iyi davranışları, daha iyisiyle ödüllendirir. Bir âyet şöyledir: "Erkek olsun, kadın olsun, kim inanıp güvenerek iyi iş yaparsa ona güzel bir hayat yaşatırız. Ödüllerini de yaptıklarının en güzeline göre veririz." (Nahl 16/97) Allah'ın yaptığı imtihanları, büyük bir sabırla kazanmaya odaklanan kişi, onun sürekli desteğini ve yardımını hak etmiş olur. 


(Bakara 2/158 TEFSİR)
اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ
Safâ ile Merve Allah’a kulluğun simgelerindendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi tavaf ederse, o ikisini sa’y etmesinde bir günah yoktur.[*] Kim iyi bir şeyi gönüllü olarak yaparsa bilsin ki her şeyi bilen ve yapılan iyiliğin karşılığını veren Allah’tır.

[*] Cahiliye Arapları Safa ile Merve tepelerine İsaf ve Naile adında iki put koymuştu. Müslümanlar bu yüzden sa’y’i terk ettiler. Bu âyet sa’yin o putlardan dolayı yapılmadığını bildirmektedir. “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın”  (Bakara 2/196) emri de say’i terk etmenin, bu iki ibadet için eksiklik olduğunu, mutlaka yapılması gerektiğini bildirmiştir. 


(Bakara 2/159 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ
Bu kitapta açıkça ortaya koyduğumuz halde indirdiğimiz açıklayıcı ayetleri ve ana âyetleri[1*] gizleyenleri Allah dışlar;[2*] dışlayacak durumda olan kimseler de dışlarlar.

[1*] Bir konuyu özet olarak anlatan ana âyete muhkem, ona benzeyen ve açıklayan âyete de müteşabih denir. Bunları açıklayan iki müteşabih âyet daha olur ve bir çok konu çok sayıda ikili âyet ile (mesânî) açıklanır.

[2*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. Bkz. (Bakara 2/49)’un dipnotu.


(Bakara 2/160 TEFSİR)
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Tevbe eden (hatasından tam olarak dönen), kendini düzelten ve gizlediklerini açıklayanlar başka; onların tevbesini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan Benim.


(Bakara 2/161)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
Âyetleri gizleyen ve gizlemişken ölenleri; Allah, melekleri ve bütün insanlar dışlayacaktır.[*]

[*] “Ateşe giren her toplum, kendi yoldaşını dışlayacaktır.” (Araf 7/38)

Müslümanlar, Kuran ve hikmet ile uzaktan yakından ilgisi olmayan hükümleri, müslümanlık sanarak uygulamaktadırlar. İşte bu durum Kuran ayetlerinin gizlenmesinden kaynaklanmaktadır. İşte Allah bilerek buna sebep olanları, dışlayacak ve yüzlerine bakmayacak, affetmeyecektir. Melekler ve bütün insanlar da onları dışlayacaktır. Çünkü onlar ayetleri gizlemekle insanların doğruyu bulmasına mani olmuşlardır. "Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip karşılığında tükenip gidecek  bir bedel alanlar var ya, onlar karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet  günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onlara acı bir azap vardır." (Bakara 2/174)


(Bakara 2/162 TEFSİR)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Onlar sürekli dışlanmış olarak kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek ne de göz açtırılacaktır.


(Bakara 2/163 TEFSİR)
وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟
Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği sonsuz, ikramı bol olan O’dur.


(Bakara 2/164 TEFSİR)
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyleri denizde taşıyıp götüren gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği suda, o su ile ölü toprağı diriltmesinde, kıpırdayan her canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârların farklı yönlere esmesinde, gök ile yer arasında görevli bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için göstergeler vardır.


(Bakara 2/165 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
Kimi insanlar, Allah’a benzer nitelikler yükleyerek, O’nunla aralarına koyduklarını[1*] ilah edinir ve[2*]; onları, Allah’ı sever gibi severler[3*]. İnanıp güvenenlerin Allah sevgisi çok güçlüdür[4*]. Bu yanlışı yapanlar, bütün gücün Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın cezasının, (işledikleri suçla) orantısını[5*], o azabı gördüklerinde anlayacakları gibi keşke şimdiden anlasalar!

[1*] yetteki endâd = أنداد (tekili nidd), özde Allah’a benzetilen şeylerdir. Bunu akıl kabul edemeyeceği için iddia sahipleri, hedeflerinin Allah’a ulaşmak olduğunu, endâd’ın buna aracılık ettiğini söylerler.

[2*] İttehaze  fiili iki mef’ûl alır. Âyet doğru anlaşılsın diye ikinci mef’ûl olan ilah, açıkça yazılmıştır. 

[3*] Müşrik Allah’ı sever ama O’nu uzakta gördüğü için önceliği kendini Allah’a ulaştıracağına inandığı aracılara verir. 

[4*] Arap dilinde şedd = الشد, güçlü bağ (= العقد القوي) anlamındadır. (Müfredât) Mümin, araya bir aracı koyamayacağı için Allah ile bağı çok güçlüdür. Müşrikin inancıyla kıyaslanamayacağı için buradaki eşeddu =أَشَدُّ’ye sıfat-ı müşebbehe, yani değişmez özellik belirten sıfat anlamı verilmiştir.

[5*] Âyette geçen = شديد şedîd, sıkı bağ kuran veya sıkıca bağlı demektir. Allah Teâlâ, verdiği ödül veya ceza ile kulun fiilleri arasında sıkı bir bağ kurmuş ve şöyle demiştir: “Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz.”(En'âm 6/160) Bu gibi âyetler çok olduğu için bize göre kelimeye verilecek doğru anlam “sıkı bağ kuran” veya “sıkıca bağlı”dır


(Bakara 2/166 TEFSİR)
اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ
Arkasından gidilen kişiler o gün, kendilerini takip edenleri terk ederler. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.


(Bakara 2/167 TEFSİR)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟
Onları takip edenler şöyle derler: “Keşke elimizde bir fırsat olsa da (hep birlikte dünyaya dönsek) burada bunların bizden uzak durdukları gibi biz de (dünyada) onlardan uzak dursak!” Allah yaptıklarını onlara, içlerini yakacak şekilde gösterecektir. Artık o ateşten çıkacak değillerdir.


(Bakara 2/168 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًاۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Ey insanlar! Yeryüzündeki her şeyin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytan’ın izinden gitmeyin! O sizin açık düşmanınızdır.


(Bakara 2/169 TEFSİR)
اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
O, sizden kötülükler ve çirkinlikler yapmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi ister.


(Bakara 2/170 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ
Onlara “Allah’ın indirdiğini takip edin!” dense,“Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, o yolu izleriz!” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse?


(Bakara 2/171 TEFSİR)
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
Kendilerini âyetlere kapatanların[1*] durumu, çağırma ve bağırma dışında bir anlam veremediği sese karşı öten karganın[2*] durumu gibidir. Sağır, dilsiz ve kör kesilirler. Onlar akıllarını kullanmazlar.

[1*] Kâfirlerin. 

[2*] Âyetteki na’q ( نعق ), karganın ötmesi anlamına geldiği için (Lisân) meâl bu şekilde verilmiştir.

 

 


(Bakara 2/172 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Ey Allah’a inanıp güvenenler! Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerin temiz olanlarından yiyin! Yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na karşı görevinizi yerine getirin!


(Bakara 2/173 TEFSİR)
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
O, size sadece meyteyi (kesilmeden ölmüş hayvanı), akmış kanı,[1*] domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olanı haram kılmıştır.[2*] Kim darda kalır da birinin hakkına saldırmadan ve ihtiyaç sınırını da aşmadan bunlardan yerse, doğal yapısından uzaklaşmaz[3*]. Çokça bağışlayan ve iyiliği bol olan Allah’tır.

[1*]  Sadece akmış kan haramdır, damarlarda kalan kan haram değildir  (Bkz. En'âm 6/145)

[2*] Allahtan başkası adına kesilmediği müddetçe, Müslüman olmayanların kestiği veya besmelesiz kesilen hayvanın eti haram değildir. Aksini gösteren ne bir âyet ne de hadis vardır. (Bkz. Maide 5/3) (Bkz. En’âm 6/145)

[3*] Ayetteki  إِثْمَ =ism, kişiyi sevaptan yani iyiliklerden ve doğal yapısından uzaklaştıran davranış anlamındadır. (Müfredât).


(Bakara 2/174 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında geçici[*] bir çıkar kazananlar, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.

[*] Kalîl = قليل , bir şeyin az olduğu veya geçici olduğu anlamına gelir (Mekâyîs).

 

(Bakara 2/175 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ
Onlar yoldan çıkmayı, rehbere uymaya; azabı, bağışlanmaya tercih edenlerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış.


(Bakara 2/176 TEFSİR)
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟
Olacağı budur! Gerçekleri içeren bu Kitabı Allah indirmiştir. Kitab’a ters düşenler ise derin bir ikilem içindedirler.


(Bakara 2/177 TEFSİR)
لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
İyilik, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. İyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır[1*]. Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir[2*]. Namazı özenle ve sürekli kılar ve zekâtı verir. Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler.Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar. Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır.

[1*] Burada imanın beş şartı sayılmış, altıncısı olarak bilinen “kadere iman” sayılmamıştır. Çünkü Kur’an’da, kadere iman sözü yoktur.

[2*] Âyetteki “riqab = الرِّقاَبِ ”, esirler için kullanılan raqabe’nin çoğuludur. Türkçe’de buna “boyunduruk altında olanlar” denir.


(Bakara 2/178 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخ۪يهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Müminler! Öldürülenler konusunda size kısas[1*] farz kılındı. Hürü öldüren hür, esiri öldüren esir, kadını öldüren kadın (kısas edilir) [2*]. Kim, öldürülenin kardeşi (mirasçısı) tarafından bir bedel karşılığı bağışlanırsa, gereğini (maruf olanı)[3*] yerine getirsin ve bedeli güzelce ödesin. Böyle olması, Sahibiniz (Rabbiniz) tarafından yapılmış bir hafifletme ve bir iyiliktir. Kim bundan sonra da düşmanlığı sürdürürse, ona acı bir azap vardır.

[1*] Kısas, işlenen suç ile verilen ceza arasında denkliği ifade eder.

[2*] Başkasını kendi ailesine denk görmeyen çoktur. Bu âyet, bunun yanlışlığını göstermektedir. Yoksa her zaman hür hürü, esir esiri, kadın kadını öldürmez. Bunlardan kim diğerini öldürürse, öldürene kısas uygulanır. İlgili âyet şöyledir: “Allah’ın haklı gördüğü bir sebep olmadıkça O’nun dokunulmaz kıldığı canı öldürmeyin Kim haksız yere öldürülürse onun en yakınına (velisine) yetki vermişizdir. O da katili öldürme işinde aşırıya kaçmasın. (Verilen bu yetkiyle) o, yeterli desteği görmüştür” (İsra 17/33),

[3*] Maruf, bilinen demektir. Bu bilgi ya Kur’ân’dan ya da ona aykırı olmayan gelenekten elde edilir. Zıttı ‘münker’dir. 

 


(Bakara 2/179 TEFSİR)
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Ey sağlam duruşlu kişiler[*] kısasta sizin için hayat vardır, belki kendinizi korursunuz.

[*] Akıl ile kalbin birleşmesine lübb (el-Ayn),  böyle kişilere ulü’l-elbâb yani sağlam duruşlu kişiler denir. “Sözü dinleyip en güzeline uyanlar, Allah’ın doğru yolda saydığı kişilerdir. İşte ulü’l-elbâb onlardır.”  (Zümer 39/18)


(Bakara 2/180 TEFSİR)
كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْرًاۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ
Birinize ölüm gelir de geriye mal bırakmış olursa, onu, anası, babası ve en yakınları arasında belirlenmiş paylara göre bölüştürmek,[*] içinizden Allah’tan çekinerek kendini koruyanlar üzerine farz kılınmıştır.

[*] belirlenmiş paylara göre bölüştürme” diye meâl verdiğimiz bölüm şudur: “ٱلْوَصِيَّةُ لِلْوَٰلِدَيْنِ وَٱلْأَقْرَبِينَ بِٱلْمَعْرُوفِ” Buradaki  ٱلْوَصِيَّةُ = el-vasiyyeh, birine belli bir görev yüklemektir (Lisân). El-vasiyyeh’deki “el” takısı muzafun ileyhten ıvazdır; vassiyet’üt-taksîm = paylaştırma görevi, anlamındadır. El-maruf =ٱلْمَعْرُوفِ da paylaştırmanın, miras âyetlerindeki ölçülerin iyice  düşünülerek elde edilen sonuçlara göre yapılması gerektiğini ifade eder.

 

(Bakara 2/181 TEFSİR)
فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ
Bunu duyduktan sonra payları kim değiştirirse, günahı değiştirenlerin boynunadır. Dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Bakara 2/182 TEFSİR)
فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفًا اَوْ اِثْمًا فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Mirası paylaştıran kişi,[1*] bir tarafa meyletmekten veya günaha girmekten korkar da mirasçıları uzlaştırırsa, yanlış yapmış[2*] olmaz. Çokça bağışlayan ve iyiliği bol olan Allah’tır.

[1*]"Mirası paylaştıran” diye tercüme ettiğimiz “mûsin= موص ” kelimesi sözlüklerde ‘mûsil = موصل’ maddesi altında açıklanmaktadır. Mûsil kelimesinin anlamı, bir şeyi diğerine ulaştırandır. (Mekâyîs)

[2*] Ayetteki  إِثْمَ =ism, kişiyi sevaptan yani iyiliklerden ve doğallıktan uzaklaştıran davranış anlamındadır. (Müfredât).


(Bakara 2/183 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Ey inanıp güvenenler! Oruç, sizden öncekilere yazıldığı şekliyle size de yazıldı ki kendinizi koruyasınız.


(Bakara 2/184 TEFSİR)
اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
(Onu,) Peşpeşe eklenmiş[1*] günlerde (tutun). Sizden kim, hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Orucu tutabilecek olanların[2*] bir çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) vermesi de gerekir. Kim bir iyiliği gönüllü olarak yaparsa onun için daha iyi olur. Bilseniz (hasta veya yolcu iken de) oruç tutmanız sizin için daha iyidir.

[1*] معدودات = madudât  معدود = madud’un çoğuludur, birbirine eklenmiş anlamına gelir. (Müfredat)  

[2*] Âyete göre oruç tutabilecek olan herkesin, bir çaresizi doyurması yani fitre vermesi gerekir. Abdullah b. Ömer demiş ki; “Allah’ın Elçisi, fıtır veya Ramazan sadakasını, erkeğe, kadına, hüre ve köleye, hurmadan bir sa’(3920 gr) veya arpadan bir sa’ olarak farz kıldı. İnsanlar bunu yarım sa’ buğdayla denkleştirdi.” (Buharî, Zekât 77)


(Bakara 2/185 TEFSİR)
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(O günler)[1*] İnsanlığa rehber olan[2*] ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın[3*], o Furkan’ın[4*] indirildiği Ramazan ayıdır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı tamamlamanız, (orucun bittiği gün) sizi buna yöneltmesine karşılık (Bayram namazında) Allah’ın yüceliğini seslendirmeniz[5*] ve ona karşı görevinizi yerine getirmeniz içindir.

[1*] Burada, “birbirine eklenmiş  günler”i gösteren gizli mübteda vardır. هي شهر رمضان takdirindedir.

[2*] Âyetler; ana hükümleri gösteren muhkem ve onları açıklayan müteşâbih âyetler diye ikiye ayrılırlar.

[3*] Kur’ân, âyetler kümesi demektir. Ramazan için “Kur’ân’ın indirildiği ay” ifadesinin kullanılması, ilk inen âyetlerin bir âyetler kümesi halinde olduğunu gösterir.

[4*]Buradaki  Furkan, Furkan suresi 1. âyetten dolayı v’el-furkanu şeklinde nâib-i fail sayılarak meâl verilmiştir. (Furkan ile ilgili olarak Bkz. Bakara 2/53)

[5*]  Bunlar Ramazan bayram namazında alınan tekbirlerdir. Bayram namazı, müminlerin üzerinde bir görevdir. Tekbirler, Allah’ı daha iyi tanımamıza yarayan zikirler yani doğru bilgilerdir. Allah Teala’nın burada emrettiği zikirler namazda getirilir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur “namazı benim zikrim# için (benimle ilgili bilgileri kafana yerleştirmen için) düzgün ve sürekli kıl!” (Taha 20/14) Namaz en azı iki rekattır. Çoğun sınırı olmadığından emir, en az ile yerine getirilir. Bu sebeple bayram namazı iki rekattır. Kur'an'a göre önce gündüz, sonra gece gelir (Yasin 36/40). Gündüz, sabah namazı vaktinin bitimi ile başlar, Güneş ufkun 5 derece üstüne çıkıncaya kadar olan vakte kerahet vakti denir. Bu vakitte namaz kılmak mekruh olduğu için bayram namazının kılanacağı ilk vakit kerahet vaktinin çıktığı vakittir. Bayram namazını kılmak farz olduğu için Nebimiz, Ramazan ve Kurban Bayramlarında, eşlerini ve kızlarını namaz kılınan yere çıkarır, bütün kadınların gelmelerini de emrederdi (Buhari, lydeyn 15, 20, Hayz 23, Salât 2, Hacc 81; Müslim, Iydeyn 10-890). Bayram namazlarını diğer namazlardan ayıran bu tekbirlerdir. Aynı tekbirler kurban bayramı namazında da alınır ( Hac 22/37).

 

 


(Bakara 2/186 TEFSİR)
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Kullarım sana beni sorarlarsa, ben onlara yakınım. Beni yardıma çağıranın çağrısına cevap veririm. Onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana güvensinler ki olgunlaşabilsinler.


(Bakara 2/187 TEFSİR)
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Oruç gecelerinde kadınlarınızla cinsel içerikli konuşmalar yapmak size helal kılındı.[1*] Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz. Allah’ın sizin için yazacağını[2*] (çocuk sahibi olmayı) isteyin. Fecrin olduğu tarafta,[3*] ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için; sonra orucu geceye[4*] kadar tamamlayın. Mescitlerde itikâf[5*] halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, onlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini korusunlar.

[1*] Bakara 2/183’üncü ayette, orucu önceki ümmetler gibi tutmamız emredilmişti. Burada “sizin için helal kılındı” sözü ile bazı hafifletmeler yapılarak önceki âyetin hükmü daha hayırlısı ile nesh edilmiştir. 

[2*] Allah çocuğu önceden yazsaydı kesin olurdu. Buradaki emirden dolayı âyete “yazacağını” meâlini verdik. 

[3*] Fecr, gecenin sonuna doğru güneşten ufka ulaşan hafif kızıllıktır (Lisân). Bu kızıllığın başladığı, doğu ufkunda sönük yıldızların kaybolmasıyla anlaşılır. Bu vakitte tabiat uyanır, vücut ısımız artar, seher ve sahur vakti başlar. Buna astronomik tan (Astronomical Twilight) da denir. Teheccüd namazı bu vakitte veya bundan önce kılınır.  Allah Teala şöyle demiştir:

“Sahibinin kararını sabırla bekle; sen gözümüzün önündesin. (Yatağından) Kalktığın vakit, her şeyi güzel yaptığından dolayı Sahibine yönel. Gecenin bir bölümünde ve yıldızlar kaybolurken O’na ibadet et.” (Tur 52/48-49)

Karanlığa karışan kızıl ve beyaz ışıklar arttıkça, üstten aşağıya doğru bir kubbe görüntüsü oluşturur ve ufku boydan boya sarar. Güneş ufka -10 derece yaklaştığında ufuk çizgisi net olarak gözükmeye başlar. Denizciler yollarını daha çok bu saatte belirledikleri için ona rasat tanı (observation twilight) derler. 

Aydınlığın yayıldığını görenler, sabah namazı vaktinin girdiğini sandıkları için bu vakte fecr-i kazib = yalancı fecr de denir. 

Sonra ışıklar ayrışmaya başlar ve altta siyah kuşak, ortada kızıl kuşak, üstte de beyaz kuşak oluşur. Kızıl kuşak her yerde görülemeyeceği için, Bakara 2/187. âyette sadece siyah ve beyaz çizgilerden bahsedilmiştir. Bunlar, bu kuşakları ayıran ve çıplak gözle, net olarak gözüken iki ince çizgidir. Bu çizgilerin gözükmesiyle birlikte fecr-i sadık ve imsak vakti başlar. Bu sırada Güneş ufka 8,5 derece yaklaşmış olur."  

[4*] “Geceye kadar” yerine “Güneş batıncaya kadar” denseydi, kutup bölgesinde güneşsiz gündüzlerin veya beyaz gecelerin olduğu günlerde oruç tutmak imkânsız hale gelirdi. 

[5*] İtikâf, ibadet niyetiyle vaktini mescitte geçirmektir. Nebîmiz Ramazan’ın son on gününü itikâfla geçirirdi. 


(Bakara 2/188 TEFSİR)
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقًا مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Bile bile günaha girip insanların mallarından bir parça yemek için malınızı (rüşvet olarak) yetkililere vermeyin.[*]

[*] Âyet rüşveti yasaklamaktadır. Rüşvet, başkasının malını bile bile haksız yere yemek için yetkililere mal vermektir. Kişi, kendi hakkını almak için yetkililere mal vermek zorunda kalırsa verene değil, alana haram olur.


(Bakara 2/189 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Sana hilâlleri[1*] soruyorlar. De ki: “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Erdemlilik, evleri arkalarından dolaşmanız değildir. Erdemlilik, yanlışlardan kaçınan kişinin yaptığıdır.[2*] Evlere kapılarından girin.[3*] Allah’tan çekinip korunun ki umduğunuza kavuşasınız.”

[1*] Yeni ay, güneşten sonra batan hilal ile başlar. “Güneş ile Ay, bir hesaba göredir.” (Rahmân 55/5) Nebîmizin yanında bu hesabı yapacak kimse olmadığı için şöyle demişti: “Biz ümmi bir toplumuz; yazı yazmaz, hesap yapmayız.” “Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın, hava bulutluysa ayı otuza tamamlayın.” (Müslim, Sıyâm,  1080, 1081 )

[2*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Bakara 2/49’un dipnotu)

[3*] Nebîmize hilal hesapları sorulmuş olmalıdır. Ona, uzmanı olmadığı bir soruyu sormak, eve tersten girmek olur. 


(Bakara 2/190 TEFSİR)
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
Allah yolunda, sizinle savaşanlarla savaşın ve haksız saldırı yapmayın.[*] Allah, haksız saldırı yapanları sevmez.

[*] Bizimle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmak gerekir.  (Bkz. Mümtahine 60/8-9)


(Bakara 2/191 TEFSİR)
وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
(Savaşta onları) Tespit ettiğiniz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden, siz de onları çıkarın. Bu fitne (savaş ateşi)[1*] adam öldürmekten ağır bir suçtur. Mescid-i Haram[2*] yanında onlarla savaşmayın, kendileri savaş açarlarsa başka. Eğer savaşırlarsa, onları öldürün. O kâfirlerin[3*] cezası işte böyledir.

[1*] Fitne için Bkz. (Bakara 2/102)’nin dipnotu.

[2*] Mescid-i haram, Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu yerin adıdır. 

[3*] Âyetleri görmezlikten gelenlerin. 

 

 


(Bakara 2/192 TEFSİR)
فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Savaşmaktan geri dururlarsa[*] (onlara ilişmeyin, çünkü) Allah bağışlar, ikramı boldur.

[*] “Eğer barışa yanaşırlarsa, sen de barıştan yana ol ve Allah’a güvenip dayan. Her şeyi dinleyen ve bilen O’dur. Sana oyun kurmak isterlerse Allah sana yeter. Seni, kendi yardımıyla ve müminlerle destekleyen O’dur.” (Enfâl 8/61-62)

 

(Bakara 2/193 TEFSİR)
وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِۜ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِم۪ينَ
(Geri durmazlarsa) Onlarla savaşın ki fitne (savaş ateşi) yok olsun ve Allah’ın koyduğu düzen[1*] hâkim olsun. Savaşmaktan geri dururlarsa yanlış yapanlardan[2*] başkasına düşmanlık edilmez.

[1*] Dinde zorlama olamayacağı için istenen, herkesin Müslüman olması değil, Allah’ın düzeninin hâkim olmasıdır.

[2*] Zalim, yapmaması gerekeni yapana denir. Bunlar, o toplum savaşmaktan geri durmayı tercih etmesine rağmen, içlerinden çatışmayı devam ettirmek gayretinde olanlardır.

 

(Bakara 2/194 TEFSİR)
اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Haram[1*] aya saygı, haram aya saygı duyanlara karşıdır; yasaklar karşılıklıdır[2*]. Size kim saldırırsa, o saldırıya denk bir saldırı yapın. Allah’a karşı yanlış yapmaktan kaçının. Bilin ki Allah, yanlışlardan kaçınanlarla beraberdir.

[1*] Haram aylar, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır.

[2*] Haram ayda savaş yasağı, o yasağa saygı gösterenlere uygulanır. 


(Bakara 2/195 TEFSİR)
وَاَنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
Allah yolunda harcama yapın da kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.[*] Güzel davranın. Allah güzel davrananları sever.

[*] Allah yolunda harcama, en zayıf kesime olacağı için güven ve tatmin ortamının doğmasına yol açar.


(Bakara 2/196 TEFSİR)
وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِۜ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضًا اَوْ بِه۪ٓ اَذًى مِنْ رَأْسِه۪ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ۠ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْۜ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌۜ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.[1*] Eğer engellenecek olursanız, kolayınızda olan bir hedy kesin. Hedy, mahilline[2*] varıncaya kadar da başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden biri hasta olur yahut başında bir rahatsızlığı bulunur da tıraş olursa, fidye olarak ya oruç ya sadaka ya da kurban gerekir. Güven içinde olursanız, hacca kadar umreden yararlanan kişi, kolayında olan bir hedy keser. Bulamayan, üç gün hacda, yedi gün de geri döndüğünde oruç tutar. Toplamı on gün eder. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bilin ki Allah suçla ceza arasında sıkı bağ kurar[3*].

[1*] Müslümanlar başlangıçta say yapmıyorlardı. Bu âyet onu emretmiştir. (Bakara 2/158)’in dipnotuna bkz. 

[2*] Hedy, hacıların harem bölgesinde kestiği kurban bayramı kurbanıdır. Mahill, kesim vakti veya kesim yeri demektir. Hedyin kesim yeri harem bölgesi, kesim vakti de kurban bayramı günleridir (Hac 22/28).. Harem bölgesine girmek için bir engel çıkarsa yanında kurbanı olanlar, onları harem dışında kesilebilirler. Nitekim Mekke’ye girmesi engellenen Nebimiz ve yanında kurban olan ashabı, kesme zamanı gelince kurbanını Hudeybiye’de kesmişlerdir (Fetih 48/25). Bu da gösteriyor ki bu ayetteki mahill, kesme yeri değil kesme zamanıdır.

[3*] yette geçen = شديد şedîd, sıkı bağ kuran veya sıkıca bağlı demektir. Allah Teâlâ, verdiği ödül veya ceza ile kulun fiilleri arasında sıkı bir bağ kurmuş ve şöyle demiştir: “Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz.” (En’âm 6/160)


(Bakara 2/197 TEFSİR)
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىۘ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Hac ayları bilinen aylardır.[1*] Kim o aylarda hacca başlarsa (ihrama girerse), cinsel içerikli sözler söyleyemez,[2] günaha giremez ve kavga edemez. İyilik olarak ne yapsanız, Allah onu bilir. Yanınıza yolluğunuzu alın. En iyi yolluk kendinizi koruyacak kadar olandır. Ey sağlam duruşlu[3*] olanlar, yalnız benden çekinerek korunun!

[1*] eşhur = aylar çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçtür. “İçinde haccı barındıran” anlamına gelen Zilhicce, haccın yapıldığı ay olduğundan Zilhicce’den sonra hacca başlanamaz. Bu ibadete Şevval, Zilkade ve Zilhicce’de başlanabilir. 

[2*] Cinsel içerikli söz yasaksa, cinsel ilişki öncelikle yasak olur. 

[3*] Aklı ile kalbini birleştiren kişilere ulü’l-elbâb denir. (Bkz. Bakara 2/179'un dipnotu) 


(Bakara 2/198 TEFSİR)
لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْۜ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
(Hac aylarında) Rabbinizden bir ikramın (kazancın) peşinde olmanızın size bir günahı olmaz.[*] Arafat’tan sel gibi aktığınız zaman Meş’ar-i Haram yanında (Müzdelife’de) Allah’ı anın (namaz kılın). O size nasıl gösterdiyse, öyle anın (namaz kılın). Doğrusu, bundan önce yanlış yoldaydınız.

[*] Eskiden hac aylarında panayırlar kurulurdu. Âyete göre hacı, kazanç amacıyla panayırlara katılabilir. 

 


(Bakara 2/199 TEFSİR)
ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Sonra insanların (daha önce) aktıkları gibi siz de akın. Allah’tan bağışlanma isteyin. Allah bağışlar, iyiliği boldur.


(Bakara 2/200 TEFSİR)
فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْرًاۜ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ
Hac ibadetinizi yaparken[1*] Allah’ı, babalarınızdan aklınızda kaldığı gibi[2*], hatta daha güçlü dualarla anın. İnsanlardan kimi der ki: “Rabbimiz! Bize ne vereceksen, bu dünyada ver!” Onun ahiretle ilgili bir kazanımı olmaz.

[1*] Kaza = قضي kelimesi bir işi tam ve sağlam yapma ve hedefine ulaştırma anlamındadır. (Mekâyîs)

[2*]Ayetin açılımı şöyledir:  Allah’ı babalarınızdan öğrendiğiniz gibi hatta güçlü anın.

كذكركم  آباءكم وهم يذكرون الله أَوْ أَشَدَّ ذِكْرًا

Gelenekte bu âyete şöyle anlam verilir: “Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın.” Hac ibadeti bittikten sonra yapılacak böyle bir görev yoktur. Sonra Allah’ı anmak ile babaları anma arasında bir kıyaslama da kabul edilemez. Mekkelilerin babaları İbrahim ve İsmail aleyhisselam ile onların onların orada yaptığı dualarla ilgili ayetler şunlardır: Bakara 2/125, 127-128)


(Bakara 2/201 TEFSİR)
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Kimileri de şöyle der: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!”


(Bakara 2/202 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Bunlardan her birine kazandıklarından bir pay vardır.[*] Allah hesabı çabuk görür.

[*] İstediğini elde etmek için dua yetmez, çalışmak da gerekir. 


(Bakara 2/203 TEFSİR)
وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Allah’ı (hac günlerine) eklenmiş[1*] günlerde de (babalarınızdan öğrendiğiniz gibi) anın. Kim acele eder, (Mina’dan) iki günde dönerse, sevabında bir eksilme olmaz[2*]. Geciken kişinin de sevabında bir eksilme olmaz. Bu, yanlışlardan sakınanlar içindir. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve O’nun huzurunda toplanacağınızı bilin.

[1*] معدودات = madudât  معدود = madud’un çoğuludur, peşpeşe eklenmiş anlamına gelir. (Müfredat)  Hac, bir ibadet olduğu için eklemeyi Allah’tan başkası yapamaz. Bunlar, kurban bayramının birinci gününe eklenen ve eyyam-ı teşriq olarak bilinen üç gündür. Bu günlerin zikri, şeytan taşlama sırasında yapılan dualardır.

[2*] Ayetteki  إِثْمَ =ism, kişiyi sevaptan yani iyiliklerden ve doğal yapısından uzaklaştıran davranış anlamındadır. (Müfredât). 

(Bakara 2/204 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ
İnsanlardan öylesi var ki dünya hayatıyla ilgili sözleri seni hayran bırakır. İçinde olana da Allah’ı şahit tutar ama aslında o, pek inatçı bir hasımdır.


(Bakara 2/205 TEFSİR)
وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ
Eline yetki (velayet) geçince yeryüzünde düzeni bozmaya, kaynakları tüketmeye ve soykırıma[*] çalışır. Allah tabii düzenin bozulmasını sevmez.

[*] Ayette geçen helâk = هلاك, kendinde olanı kaybetmektir. Yerine göre çürüme, bozulma ve ölüm anlamı verilir.  

 

(Bakara 2/206 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ
Ona: "Allah'tan çekin!" denince günahıyla övünmeye başlar[*]. Onun hakkından cehennem gelir. Ne kötü beşiktir o!

[*]Yaptığı eğrilikleri, doğruymuş gibi gösterir.


(Bakara 2/207 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
İnsanlardan öylesi de var ki Allah’ın rızasını kazanmak için canını verir. Allah böyle kullarına karşı çok şefkatlidir.


(Bakara 2/208 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Ey iman edenler, tam bir teslimiyet içine girin! Şeytanın izinden gitmeyin! O sizin için açık düşmandır.


(Bakara 2/209 TEFSİR)
فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Her şeyi açıkça ortaya koyan âyetler geldikten sonra yan çizerseniz, bilin ki üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.


(Bakara 2/210 TEFSİR)
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
Allah’ın bulut gölgeleri içinde gelmesini, meleklerin de birlikte gelip işin bitirilmesini[*] mi bekliyorlar? Zaten bütün işlerin arz edileceği zat Allah’tır.

[*] Şah damarımızdan da yakın olan Allah’ı, kâfirler uzakta sayarlar. Hâlbuki bir şeyin olması için O’nun emri yeterlidir.


(Bakara 2/211 TEFSİR)
سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
İsrailoğullarına bir sor, onlara açıklayıcı âyetlerden ne kadar çok vermişizdir! Kim Allah’ın nimetini, kendisine geldikten sonra başka bir şeyle değiştirirse bilsin ki Allah, vereceği ceza ile suç arasında sıkı bir bağ kurar.[*]

[*] Şedîd = شديد, sıkıca bağlı demektir. (Müfredat) Allah’ın ödülü veya cezası kulun fiiline bağlıdır: “Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz.” (En'âm 6/160)


(Bakara 2/212 TEFSİR)
زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Yaşadıkları hayat, kâfirlere[1*] süslü gösterilir, inananları hor görürler. Ama müttakîler (kendini yanlışlardan koruyanlar) Kıyamet[2*] günü kâfirlerden üstün durumda olurlar. Allah, tercih ettiği[3*] kişiye hesapsız rızık verir.

[1*] Âyetleri görmezlikte direnenlere. 

[2*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.

[3*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. (Müfredât). Burada Allah’ın yaptığı şey, bazı kullarını tercih ederek hesapsız rızık vermesidir.

 

(Bakara 2/213 TEFSİR)
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
İnsanlar hep bir toplum oluşturmuştur. Allah, müjde veren ve uyarılarda bulunan nebîler görevlendirmiş; onlarla birlikte, gerçekleri içeren kitap da indirmiştir[1*] ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında o kitap hükmetsin. Kitap hakkında ihtilafa düşenler kendilerine kitap verilenlerden başkası olmaz[2*]. Bu da açık ayetler geldikten sonra birbirlerine üstünlük kurma gayretlerinden kaynaklanır. Sonra Allah, ayrılığa düştükleri gerçekler konusunda, (ayetlerine) inanıp güvenenleri, kendi onayıyla doğruya ulaştırır. Allah, gerekeni yapanı[3*] doğru bir yola yöneltir.

[1*] Âyete göre Âdem aleyhisselamdan beri her nebîye kitap verilmiştir.

[2*] Kitabı okuyanlardan kimi kendini düzeltir, kimi de bile bile yanlışlara sarılır. Bu da ayrılıklara sebep olur. 

[3*] Şâe = شاء fiili ile ilgili olarak bir önceki ayetin dipnotuna bakınız.
 

 


(Bakara 2/214 TEFSİR)
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ
Öncekilerin başlarına gelenlerin bir benzeri sizin başınıza da gelmeden, Cennet’e girebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Baskılar ve zorluklar onları öyle sarmış, öylesine sarsılmışlardı ki Allah’ın elçisi ve beraberindeki müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale gelmişlerdi. Bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.[*]

[*] İmtihan tamamlanmadan yardım gelmez. (Bkz Ankebût 29/2-3)


(Bakara 2/215 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ
Kime) neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Yaptığınız harcama; ana-baba, en yakınlarınız, yetimler, çaresizler ve yolda kalmışlar için olsun.”[*] Hayır adına yaptığınız her şeyi bilen Allah’tır.

[*] Neyi harcayacaklarının cevabı (Bakara 2/219) âyettedir. Burada ise Allah nerelere harcayacaklarını açıklıyor. 


(Bakara 2/216 TEFSİR)
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
Savaş, hoşunuza gitmediği halde size, görev olarak yazıldı. Hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin iyiliğinize olabilir. Hoşunuza giden bir şey de sizin için kötü olabilir. Bunları bilen Allah’tır, siz bilmezsiniz.


(Bakara 2/217 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Sana haram ayını,[1*] o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu ve Mescid-i Haram’ın kutsallığını görmezlikten gelmek ve halkını oradan (Mekke’den) çıkarmak, Allah katında daha büyük suçtur. O fitne (savaş ateşi)[2*] adam öldürmekten beterdir. Güçleri yetse, dininizden çevirinceye kadar sizinle savaşırlar. Sizden, kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, yaptıkları şeyler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.”

[1*] Bunlar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır.

[2*] Burada fitne, savaş anlamındadır. (Bakara 2/102 âyetin dipnotuna bkz.)   


(Bakara 2/218 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İnanıp güvenenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihada (mücadeleye)[*] girenler, Allah’tan iyilik bekleyebilirler. Çokça bağışlayan ve iyiliği bol olan Allah’tır.

[*] Cihad = جهاد‎‎ , düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen güçlü mücadeledir (Müfredat). 


(Bakara 2/219 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ
Sana hamrı (sarhoşluk veren ve uyuşturan maddeleri)[1*] ve şans oyunlarını[2*] soruyorlar. De ki her ikisinde büyük bir ism[3*] (zararlar) ve insanlar için yararlar vardır[4*]. Ama bunlardaki ism yararlarından büyüktür. (Hayra) neyi harcayacaklarını da soruyorlar. De ki: Artanı![5*]. Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki düşünesiniz.

[1*] Arapçada ‘hımar = الخمار’ baş örtüsü, ‘hamr = الخمر aklı örten şeydir. Bugünkü anlamında bunlar sarhoş edici ve uyuşturucu (narkotik) maddelerdir. Nebîmiz şöyle demiştir: ”Sarhoşluk veren her şey hamrdır.” (Müslim, Eşribe, 73; Ebu Davud, Eşribe, 5.)

[2*] Şans oyunları diye anlam verdiğimiz meysir, üç âyette hamr ile birlikte zikredilir (Bakara 2/219, Mâide 5/90-91) Kolayca mala kavuşmayı amaçlayan bütün şans oyunları; piyango, tombala ve her türlü kumar bu kapsama girer.

[3*] Ayetteki İsm (إِثْم) , kişiyi sevaptan yani iyiliklerden ve doğal yapısından uzaklaştıran davranış anlamındadır (Müfredât). Hamr ve kumar kişiyi Kur'an'dan, namazdan  (Maide 5/91) ve doğal yapısından büyük ölçüde uzaklaştırır.

[4*] İçkiden ve kumardan kazanç elde edilebilir, ama bunların zararı, faydasından büyüktür. 

[5*] Âyetteki “afv”العفو, sözü hem zekât verecek kişinin durumunu hem zekât malının özelliğini ifade eder. 


(Bakara 2/220 TEFSİR)
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىۜ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Âyetler hem dünya hem ahiret ile ilgilidir. Sana yetimleri de soruyorlar. De ki: “En iyisi onlar için faydalı olanı yapmaktır.” Eğer aranıza alırsanız, zaten kardeşlerinizdir. Allah onların durumlarını bozanla iyileştireni bilir. Gerekli görseydi[1*] sizi kesin sıkıntıya sokardı[2*]. Üstün olan, doğru kararlar veren Allah’tır.

[1*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. (Müfredât). Burada Allah’ın yapacağı şey, bazı kullarını sıkıntıya sokmayı tercih etmesidir. 

[2*] Allah, “Yetimlerin mallarına dokunmayın” deseydi sıkıntı olurdu ama öyle demedi. (Bkz. Nisa 4/6)
 

 


(Bakara 2/221 TEFSİR)
وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟
Allah'a tam inanıp güveninceye kadar, müşrik kadınlarla (Allah'la arasına başkalarını koyanlarla) evlenmeyin. Allah'a tam olarak inanıp güvenen esir kadın,[1*] müşrik kadından elbette iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun. Allah'a tam inanıp güveninceye kadar, müşrik erkeklere kız vermeyin. Allah'a tam olarak inanıp güvenen esir erkek, müşrikten elbette daha iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun.[2*] Onlar sizi ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle Cennet’e ve günahlardan arınmaya çağırır. Allah âyetlerini insanlara açıklar ki akıllarını başlarına toplasınlar.

[1*] Hür olmayan kadına eme (الأمة), erkeğe abd(عبد)denir (es-Sıhah). Bunların Türkçe karşılığı esirdir.

[2*] Din farkının evlenmeye etkisi yoktur ama âyetteki “daha iyi” ifadeleri, tavsiye edilmediğini gösterir. Müşrik sayılan ehl-i kitapla (Tevbe 9/31) evlenmenin helal olması (Maide 5/5), Nuh ve Lut aleyhisselamın kâfir eşleri ile Firavun'un mümin olan eşinin bize örnek verilmesi (Tahrim 66/10-11), Nebîmiz’in Cüveyriye ile evlenmek için müslüman olmasını şart koşmaması, kızı Zeyneb’le evli olan Ebü’l-Âs b. er-Rebî, hicretin 6. yılına kadar müslüman olmadığı halde nikâhının devam etmesi ve Nebîmizin, din farkından dolayı kimseyi eşinden ayırmamış olması, bunu ortaya koyar. 


(Bakara 2/222 TEFSİR)
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ
Sana kadınlardaki adet ve lohusalık kanamalarını[1*] soruyorlar. De ki: “O bir sıkıntıdır.” Kanama devam ederken onları rahat bırakın[2*], (kandan) arınıncaya kadar da yaklaşmayın. (Adet kanı kesilip) İyice arındıklarında onlara Allah'ın size buyurduğu yerden varın.[3*] Allah tevbe edenleri (hatasından tam olarak dönenleri) sever, temizlenenleri de sever.

[1*] Ayette geçen el-mahîd(المحيض), hem adet hem lohusalık anlamına gelir.

[2*] Kadınlardan cinsel olarak uzak durma bir sonraki “temizleninceye kadar yaklaşmayın” ifadesiyle zaten emredilmektedir. Burada söz konusu olan, onları ruhsal olarak sıkıntıya sokacak davranışlardan uzak durmaktır.

[3*] Dölyatağından yaklaşın,  “Allah’ın sizin için yazacağını (çocuk sahibi olmayı) isteyin.”(Bakara 2/187)


(Bakara 2/223 TEFSİR)
نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْۖ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْۘ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
Kadınlarınız sizin için ekim yeridir. Ekim yerinize hoşunuza giden şekilde varın,[1*] kendiniz için ön hazırlık yapın. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve O’nun karşısına çıkacağınızı bilin. Bunu (bu iyileştirmeyi), inananlara müjdele.[2*]

[1*] Ekim yeri, ürün alınan yerdir. Dölyatağından olmak şartıyla hoşa giden şekilde ilişkiye girilebilir. 

[2*] Tevrat’a göre adetli ve lohusa kadın kirlidir, kanaması bitip üzerinden yedi gün geçmedikçe dokunduğu ve üstüne oturduğu her şey kirlenir. Ona veya onun dokunduğu şeylere dokunan da akşama kadar kirli kalır. O kadınla cinsel ilişki haramdır (Levililer 15/1933, 18/19). Bu âyetler, bu konuda sorulan sorulara cevap olarak inince Nebîmiz: “Onlarla aynı evde bulunun, ilişki dışında her şeyi yapın (Tahavî, Ahkam’ul-Kur’ân).” dedi. Âyete göre bu sadece bir sıkıntıdır. Sıkıntı da namaza engel değildir. “Müminler! Sarhoşsanız, ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”   (Nisa 4/43) buyurulması namazla ilgili tek yasağın sarhoşluk olduğunu gösterir. Orucu bozan yeme içme ve cinsel ilişkinin de adet görme ile bir ilgisi yoktur. Bu yüzden Adetli kadın, namazını kılmalı ve orucunu tutmalıdır. Bu konuda yasak koyan mezhepler, önceki durumdan etkilenmiş olabilirler. 


(Bakara 2/224 TEFSİR)
وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Yaptığınız yeminlerde, Allah’ı, iyilik yapmanıza, takvânıza (kendinizi korumanıza) ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın.[*] Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.

[*] “Allah Teala, Nebîmizin yaptığı böyle bir yemini bozmasını emretmiştir. “Ey Nebi! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur.Allah, bu tür yeminlerinizi bozmayı size farz kılmıştır. Allah, sizin en yakınınızdır. Her şeyi bilen ve bütün kararları doğru olan O’dur.” (Tahrim 66/1-2) Nebîmiz şöyle demiştir:“Günaha yemin edenin yemini, yemin değildir. Akraba ile ilişkiyi kesmeye yemin edenin yemini de yemin değildir.” (Ebu Davud, Talak 7, Hadis No 2191) “Bir konuda yemin eder, sonra başkasını hayırlı görürsen, yeminini boz, kefaretini ver ve hayırlı gördüğüne yönel.” (Buhari, Eyman, 1)

 

(Bakara 2/225 TEFSİR)
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
Allah, boş bulunarak yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz, ama bilinçli olarak yaptıklarınızdan sorumlu tutar. Çokça bağışlayan ve yumuşak davranan Allah’tır.


(Bakara 2/226 TEFSİR)
لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ۫ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Eşiyle ilişkide bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar[1*]), onlardan en fazla dört ay uzak kalabilirler. Eğer yeminlerinden dönerlerse[2*], Allah bağışlar ve ikram eder.

[1*] İlâ, bir erkeğin eşi ile cinsel ilişkiye girmemeye yemin etmesidir.

[2*] Kur’an’a göre kötü bir yemin (akrabalık, evlilik, arkadaşlık, iyilik etme gibi işlerin aleyhine edilen yemin) iyi bir seçenek karşılığında (yanlış yapıldığının taraflarca anlaşılması, pişmanlık ve özür, barışma isteği gibi) bozulmalı ve fidyesi verilerek Allah’ın affına sığınılmalıdır.


(Bakara 2/227 TEFSİR)
وَاِنْ عَزَمُوا الطَّلَاقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Onları boşamaya karar vermişlerse, Allah dinler ve bilir.[*]

[*] Bu işi dört aydan fazla uzatmak caiz değildir. 


(Bakara 2/228 TEFSİR)
وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ اَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ اِنْ كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلَاحًاۜ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۖ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Kocaları tarafından boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç kur’ (temizlik dönemi)[1*] beklerler. Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri[2*] helâl değildir. Kocaları arayı düzeltmek isterse, bu süre içinde onlara dönme hakları vardır[3*]. Kur’ân ölçülerine (mârufa) göre kadınların erkekler üzerindeki hakkı, erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkı ile aynıdır. Erkeklerin (boşanma konusunda) onlara karşı bir basamak farkları vardır[4*]. Üstün olan ve kararları doğru olan Allah’tır.

[1*] Buradaki iddet, boşanan kadının, kocasının evinde geçireceği süredir (Talak 65/1).Adetli iken ilişki yasak olduğu için onun tek başına olduğu dönem ilişkinin caiz olduğu temizlik dönemidir. Bu sebeple üç kur’, üç temizlik dönemidir. 

[2*] İddeti hesaplama görevi erkeğe verildiğinden(Talak 65/1) kadın doğru bilgi vermezse günaha girer.

[3*] Erkek iyi niyetli olmak şartıyla, iddet bitmeden eşine dönebilir.  Buradaki ehakk = أحق kelimesi sıfat-ı müşebbehe, yani değişmez özellik belirten sıfattır.

[4*] Âyet boşanma ile ilgili olduğu için buradaki fark, eşlerin boşanma yetki ve sorumlulukları ile ilgili farktır. 


(Bakara 2/229 TEFSİR)
اَلطَّلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَأْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـًٔا اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
O talak[1*] iki defa olur. Her birinden sonra kadını ya iyilikle tutmak ya da güzellikle ayırmak gerekir. (Ey erkekler!) ikinizin de Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacağınızdan korkmanız dışında kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz[2*]. (Ey müminler!) Eşlerin, Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de korkarsanız, kadının fidye verip kendini (kocasından) kurtarması her ikisi için de günah olmaz[3*]. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onları aşmayın. Allah’ın koyduğu sınırları aşanlar, yanlış yapan kimselerdir.

[1*] Talak Suresi’nde anlatılan şekildeki boşama iki kere olur.

[2*] Eşini boşayan bir koca, karısına verdiği mehir ve hediyeleri geri isteyemez. 

[3*] Kadın ayrılmak isterse, biri kadının ailesinden diğeri de erkeğin ailesinden olmak üzere iki hakem görevlendirilir (Nisa 4/35).  Hakemler kadının gerçekten birlikte yaşamak istemediği kanaatine varırlarsa, kadına yetki verirler. Hakemlerin kararına göre kadın eşinden aldığı mehir ve hediyelerin ya tamamını ya da bir kısmını vererek ayrılır.


(Bakara 2/230 TEFSİR)
فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Erkek üçüncü defa boşarsa, artık ona helal olmaz[*]. Kadın başka bir eşle evlenir, o da boşarsa o zaman bakarlar, eğer Allah’ın koyduğu sınırlarda duracakları kanaatine varırlarsa, tekrar birbirlerine dönmeleri günah olmaz. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah bunları, bilen bir topluluk için açıklamaktadır.

[*] Erkek üçüncü ve son hakkını da kullanmış olur.


(Bakara 2/231 TEFSİR)
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍۖ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ وَلَا تَتَّخِذُٓوا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًاۘ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Kadınları boşadığınızda bekleme sürelerinin sonuna varırlarsa, ya maruf[1*] (Kur’ân ölçüleri) ile tutun ya da maruf ile ayırın. Onları, haklarına girip zarara uğratmak için tutmayın.[2*]Bunu yapan, kendini kötü duruma sokar. Allah’ın âyetlerini hafife almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini aklınızdan çıkarmayın. O, indirdiği kitap ve hikmet[3*] ile size öğüt vermektedir. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının.Bilin ki her şeyi bilen Allah’tır.

[1*] Maruf, bilinen demektir. Bu bilgi ya Kur’ân’dan ya da ona aykırı olmayan gelenekten elde edilir. Zıttı ‘münker’dir. 

[2*] Evliliği sürdürmeye niyetli olmadığınız halde, sırf serbest kalmalarını engellemek için onları tutmayın.

[3*] Kitap ve hikmet, iki ayrı kavram olduğu halde bu âyette, tek bir kavram gibi sayılıp ikisine tekil zamirle gönderme yapılmış, “o ikisiyle =بهما” yerine “onunla = به” ifadesi kullanılmıştır. Bu da hikmetin, Kitab’ın içine, toprağa yerleştirilen maden gibi yerleştirildiğini gösterir


(Bakara 2/232 TEFSİR)
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ يَنْكِحْنَ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ ذٰلِكَ يُوعَظُ بِه۪ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Kadınları boşadığınızda bekleme sürelerinin sonuna varırlarsa, koca adaylarıyla[1*] marufa uygun olarak anlaştıkları taktirde evlenmelerine engel olmayın[2*]. Bu, içinizden Allah'a ve Ahiret gününe inananlara verilen öğüttür. Sizin için iyi ve temiz[3*] olan budur. Bunları bilen Allah'tır siz bilemezsiniz.

[1*] Kadın kocasıyla zaten evli olacağı için ayetteki eşleri ifade mecazdır, koca adayı anlamında kullanılmıştır. 

[2*] Kadın eşini kendi seçer. Yaptığı seçim sadece marufa uygunluk açısından denetlenir. 

[3*] Buradaki kelimelere ism-i tafdil anlamı uygun olmadığı için sıfat-ı müşebbehe anlamı verilmiştir.


(Bakara 2/233 TEFSİR)
وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Analar çocuklarını iki tam yıl emzirsinler.[1*] Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir. Anaların marufa uygun yiyeceği ve giyeceği, çocuğun babasına aittir. Kimseye gücünün üstünde yük yüklenmez. Çocuğu yüzünden ne ana zarara sokulur ne de baba. Mirasçının[2*] sorumluluğu da aynıdır. Anne ve baba, karşılıklı anlaşma ve danışma ile çocuğu sütten kesmek isterlerse, ikisi için de günah olmaz.[3*] Çocuklarınıza sütanne tutmak isterseniz, ücretini marufa[4*] uygun olarak ödedikten sonra, size bir günahı olmaz. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bilin ki her şeyi gören Allah’tır.

[1*] Çocuğu emzirme, onu doğuran annenin görevidir.

[2*] Baba vefat etmişse emziren annenin barınma ve geçinmesi için gereken masrafı babanın mirasçısı karşılar. 

[3*] Eşlerin karşılıklı anlaşma ve danışmalarıyla iki yıl dolmadan, çocuk sütten kesilebilir.

[4*] Maruf, bilinen demektir. Bu bilgi ya Kur’ân’dan ya da ona aykırı olmayan gelenekten elde edilir.


(Bakara 2/234 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْرًاۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Erkeklerinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına dört ay on gün beklesinler. Sürelerinin sonuna vardıklarında, kendileri için marufa uygun olarak yaptıkları şeyin size bir günahı olmaz.[*] Yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilen Allah’tır.

[*] Kocası ölen kadın, iddeti bitince istediği kişiyle evlenebilir. Evliliği sadece marufa uygunluk açısından denetlenir. 


(Bakara 2/235 TEFSİR)
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلًا مَعْرُوفًاۜ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
(İddet bekleyen) kadınlara üstü kapalı evlenme teklifi yapmanız veya niyetinizi içinizde saklamanız günah değildir. Allah bilir ki siz bunu ileride onlara anlatacaksınız. Ama birbirinize gizlice söz vermeyin, marufa uygun bir söz söylerseniz başka. Bu Kitap’ta belirlenmiş olan süre sona erinceye kadar,[*] aranızda evlilik bağı kurma kararı almayın. Bilin ki Allah içinizde olanı bilir. Öyleyse, ondan çekinin. Bilin ki Allah çok bağışlar, yumuşak davranır.

[*] Bekleme süresi, iddeti bitinceye kadardır. 


(Bakara 2/236 TEFSİR)
لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَاعًا بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
Kadınları, mehirlerini[1*] kesinleştirmeden ve ilişkiye girmeden boşamanızın size günahı olmaz. Onlara yararlanacakları şeyler verin.[2*] İmkânı olan gücü ölçüsünde, darlık içinde olan da gücü ölçüsünde, marufa uygun olarak versin. Bu, güzel davrananlar üzerine bir borçtur.

[1*] Mehir, evlenen erkeğin, eşine vermek zorunda olduğu maldır. Miktarını eşler, karşılıklı anlaşma ile belirlerler. 

[2*] (Bakara 2/237) ’de kesinleşmiş mehrin yarısının verilmesi emredildiğine göre, “marufa uygun” yararlandırma, erkeğin imkânları dikkate alınarak belirlenen emsal mehrin yarısı olur. 


(Bakara 2/237 TEFSİR)
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Mehirlerini kesinleştirdiğiniz kadınları ilişkiye girmeden boşarsanız, kesinleşen mehrin yarısını vermelisiniz. Kadınlar veya nikâh düğümü elinde olan eş,[*] hakkından vazgeçerse başka. (Ey erkekler!) Sizin vazgeçmeniz, takvâ (konumunuzu koruma) açısından daha uygundur. Aranızdaki farkı unutmayın. Yaptığınız her şeyi gören Allah’tır.

[*] Erkeğin boşamasına talak denir. Talak sözlükte düğümü çözmektir. Bu yüzden nikâh düğümü erkeğin elindedir. 


(Bakara 2/238)
حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ
Namazları ve en orta namazı[1*] özenle sürekli kılın ve daima Allah’a içten boyun eğenlerden olun.

[*] Kelimeye "orta" değil de "en orta" meali vermemizin sebebi el-vustâ = الْوُسْطَىٰ şeklinde ism-i tafdil  yani bir şeyi diğerlerinden üstün gösteren isim kalıbında olmasıdır.

Gün, gündüz ve geceden oluşur. Önce gündüz, sonra gece gelir. (Yasin 36/40).Günü ikiye bölen şey, güneşin batışıdır. Gece ile gündüzün ortası olan bu vakitte kılınan namaz akşam namazı olduğu için "orta namaz" odur..
Namazlar diye meal verdiğimiz kelime salavat’tır. Arapçada çoğul, en az üçü gösterir. Ona orta namaz da ilave edilince dört olur. Ancak dördün ortası yoktur. Üçten sonra ortası olan ilk rakam beş olduğu için bu ayet, namazın beş vakit olmasının da delilidir. Akşam namazı, bu yönüyle de orta namazdır. Çünkü kendinden önce öğle ve ikindi, kendinden sonra da yatsı ve sabah namazı kılınır.
Benzer durum, rekât sayıları açısından da geçerlidir. Ortası olan ilk rakam 3'tür. 3, 2 ile 4'ün ortasıdır. 4 ile dördün ortası olarak da düşünülebilir. Bütün bunlar akşam namazını en orta namaz yapar.
Günün ilk namazının öğle namazı olması (İsra 17/78 ve Hud 11/114)da akşam namazını orta namaz yapar.
Ayrıca 3'ü ortası olan ilk rakam yapan 1'i çıkarırsak, gece namazları ile gündüz namazları 8'er rekât olarak da eşitlenir. Bu özelliklerin diğer namazlarda olmaması, akşam namazını en orta namaz yapar.

 

(Bakara 2/239 TEFSİR)
فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًاۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
Eğer korkarsanız[1*] (namazı) yürüyerek yahut binek üstünde kılın. Rahata kavuşunca Allah’ı, bu konuda bilmediğinizi size öğrettiği gibi zikredin[2*]. (Allah’ın âyetlerini kafanıza yerleştirmek için namaz kılın)[3*]

[1*] Namazı vaktinde kılamamaktan korkarsanız. 

[2*] Namazda bir rekâtın kılınışı şöyle anlatılmıştır: “O namazı kılarken Allah’ı, ayakta, oturur

halde ve yanlarınız üzerinde anın.” (Nisa 4/103)  Tek rekâtta oturma ancak secdeden sonra olabilir. Nisa 4/102’ye göre tek rekât secde ile bittiği için oturduktan sonra bir secde daha yapmak gerekir. Bu da her rekâtta iki secdenin, secdeler arasında oturmanın ve bu sıradaki zikrin farz olduğunu gösterir.
Kişinin yanları, kol ve bacaklarıdır. Vücut, kol ve bacaklar üzerinde iki şekilde durabilir. Birincisinde dizler ve dirsekler dik tutulup eller dizlerin üzerine konarak gövdenin yanların üzerinde olması sağlanır. İkincisinde de secde için başı yere koymadan önce dizler ve eller konur, karın dizlerden uzak tutulur ve böylece vücut yanların üzerine yerleştirilir. Bu durumda âyet, bir rekâtta kıyam, rüku ve secdenin şeklini bize anlatmış olur.

[3*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla getirmek veya söylemektir. (Müfredât ذكر ve عرف md.)  “... benim zikrim için (âyetlerimi kafana yerleştirmen için) namazı düzgün ve sürekli kıl.” (Taha 20/14)

(Bakara 2/240 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًاۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعًا اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Vefat ettiğinde geride eş bırakacak olan erkekleriniz, eşlerinin, evden çıkarılmadan, bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Kendileri çıkarlarsa, marufa uygun olarak yaptıkları şeyden dolayı size bir günah olmaz. Üstün olan ve kararları doğru olan Allah’tır.[*]

[*] Kadın, evi hemen terk edebileceği gibi dört ay on günlük iddetini bitirince de evlenip evden ayrılabilir. 


(Bakara 2/241 TEFSİR)
وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقًّا عَلَى الْمُتَّق۪ينَ
Kocaları tarafından boşanmış kadınların da marufa[*] uygun menfaatleri (geçindirilme hakları) vardır. Bu, Allah’tan çekinenlerin üzerine borçtur.

[*] (Talak 65/6) âyette açıklandığı gibi.


(Bakara 2/242 TEFSİR)
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟
Allah size âyetlerini böyle açıklar; belki aklınızı kullanırsınız.


(Bakara 2/243)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
Ölüm korkusuyla yurtlarından çıkmış binlerce kişiyi gözünde canlandırmadın mı? Allah onlara: “Ölün!” demiş sonra tekrar diriltmişti. İnsanlara ikramda bulunan Allah’tır. Ama insanların çoğu O’na karşı görevini yerine getirmez.


(Bakara 2/244)
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Siz Allah yolunda savaşın. Bilin ki sizi dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Bakara 2/245)
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse, Allah ona kat kat fazlasını verir. Daraltan da Allah’tır, genişleten de. Zaten O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.


(Bakara 2/246 TEFSİR)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Musa’dan sonra, İsrailoğulları'nın ileri gelenlerini gözünde canlandırmadın mı? Onlar Nebîlerine “İçimizden bir başkomutan[*] çıkar da Allah yolunda savaşalım!” demişlerdi. “Ya savaş emredilir de savaşmazsanız?” dedi. “Kaybedecek neyimiz kaldı ki Allah yolunda savaşmayalım! Hem yurtlarımızdan çıkarılmışız hem çocuklarımızdan ayrı düşürülmüşüz.” dediler. Savaş üzerlerine yazılınca, pek azı dışında hepsi kaçıverdi. O zalimleri bilen Allah’tır.

[*] Yönetim ve yetki elinde olana melik denir. Buradaki melik, savaşı yönetecek kişi olduğu için başkomutan demektir. 

 

 


(Bakara 2/247 TEFSİR)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًاۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Nebîleri onlara “Allah, üzerinizde yetkili olarak Tâlût’u çıkardı.” dedi. “Onun bizim üzerimizde nasıl yetkisi olabilir? O yetki ondan çok bizim hakkımızdır. Onun fazla bir malı da yok!” dediler. Nebî, “Onu, sizin üzerinize Allah seçti. Ona, bilgi ve vücut bakımından üstünlük verdi. Allah yetkiyi, tercih ettiğine verir[*].” dedi. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.

[*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. (Müfredât). Burada Allah’ın yaptığı şey, bir kulunu tercih ederek yetkili konuma getirmesidir.

 

(Bakara 2/248 TEFSİR)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
Nebîleri onlara dedi ki: “Ona komutanlık verildiğinin işareti, size Sandık’ın[*] gelmesidir. İçinde Sahibinizden (Rabbinizden) sizi rahatlatacak bir şey, Musa ve Harun ailelerinin bıraktığı hatıralar olacak ve onu melekler taşıyacaktır. Eğer inanıyorsanız bunda sizin için gerçek bir gösterge vardır.”

[*] On emrin yazılı olduğu levhaların muhafaza edildiği sandık. (Abdurrahman KÜÇÜK, Ahid Sandığı, DİA)


(Bakara 2/249 TEFSİR)
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Tâlût askerleriyle birlikte ayrılınca dedi ki “Allah bir ırmakla sizi ağır imtihandan geçirecektir. Kim ondan içerse benden değildir, eliyle bir avuç alan alabilir. Kim de yiyeceğine bile katmazsa bendendir.” Sonra pek azı dışında hepsi ondan içtiler. O ve beraberindeki müminler ırmağı geçince şöyle dediler: “Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı koymayı göze alacak durumda değiliz.” Allah’ın huzuruna çıkacakları inancında olanlar ise şöyle dediler: “Nice küçük birlikler, Allah’ın izniyle, büyük birlikleri alt etmiştir. Sabredenlerin yanında olan Allah’tır.”


(Bakara 2/250 TEFSİR)
وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
Calût ve ordusunun karşısına çıktıklarında şöyle dua ettiler: “Ey Sahibimiz (Rabbimiz)! Bize direnme gücü ver! Ayaklarımızı kaydırma! Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”


(Bakara 2/251 TEFSİR)
فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Sonra Allah’ın izniyle onları yenilgiye uğrattılar. Davut, Câlût’u öldürdü. Allah da ona hükümdarlık ve hikmet[*] verdi, ona gerekli gördüğü her şeyi öğretti. Allah insanların bir kısmıyla diğerlerini engellemezse, tabii düzen bozulur. Ancak Allah’ın ikramı herkesi kapsar.

[*] Doğru karar alma kabiliyeti. 


(Bakara 2/252 TEFSİR)
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
Bunlar Allah’ın âyetleridir. O, bunları sana doğru bir biçimde aktarıyor.[*] Sen de O’nun elçilerindensin.

[*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Bakara 2/49’un dipnotu)


(Bakara 2/253 TEFSİR)
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟
Allah, bu elçilerden kimini kimine üstün kıldı. Kimiyle konuştu, kimini birkaç basamak yükseltti. Meryem’in oğlu İsa’ya da açık belgeler verdi ve onu Kutsal Ruh ile destekledi[1*]. Allah, tercihi (insanlara bırakmayıp) kendi yapsaydı, sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inanıp güvendi, kimi âyetleri görmezlikten geldi (ve kâfir oldu). Tercihi Allah yapsaydı[2*] birbirleriyle savaşmazlardı ama Allah dilediğini yapar[3*].

[1*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı burada da yok sayılmıştır.

[2*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. İnsanın var etmesi, “gerekeni yapması”, Allah’ın var etmesi de “o şeyi yaratmasıdır” (Müfredât). İmtihanla ilgili konularda ilk kararı insan verir. Çünkü Allah, herkesin yola gelmesini ister (Nisa 4/26) ama sadece “doğruya yöneleni kendine yöneltir” (Ra’d 13/27). Yaptığının iyi mi yoksa kötü mü olduğunu, her insana ilham ettiği için de (Şems 91/7-10) yola gelmek isteyenin içini İslam’a açar. Yoldan çıkmak isteyenin içine de öyle bir darlık verir ki, yükseklere tırmanıyormuş gibi olur. (En’âm 6/125) Bir ayet şöyledir: ”Yapılması gerekeni Allah yapsaydı hepinizi tek bir toplum haline getirirdi. Ama Allah, (sapıklığın) gereğini yapanı sapık sayar, (doğru yolda olmanın) gereğini yapanı da yoluna kabul eder. Yaptıklarınızdan elbette sorumlu tutulacaksınız.” (Nahl 16/93)

Yaptığı imtihan gereği Allah, insanların tercihlerine karışmadığı için birbirleriyle çatışmalarına izin vermektedir.

[3*] Burada Allah’ın iradesi ile meşieti arasındaki fark gösterilmiştir. Allah’ın iradesi, bir şeyin olmasını istemesi, meşieti ise iradenin arkasından “ol” emrini vermesidir.”Bir şeyin olmasını irade ettiğinde yaptığı tek şey ‘Ol!’ demesidir sonra o şey oluşur.” (Yasin 36/82) “Ol” emrini vermemişse iradesi gerçekleşmeyebilir. “Allah, her şeyi size açık açık göstermeyi, sizi sizden öncekilerin de gittiği doğru yollara yönlendirmeyi ve tevbenizi kabul etmeyi irade eder. Allah bilir, doğru kararlar verir.

Allah, tevbenizi kabul etmeyi irade eder. Arzularının peşine takılanlar ise büyük bir sapıklığa düşmenizi irade ederler.” (Nisa 4/26-27)

Allah insanları imtihan ettiği için O’nun imtihanla ilgili iradesi, kulun da aynı şeyi irade edip yapması ile meşiete dönüşür. “Siz nereye gidiyorsunuz? Kur’ân, herkes için doğru bilgidir (zikirdir). İçinizden doğruluğu meşiet edenler için. Sizin bir şeyi meşietinizin tek yolu, varlıkların Rabbi (Sahibi) olan Allah’ın da o şeyi meşiet etmesidir.” (Tekvîr 81/26-29)

 

 


(Bakara 2/254 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Müminler! Size rızık olarak ne vermişsek, ondan hayra harcayın. Bunu; alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden yapın. Bunları görmemekte direnenler yanlışlar içindedirler.


(Bakara 2/255 TEFSİR)
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Allah’ın dışında bir ilah yoktur. O, daima diridir, sürekli işinin başındadır. O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku! Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda kim birine şefaat edebilir/arka çıkabilir[1*]? Ellerinde olanı da arkalarında kalanı da bilir[2*]. Onlar, O’nun bilgisinden izin verdiği kadarı dışında bir şey kavrayamazlar. Hâkimiyeti, gökleri de kapsar yeri de. Bu ikisini korumak O’na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür[3*].

[1*] Şefaat, birinin eşlik etmesini istemek, eşlik etmek veya arka çıkmaktır (el-Ayn, Müfredât). 

“Ne sizin kuruntularınız ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntuları geçerlidir. Kim bir kötülük yaparsa cezasını çeker. Allah ile arasına girecek bir dost ve bir yardımcı bulamaz. İyi işler yapanlar ise ister erkek ister kadın olsunlar, cennete girerler. Kendilerine en küçük bir haksızlık yapılmaz.” (Nisa 4/123-124)

[2*] O Allah’tır; göklerde ve yeryüzünde ilah O’dur. Gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilir. O, kazandığınız her şeyi bilir.” (En’âm 6/3)

[3*] Bu âyet vahdet-i vücudu reddetmektedir; çünkü vahdet-i vücuda göre Allah’tan başka varlık yoktur, varlık diye bilinenler onun gölgesidir. Onlara göre gölge de yoktur. Oysa Allah dışındaki varlıkların hepsi gerçek varlıklardır. “İçten içe hiç düşünmediler mi Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları başka şekilde değil, sadece gerçek varlıklar olarak ve belli bir süre için yaratmıştır. Yine de insanların çoğu Rableriyle yüzleşmeyi göz ardı eder.” (Rum 30/8)
 

 


(Bakara 2/256 TEFSİR)
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Dinde zorlama olamaz[1*]; doğrular ile yanlış kurgular iyice ayrılmıştır. Kim taşkınlık edenleri (tağutları) tanımaz[2*] da Allah'a güvenirse, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.

[1*] İmanın temeli kalp ile tasdiktir. Orası insanın en hür olduğu yerdir. Bu sebeple hiç kimse bir inancı kabule zorlanmaz. İbadet için de niyet şarttır. Kalpten yapılmayan niyet, geçersiz olduğundan zorla ibadet de olmaz. 

[2*] Yoldan çıkmışlara boyun eğmez.


(Bakara 2/257 TEFSİR)
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
İnanıp güvenenlerin en yakını (velisi) Allah’tır;[1*] O, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin [2*] en yakınları (velileri)[3*] ise tağutlardır;[4*] onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. Onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.

[1*] Veli kelimesi için (Bakara 2/107). âyetin dipnotuna bakınız. 

[2*] Âyetleri görmezlikten gelenlerin. 

[3*] Allah, onlara da şah damarından yakındır, ama onlar tağutları/taşkınlık edenleri kendilerine daha yakın görürler. 

[4*] Tağut, taşkınlık edenlerdir. Bunlar, birçoklarını peşine takan, insan ve cin şeytanlarıdır. (Al-i İmran 3/149-150)


(Bakara 2/258 TEFSİR)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
Allah bir krallık vermiş diye, İbrahim’e karşı Sahibi (Rabbi) hakkında delil getireni, gözünde canlandırmadın mı? İbrahim, “Yaşatan da öldüren de benim Sahibimdir (Rabbimdir)!” dediğinde o, “Ben de yaşatırım, ben de öldürürüm!” dedi. İbrahim, “Allah, güneşi doğudan getirir, sen de batıdan getir!” deyince, âyetleri görmezlikten gelen o kişi dondu kaldı. Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez.


(Bakara 2/259 TEFSİR)
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًاۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Şu kişiyi de düşündün mü? Binaları tamamen çökmüş bir kente uğramıştı da “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Allah onu yüz yıl süreyle öldürdü, sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” dedi. “Bir gün kaldım, belki bir günden de az!” dedi. Allah dedi ki: “Yok, tam yüz yıl kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış! Bir de eşeğine bak! Bu, seni insanlara bir belge yapmak içindir. Şimdi de (eşekten kalma) kemiklere bak, yerden nasıl kaldıracağımızı, sonra nasıl ete büründüreceğimizi gör!” Bunları açık açık görünce dedi ki: “Şimdi biliyorum, Allah her şeye bir ölçü koyar.”[*]

[*] Kudüs’teki Mescidi’nin (Beyt-i Makdis’in) ilk yıkılışından sonra (İsrâ 17/5) Buhtunnasr (Nabukadnessar) Yahudileri Babil’e sürgün etti. M.Ö. 539’da Bâbil’i fetheden Pers kralı Koreş (Ahmet Güç, YAHUDİLİK- DİA) Üzeyir (Ezra), Nehemya ve diğerlerini, Mescid’i yeniden inşa etmeleri için geri gönderdi (Ezra 1/1-3). Üzeyir Kudüs’ü görünce: “Allah bu kenti ölümünden sonra nasıl canlandıracak?” dedi. “Allah da onu öldürdü ve yüz yıl sonra tekrar diriltti.” Bu arada Mescid, Darius’un krallığının ikinci yılında inşa edilmişti. (Ezra 4/11-24) Üzeyir, II. Artahşasta’nın krallığının yedinci yılının beşinci ayında yani M.Ö. 437’de (Salime Leyla Gürkan, YAHUDİLİK-DİA) Kudüs’e vardı (Ezra 7/8). Bu, onun Kudüs’e ikinci varışıydı. İlk varışı ile ikincisi arasındaki 100 yıllık sürede Allah “Onu insanlara bir mucize yapmak için” öldürmüş ve tekrar diriltmişti.

 

(Bakara 2/260 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْيًاۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Bir gün İbrahim dedi ki: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana gösterir misin?” Allah “Yoksa inanmadın mı?” dedi. (İbrahim) “Hayır, inandım da içimin yatışması için!” dedi. “Öyleyse dört kuş tut, kendine alıştır, sonra (kes, parçala ve) her dağın üstüne onların her birinden birer parça koy. Daha sonra onları çağır, bütün güçleriyle sana geleceklerdir. Şunu bil ki üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.” dedi.


(Bakara 2/261 TEFSİR)
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Mallarını Allah yolunda infak[1*] edenler, toprağa bir buğday tohumu ekmiş gibi olurlar. O tohum yedi başak bitirir. Her başağında yüz dane olur. Gerekeni yapana[2*] Allah, bunun da kat kat fazlasını verir. Allah’ın imkânları geniştir, O her şeyi bilir.

[1*] Nafak, tünel; infak da bir şeyi tünelden geçirmek gibidir. İnfakın Türkçe karşılığı harcamadır. Damarları tünele benzetirsek infak; kanın, gıda ve oksijeni hücrelere götürüp onların ürettiklerini ilgili yerlere taşımasına benzer. Saklanan malın ve paranın kimseye faydası olmaz. Bunların ihtiyaçlılara ulaşması gerekir. Bu yüzden Kur’ân, daima infakı emreder. Allah rızası için infak, doğrudan ihtiyaçlıya ulaştığı için derhal tüketilir ve yeni üretimin kapısını açar. Ticaret de üretilen mal ve hizmetin, ihtiyaçlılara ulaşmasını sağladığı için bir çeşit infaktır. Mal, uzun süre saklanamaz ama para saklanabilir. Paranın esası altındır; ancak hangi malzemeden yapılmış olursa olsun, Allah Teâlâ,  parayı kasalara koyup dolaşımına engel olanları ağır bir şekilde tehdit etmiştir. (Bkz. Tevbe 9/34-35)

[2*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. Özne insan ise “gerekeni yaptı” anlamına gelir. (Bkz. Müfredât).

 

(Bakara 2/262 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَنًّا وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Mallarını Allah yolunda harcayan sonra da yaptıkları iyiliği başa kakmayan[*] ve incitmeyenler var ya, onlara Rableri (Sahipleri) katında ödül vardır. Onlar ne bir korku duyar ne de üzülürler.

[*] “Yaptığı yardımın peşine yapışmak olarak” çevrilir. Türkçede “başa kakmak” deyimi anlamı tam karşıladığından tercih edilmiştir.

 

(Bakara 2/263 TEFSİR)
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ
Güzel bir söz söylemek ve bir hatayı örtmek, başa kakılıp karşı tarafı inciten bir yardımdan daha iyidir. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmaz, ama O, yumuşak davranır.


(Bakara 2/264 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًاۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Müminler! Başa kakarak ve inciterek yardımlarınızı değersizleştirmeyin! İnsanlara gösteriş olsun diye malını harcayan, ama Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kişi gibi davranmayın! Onun durumu, üzerinde toprak olan kayaya benzer. Bol yağmur yağar ve orayı çıplak bırakır. Böyleleri çalışmalarından bekledikleri sonucu alamazlar. Allah, âyetleri görmezlikten gelen bir topluluğu yola getirmez.


(Bakara 2/265 TEFSİR)
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlama almak için mallarını harcayanlar, yüksekçe yere kurulu olup bol yağmur alan ve iki kat ürün veren bir bahçenin sahibi gibidirler. Yağmur yağmasa bile bir çisenti olur. Yaptığınız her şeyi gören Allah’tır.


(Bakara 2/266 TEFSİR)
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
(Bir kişi düşünün:) İçinden sular akan arkları, her üründen veren, hurması ve üzümü olan bir bahçesi var, ama ihtiyarlık gelip çatmış, evladı da korunmaya muhtaç halde. Ateşli bir kasırga vurmuş, bahçeyi yakıp kavurmuş. Onun yerinde olmayı hanginiz ister? Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki iyice düşünesiniz.[*]

[*] Zengin de bir gün yardıma muhtaç hale gelebilir. Dolayısıyla darda olana yardım, kendine yardımdır. 


(Bakara 2/267 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Müminler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve yerden sizin için çıkardığımız şeylerden hayra harcayın! Gözünüzü kapamadan almayacağınız kötü şeylerden vermeye kalkmayın! Bilin ki Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ne yaparsa güzelini yapar.


(Bakara 2/268 TEFSİR)
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلًاۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
Şeytan sizi yoksul düşmekle korkutur ve çirkin işler yapmanızı ister. Allah ise suçunuzdan arındırma ve ikramda bulunma sözü verir. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.


(Bakara 2/269 TEFSİR)
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًاۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Gerekeni yapana Allah, hikmeti[1*] verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiye (hikmete) sağlam duruşlu (ulü’l-elbâb)[2*] olanlardan başkası ulaşamaz.

[1*] Hikmet, doğru hüküm demektir. Allah her nebîye kitap ve hikmet vermiştir (Âl-i İmrân 3/81). Hikmet, Allah’ın indirdiği ve yarattığı âyetlerden çıkarılan doğru hükümler ve o hükümleri çıkarma yöntemidir. 

[2*] “Sözü dinleyip en güzeline uyanlar, Allah’ın doğru yolda saydığı kişilerdir. İşte ulü’l-elbâb onlardır.” (Zümer 39/18)


(Bakara 2/270 TEFSİR)
وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
Ne tür bir harcama yapsanız ne gibi bir adakta bulunsanız, onu Allah bilir. Yanlış yapanların yardımcıları olmaz.


(Bakara 2/271 TEFSİR)
اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Zekâtları/sadakaları[1*] açıkça verirseniz pek güzel olur! Ama fakirlere verirken gizlemeniz,[2*] sizin için daha iyidir; bir kısım kötülüklerinizi örter. Yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilen Allah’tır.

[1*]  Elif lamlı olan es-sadakât kelimesine zekât anlamı verilmiştir (Bkz. Tevbe 9/60).

[2*] İkinci cümle birincisine hal yapılmıştır. 


(Bakara 2/272 TEFSİR)
لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ
Senin görevin, onları yola getirmek değildir[*] ama gerekeni yapanı doğru yola getiren Allah’tır. Hayra yapacağınız her harcama kendiniz içindir. Harcamayı, sırf Allah yüzünüze baksın diye yapmalısınız. Harcadığınız her malın karşılığı size tam olarak verilir ve haksızlık görmezsiniz.

[*] Yardım yaptığımız kişinin dini kimliği bizi ilgilendirmez. Muhtaç olan herkese yardım etmek gerekir.

 

(Bakara 2/273 TEFSİR)
لِلْفُقَرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَرْبًا فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافًاۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟
Harcamayı, bütün vaktini Allah yolunda hizmetle geçiren ihtiyaç sahiplerine özellikle yapın. Onlar dışarıda dolaşıp çalışamazlar. Onurlu oldukları için de durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları yüzlerinden tanırsın. Kimseden yalvar yakar bir şey istemezler. Hayra yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır.


(Bakara 2/274 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Mallarını gece gündüz, gizli ve açık hayra harcayanların ödülü, Sahipleri(Rableri) katındadır. Onların üzerinde bir korku olmaz, üzüntü de çekmezler.


(Bakara 2/275 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Faiz yiyenler, şeytanın aklını çeldiği[*] kimsenin tavrından farklı tavır göstermezler. Bu (şeytanca tavır,) onların “Alım-satım, tıpkı faizli işlem gibidir.” demeleridir. Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Kime Sahibinden (Rabbinden) bir öğüt ulaşır da faiz almayı bırakırsa, önceden aldıkları kendine kalır. Onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.

[*] Ayette geçen, tehabbut تخبط,  “takılıp aklını çelme ve aklını bozma” anlamlarına da gelir (Lisân, Tâc’l-arûs). 


(Bakara 2/276 TEFSİR)
يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ
Allah, faizli işleri dara sokar, sadakaları/zekâtı büyüme aracı yapar.[*] Allah, âyetleri görmezlik eden suçluların hiçbirini sevmez.

[*] Faiz, ekonomiyi daraltır, zekât geliştirir. “İnsanların malları içinde artsın diye faize verdiğiniz şey (borç) Allah’ın yanında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince; kat kat artıranlar zekât verenlerdir. (Rum 30/39)


(Bakara 2/277 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
İnanıp güvenen, iyi işler yapan, namazı düzgün ve sürekli kılan ve zekâtı verenler, Sahipleri (Rableri) katında ödülü hak ederler. Onların üzerinde bir korku olmaz, üzüntü de çekmezler.


(Bakara 2/278 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Ey inanıp güvenenler, Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının! O’na gerçekten güveniyorsanız, kalan faiz alacaklarınızdan vazgeçin![*]

[*] Allah'ın elçisi Veda Hutbesinde şöyle demiştir: “Cahiliye faizi kaldırılmıştır. Kaldırdığım İlk faiz, bizim faizimiz, Abbas b. Abdulmuttalib’in faizidir. Onun tamamı kaldırılmıştır.”(Ebû Dâvûd, Menâsik, 57,h. 1905)


(Bakara 2/279 TEFSİR)
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
Eğer vazgeçmezseniz, Allah’a yani Allah’ın kitabına[*1] karşı savaşmakta olduğunuzu bilin. Tevbe ederseniz (hatanızdan tam olarak dönerseniz), ana mallarınız sizindir[*2]; böylece ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız.

[*1] Resul (رسول), “gönderilen”demektir. Bir bilgiyi iletmek için gönderilen elçiye resul dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resul denir (Müfredat). Kur’an’daki resul kelimeleri ya elçi ya da Allah’ın Kitabı anlamındadır. Elçi ölümlü, Kitap kalıcıdır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Artık aramızdaki resul, Kur’an olduğu için bu gibi âyetlerde kelimeye başka anlam verilemez.

[*2] Ana malın yani borç olarak verilen şeyin üstündeki her fazlalık faizdir; ancak kağıt para sisteminde paranın satın alma gücü esastır. Ayetin devamındaki haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak ifadesine bakıldığında, satın alma gücündeki değişikliğin dikkate alınması, yani enflasyon farkı, faiz kapsamına girmez.


(Bakara 2/280 TEFSİR)
وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Borçlu darlık içinde ise, rahata çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Alacağınızı sadakaya/zekâta[*] saymanız, sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz!

[*] (Tevbe 9/60.) âyette sadaka, zekât anlamında kullanılmış ve borçlular zekât alanlardan sayılmışlardır. 


(Bakara 2/281 TEFSİR)
وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟
Öyle bir güne karşı yanlış yapmaktan kaçının ki o gün Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. Sonra herkese kazandığı tam olarak verilecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.


(Bakara 2/282 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـًٔاۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهًا اَوْ ضَع۪يفًا اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يرًا اَوْ كَب۪يرًا اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler, birbirinize belli bir vadeye kadar borçlandığınızda borcunuzu yazın. Bir yazıcı, aranızda doğru olarak yazsın. Yazıcı Allah’ın bu ayette öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın. Yazıyı borçlu yazdırsın. Sahibi(Rabbi) olan Allah’tan çekinsin de borçtan bir şeyi eksiltmesin. Borçlu; sefih[1*], güçsüz[2*] veya söyleyip yazdıramayacak durumda ise onu velisi, doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. İki erkek yoksa bir erkek ile iki kadın da olur. Bunlar, şahitliğini kabul edeceğiniz kişilerden olsunlar. Kadınlardan biri unutur veya yanılırsa, diğeri hatırlatır. Şahitler çağrıldıklarında kaçmasınlar. Borç ister büyük ister küçük olsun, vadesi ile birlikte yazmaktan üşenmeyin. Allah katında böylesi daha düzgün, şahitlik için daha sağlam[3*], şüpheye düşmemeniz için daha uygundur[4*]. Aranızda alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanın size günahı olmaz. Alım satım yaptığınızda şahit tutun. Yazıcı da şahit de zarar görmesin; onlara zarar vermeniz, yoldan çıkmanız olur. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bunu size Allah öğretiyor. Her şeyi bilen Allah’tır.

[1*] Beceriksiz, malının değerini bilmeyip, gereksiz harcama yapan. 

[2*] Çocuk, bunak veya çok yaşlı.

[3*] Sağlam olan iki şeyi karşılaştırınca birine daha sağlam denir. Bu yüzden “şahitlik için daha sağlam…” sözü, onun sağlamının da olduğunu gösterir. Bu âyeti tam anlamak için ona benzeyen şu âyetleri okumak gerekir: “Müminler! Sizden biriniz ölüm döşeğinde vasiyet edeceği zaman içinizden güvenilir iki şahit tutsun. … Eğer şahitlerin günaha girdikleri anlaşılırsa ölenin hak sahibi iki yakını onların yerine geçsin ve şöyle yemin etsinler: Vallahi, bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur, biz haksızlık etmeyiz. Öyle olsa zalimlerden oluruz. Böylesi, şahitliği gereği gibi yapmalarının alt seviyesidir...” (Maide 5/106-108) Kadın erkek ayrımı olmaksızın güvenilir iki şahit, alt seviye olduğuna göre şahitler, iki erkek, iki kadın veya bir erkek ile bir kadın da olabilir. 

[4*] “Daha doğru…” ile başlayan ifadeler, borcu yazmanın farz olmadığını ve tavsiye niteliğinde olduğunu gösterir.


(Bakara 2/283 TEFSİR)
وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟
Yolculukta olur da yazacak birini bulamazsanız, yapılacak olan rehin almaktır. Biriniz diğerine güvenir (borcu yazmaz, rehin de almaz) ise, kendine güvenilen kişi, Sahibi olan Allah’tan çekinerek korunsun da güveni kötüye kullanmasın[1*]. Şahitliği gizlemeyin. Kim gizlerse kalbi iyilikten uzaklaşır[2*]. Yaptığınız her şeyi bilen Allah’tır.

[*] Âyete göre birbirine güvenenler, borçları yazmayabilir, rehin almayabilir ve şahit de tutmayabilirler. 

[*] Ayette âsim şeklinde ismi fail olarak geçen إِثْمَ =ism, kişiyi sevaptan yani iyiliklerden ve doğal yapısından uzaklaştıran davranış anlamındadır. (Müfredât).

 

(Bakara 2/284 TEFSİR)
لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı, açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker[1*]. Affın gereğini yapanı affeder, azabın gereğini yapana[2*] da azap eder. Her şeye ölçü koyan Allah’tır.

[1*] İnsan, içinden geçenden değil, içine yerleştirdiği şeylerden sorumludur. Bunlar iman, şirk, münafıklık gibi şeylerdir. İbadeti Allah için değil de gösteriş olsun diye yapan, sevap alamaz.

[2*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şeyi var etme” anlamında olan şey =شيء’dir. Özne insan ise “gerereni yaptı” anlamına gelir. (Bkz. Müfredât).

 

 


(Bakara 2/285 TEFSİR)
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
Bu elçi, Sahibinden (Rabbinden) kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir, müminler de öyle! Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanıp güvenir. “O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız.” derler. Şunu da derler: “Dinledik ve gönülden boyun eğdik! Bağışla bizi ey Rabbimiz! Dönüp varılacak yer, Senin huzurundur.”


(Bakara 2/286 TEFSİR)
لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
Allah, kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemez. Kişinin kimi kazancı lehine, kimi kazancı da aleyhinedir. (Siz şöyle dua edin:) “Rabbimiz! Eğer unutur veya hata edersek, bizi sorumlu tutma! Sahibimiz (Rabbimiz)! Bizden öncekilere yüklediğin ısr yükünü[1*] bize de yükleme! Sahibimiz (Rabbimiz)! Zorlanacağımız yükü bize taşıtma! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize ikramda bulun! Bizim mevlâmız (en yakınımız)[2*] Sensin. Kâfirlere[3*] karşı bize yardım et!”

[1*] Isr, gelen yeni nebîye inanma görevidir. “Allah nebîlerden kesin söz almıştı: “Size kitap ve hikmet veririm de sonra sizdekini tasdik eden bir elçi gelirse, ona kesinlikle inanacak ve yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Bu hususta ısr’ımı üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar: “Kabul ettik” demişlerdi.”  (Al-i İmran 3/81)  Bu sebeple önceki nebîlerin ümmetlerinin Muhammed aleyhisselama inanma görevleri vardır. Son nebî ile birlikte ısr yükü kalktı. Burada o yükün olmadığı, bir dua cümlesi ile müminlerin zihinlerinde canlı tutulmaktadır. İlgili âyet şöyledir: “Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları bu elçiye, bu ümmi Nebîye uyanlar... O, onlara iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. Temiz ve lezzetli şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isr’larını ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Ona inanan, onu destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte indirilen nûra uyanlar umduklarına kavuşurlar.” (A’raf 7/157)

[2*] Veli kelimesi için (Bakara 2/107) âyetin dipnotuna bkz.

[3*] Âyetleri görmezlikten gelenlere.