NİSA
[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabilir. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. âyette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.
[1*] Allah, insanlığın atası olan Âdem ve eşini nefsi vahideden /tek bir özden yaratmıştır (En’âm 6/98, A’râf 7/189, Zümer 39/6). İnsanın ahirette yeniden yaratılışı da ilk yaratılış gibi olacaktır (A’râf 7/29, Lokman 31/28). Tek bir özden yaratılan ilk insanın nutfesi, çamurdan süzülerek oluşturulan çoklu bir karışımdır (Mü'minûn 23/12, İnsan 76/2) Bu nutfe, insan soyunda meni ile ölçülendirilen mai mehinden süzülen bir nufte yani anne ile babadan gelen üreme hücrelerinin (mai mehin /yumurta ve mai dafık /sperm) birleşmesiyle oluşan döllenmiş yumurtadır (Mü’ninûn 23/13, Secde 32/7-8, Necm 53/46, Kıyamet 75/37, Mürselat 77/20-21). Âdem ile Havva’nın nutfesiyle onların soyunun nutfesi içerik olarak aynı olmakla birlikte oluşumları farklıdır. Her insan, Âdem ile Havva’nın soyundandır. Allah, dilleri ve renkleri farklılaştırmış (Rum 30/22), birbirlerini tanımaları için onları milletlere ve boylara ayırmıştır (Hucurat 49/13).
[2*] Eş anlamına gelen zevc kelimesi Kur’an’da hem erkek hem de kadın için kullanılır. Zevc kelimesinin dişili olan zevce fasih arapçada yoktur. (Nahl 16/72, Rum 30/21, Şûrâ 42/11). İkisi de nefs-i vahideden yani tek bir özden yaratılmıştır. (A'râf 7/189; İnsan 76/1-2).
[3*] Ayette geçen nefs-i vahide bir sıfat tamlamasıdır. Nefs kelimesi lafzen müennes olduğu için sıfatı olan vahide kelimesi de müennes gelmiştir. Âdem’in eşinin de o nefs-i vahideden yaratıldığını ifade için müennes olan minha (منها) “ondan” zamiri kullanılmıştır. Sonra Allah Âdem ile Havva’yı birbirine eş yapmış ve insan soyu, onlarla başlamıştır (Bakara 2/35, A’râf 7/19).
[4*] Hucurat 49/13.
[1*] Nisâ 4/6.
[2*] Bu ayette yer alan “tayyib” kelimesi, kişinin kendisine ait olan helal malı, “habîs” ise başkasına ait olan ve haksız yere alınan haram malı ifade eder (Bakara 2/188, Nisa 4/29, A’râf 7/157).
[1*] Bir erkek, bakımını üstlendiği yetim kıza miras kalan malı elinden çıkarmamak için ona evlenme teklifinde bulunabilir. Kız da gerçek niyetini bilmediği için bu teklifi kabul edebilir (Nisa 4/127). Erkek, malı için evlenmek istediği kıza gereken değeri verememekten endişe ederse bu âyet, onunla değil hoşuna giden bir başka kadınla evlenmesini tavsiye etmektedir.
[2*] Tam tercüme, “ikişer, üçer ve dörder nikahlayın” şeklindedir. Bunun anlamı, muhatabın tekil veya çoğul olmasına göre değişir. Muhatap tek bir erkek olsaydı ayet, dörtten fazla kadınla evlenebileceği şeklinde anlaşılabilirdi. Hitap birden fazla erkeğe olduğu için bir erkek dörtten fazla kadınla evlenemez. Örneğin bir kişinin önüne bir kasa elma konsa ve “bunlardan ikişer, üçer ve dörder tane al” dense, 18 taneye kadar alabilir. Bu söz, birden fazla kişiye söylenirse hiçbiri dörtten fazla alamaz.
[3*] Kişinin birden fazla kadınla evlenmesi durumunda maddi ve manevi yükleri artacak, eşleri arasında adaleti sağlaması zorlaşacaktır (Nisa 4/129).
[4*] Burada, iki şeyden sadece birinin olabileceğini ifade eden “veya” bağlacının kullanılmış olması son derece önemlidir. Çünkü erkeğin ya esir ya da hür eşi olabilir, ikisi ile aynı anda evli olamaz (Nisa 4/25, Müminun 23/5-6, Mearic 70/29-30). Hür kadınla nikahsız ilişki nasıl yasaksa esir kadınla da yasaktır (Nisa 4/25, Nur 24/32-33). Bu ayette “mâ meleket eymânukum (ما ملكت أيمانكم) hakimiyetiniz altında olan” ifadesi veya (أو) edatı ile vâhideten (واحدة) kelimesi üzerine atfedilmiştir. Vahideten sözünün amili mukadder “inkihu (انكحوا) nikâhlayın” emri olduğu için ona atfedilen, hâkimiyetiniz altında olan (ما ملكت أيمانكم) sözünün amili de “nikâhlayın” emri dışında bir şey olamaz. Çünkü matuf ile matufun-aleyhin amilleri yani yüklemleri aynı olmak zorundadır. Ayete doğru anlam verilse, hiç kimse bir cariye ile nikahsız ilişkiye giremez. Ama Arap dili açısından kabul edilemez bir çarpıtma yapılarak ayette geçmeyen “yetinin” ifadesi tefsir ve meallere eklenmiş, esir kadınlarla evlilik dışı ilişkinin yolu açılmış ve Allah’ın uzak durulmasını emrettiği zina meşrulaştırılmıştır (En’âm 6/151, İsra 17/32, Necm 53/31-32)
[*] Mehir diye anlam verilen kelime saduka’dır. Saduka, sıdk (صدق) kökündendir. Sıdk, ister söz ister başka şekilde olsun bir şeydeki kuvveti gösterir. Kuvvetinden dolayı doğru söze sıdk denir (Mekayis). Nikah sözleşmesi gereği eşine mehir vermek zorunda olan erkek (Nisa 4/24, Maide 5/5), ona sağlam bir söz vermiş olur (Nisa 4/21). Artık o, evliliğin devamı sırasında da eşini boşadığında da ona verdiği hiçbir şeyi geri alamaz (Nisa 4/20). Ama ayrılmayı kadın isterse durum değişir. O zaman kadın, eşinden aldıklarının tamamını veya bir kısmını geri vermek zorunda kalır (Bakara 2/229). Bu sebeplerden dolayı mehir evliliğin sigortasıdır.
[1*] Maruf, bilinen demektir. Bu bilgi ya Kur’ân’dan ya da ona aykırı olmayan gelenekten elde edilir. Zıttı ‘münker’dir. “Marufa uygun söz”, her bakımdan doğru olan sözdür.
[2*] İsra 17/26-29, İnsan 76/8-10.
[1*] Kur’an, Arap dili ile indirildiği için (İbrahim 14/4, Şuara 26/193-195) “nikah çağı”, Arap dilinde olan bir kavramdır. Bu ayet varken, hiç kimse cahiliye araplarının çocukları evlendirdiğini iddia edemez.
[*] Ayetteki “en yakınlık”, ölenin özelliğidir. “Yakınlık” ile “en yakınlık” farklıdır. Kişinin “en yakınları” çocuğu, anası ve babasıdır. Eşler, başka aileden oldukları için onlar bu kapsama girmez. Kardeşi ise kişinin “yakın”ıdır. Eğer ölenin çocuğu, anası ve babası yoksa o zaman o kişi, kardeşlerinin “en yakını” konumunda olur ve kardeşleri ona, kelale yoluyla mirasçı olurlar (Nisa 4/12, 176). Babası daha önce ölmüş olan kişinin baba tarafından, annesi daha önce ölmüş olanın da anne tarafından dedesi veya ninesi ölürse torunun “en yakını” ölmüş olur ve o torun, babasının veya anasının yerine geçerek onların bıraktığı mirastan pay alır. Geleneksel yapı, işi tersine çevirmiş ve “en yakınlığı” ölenin değil, yaşayanın özelliği sayarak sistemi bozmuştur. Mezheplere göre, bir kişinin babası veya annesi yahut her ikisi, dedesinden veya ninesinden önce ölmüş de amcası veya dayısı kalmışsa onlar, ölen kişiye torundan daha yakın oldukları için bütün mirası alırlar. Buna, dede mahrumiyeti veya dede yetimliği adı verilir. Bu uygulama Kur’an’a terstir (Nisa 4/11-12-14, 33).
[1*] Bunlar ölenin hayatta iken destek olduğu ama ölümüyle desteksiz kalan akrabaları ve yetimlerdir.
[2*] Bunlar da ölenin hayatta iken destek olduğu ve ölümü nedeniyle çaresizlik yaşayacak kişilerdir. Ölenin hanımı da onlardan sayılır. Çünkü onun, bir yıl boyunca evinden çıkarılmaması ve geçiminin sağlanması gerekir (Bakara 2/240).
[3*] Onları aç ve açıkta bırakmamak için mirastan destekte bulunulmalı ve gönül alıcı sözler söylenilmelidır (Bakara 2/263).
[*] Ahzab 33/70.
[1*] Bu cümlenin tam tercümesi şöyledir: "Allah, evlatlarınız konusunda size görev yüklemektedir." Türkçede bu cümleden, kişinin mirasını ölmeden önce paylaştırması gerektiği anlaşılır. Oysa burada Arapçada “iltifat” adı verilen bir söz sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki “left (لفت)” kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı ifadeler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.
[2*] Evsâ (أَوْصى) görev yükledi, anlamındadır (Lisân). Mirası, ayetlerde belirtilen ölçülerde paylaştırma görevini Allah mirasçılara değil, Müslümanlara yüklemiştir (Bakara 2/180-182). Bu emre uyulursa miras kısa sürede paylaştırılır ve mirasçılar arasında, bir çekişme ortamı doğmaz.
[3*] Bu parantezi eklememizin sebebi Nisa 4/176. ayettir. O ayette babası ve çocukları olmadan ölen kişinin mirasının paylaşımında baba bir kardeşler, evlat gibi sayılmış ve iki kız kardeşe mirasın üçte ikisinin verileceği belirtilmiştir. Bu sebeple ölenin oğlu yok da iki kızı varsa onlara da mirasın üçte ikisinin verilmesi gerekir.
[4*] İlgili ayetlere göre ölen kişinin mirasını, çocukları ve ana-babası alır. Çocuksuz olarak ölenin ana-babası veya bunlardan biri yoksa baba bir kardeşleri babanın yerine, ana bir kardeşleri de ananın yerine geçerek mirastan pay alır. Bu ayette tek kızın payının, mirasın yarısı olduğu ifade edilmiştir, ancak ölenin ana-babası olsa da olmasa da mirasın arta kalanı kızındır. Çünkü Allah miras paylaşımında yararlılık prensibini esas alarak kıza ana-babadan fazla pay vermiştir. Buna göre ölenin ana-babası ve tek kızı varsa ana-babanın her birine altıda bir verilir, geri kalanı kızın olur. Ölenin bir kızı var da ana-babası yoksa o zaman mirasın tamamını kız alır. Kız iki veya daha çok olduğunda ise mirasın tamamı, aralarında eşit olarak paylaştırılır. Mezhepler, Muhammed aleyhisselama mal edilen bir rivayete dayanarak “asabe” kavramını üretmiş; eğer mirasçı tek kız ise mirasın yarısını, birden fazla kız ise mirasın üçte ikisini onlara, kalanını da en yakın erkek akrabaya vermişlerdir. Halbuki bu konu, Muhammed aleyhisselama sorulmuş, bir yanlışlık olmaması için cevabı Allah vermiş ve ölenin çocuğu yoksa, ancak o zaman, kardeşlerin mirastan pay alabileceklerini söylemiştir (Nisa 4/176). Zaten bu ayet şöyle biter: “... paylar, Allah tarafından kesin ölçülerle belirlenmiştir.” Nisa 4/13-14. ayetlerde de bunların Allah tarafından belirlenmiş sınırlar olduğu, o sınırları aşanın cehenneme atılacağı ve aşağılayıcı bir azaba çarptırılacağı bildirilmiştir. Her şey bu kadar açıkken Nebimizin, bu sınırları aşmaya sebep olacak bir söz söylemiş olması mümkün değildir.
[5*] Buradaki hükümler, çocuğu olmayan birine ana-babasının mirasçı olması halinde uygulanır. Ölenin annesi yoksa annenin çocukları onun yerine geçerek Nisa 12. ayetteki kelâle hükümlerine göre mirastan pay alırlar. Mirasın kalanı ise babanındır. Bu da ayette belirtilen yararlılık prensibine göredir. Ölenin babası yoksa babanın çocukları onun yerine geçerek Nisa 4/176’daki kelâle hükümlerine göre mirasçı olurlar. Ölenin sadece kardeşleri varsa ana bir kardeşleri Nisa 4/12, baba bir kardeşleri Nisa 4/176’ya göre mirasçı olurlar. Ana-baba bir kardeşler de her iki taraftan miras alırlar. Bütün paylaşımlar, eşlerin payı ayrıldıktan sonra yapılır (Nisa 4/33).
[6*] Üçte ikiyi baba alır.
[7*] Ana baba bir veya baba bir kardeşler, menfaat bakımından kişiye ana bir kardeşlerden daha yakındır. Babanın alacağı miras, onun ölümüyle baba bir kardeşlere kalacaktır. Zaten Nisa 4/176’ya göre babası ve evladı olmayan birinin baba bir kardeşleri, öz evladı gibi mirasçı olurlar. Nisa 4/12. ayete göre anası ve evladı olmadan ölen birinin ana bir kardeşleri öz evladın yerine geçmezler. Onlar annelerinin yerine geçer, anneleri gibi, mirastan en fazla üçte bir pay alabilirler.
[8*] el-Vasiyyeh (ٱلْوَصِيَّةُ), birine yüklenen belli bir görev anlamındadır (Lisân’ul-arab). Kur’an’da iki çeşit vasiyet vardır; biri Allah’ın yüklediği mirası paylaştırma görevi (Bakara 2/180-181 Nisa 4/11), diğeri de miras bırakanın borcu ile ilgili vasiyetidir. Ölmek üzere olan biri, borcunu, en az iki şahit huzurunda itiraf ederek vasiyette bulunur (Maide 5/106-107). Belgelenmiş borca vasiyet denmez (Bakara 2/282), çünkü o belge, başka bir şeye ihtiyaç bırakmaz. Miras ayetlerinde “vasiyet ve borç” değil de “vasiyet veya borç” ifadesinin geçmesi, ikisinin de birer borç olduğunu ama aralarında böyle bir farkın bulunduğunu gösterir. Esas olan, borcu yazmaktır. Nebimiz şöyle demiştir: “Müslüman kişinin, vasiyet etmesi gereken borcu varsa vasiyetini yazılı olarak yanında bulundurmadan iki gün gecelemesi caiz olmaz” (Buhari, Vesaya, 1, Müslim, Vasiyet, 1 (1627), Ebu Davud, Vesaya 1). Mezheplere göre vasiyet, bir kişinin, malının en fazla üçte birini, öldükten sonra teslim edilmek üzere, mirasçısından başkasına veya hayra bağışlamasıdır. Halbuki Allah Teâlâ, hayra yapılacak harcamanın, ölüm gelmeden önce yapılmasını emreder (Munâfikûn, 63/10-11). Bir sahabi, Nebimize “hangi sadaka daha faziletlidir?” diye sorunca şu cevabı alır: “Sağlıklı ve hırslı olduğun, fakirlikten korkarak zenginlik beklentisi içinde bulunduğun sırada verdiğin sadakadır. Can boğaza gelinceye kadar erteleyip o sırada şuna şu kadar, buna bu kadar deme. Artık o mal başkasının olmuştur.” (Buharı Hadis no 1330) Görüldüğü gibi borç itirafı dışında vasiyet yoktur. Malı, ölüme bağlı olarak bir kişiye veya kuruma bağışlamak mirasçıdan mal kaçırmaktır. Bunun sevabı değil vebali olur.
[9*] Ayette geçen “babalarınız” anlamındaki âbâukum ( آبَآؤُكُمْ) ifadesinin kapsamına anneler de girdiği için ana-babanız anlamı verilmiştir (Müfredat). Dedeler, nineler ve onların ana-babaları yani kişinin üst soyu da Arapçada bu kapsama girer.
[10*] Meal ve tefsirlerde genellikle “oğullarınız” anlamı verilen ebnâukum (أَبناؤُكُمْ) kelimesi aslında hem kız hem erkeği ifade eder. Çünkü bu kelimenin yerine ayetin başında “çocuklarınız” anlamına gelen evladukum (أولادكم) kelimesi kullanılmıştır. Ayrıca Nahl 16/72. ayette de “oğullar” anlamı verilen benîn (بنين) kelimesi kızları da içerir. Kız ve erkek torunlar ve onların çocukları yani kişinin altsoyu da Arapçada bu kapsama girer. Bu ayette evladukum (أولادكم) kelimesinden sonra kız ve erkek evladın alacağı paylar, ebnâukum (أَبناؤُكُمْ) kelimesinin geçtiği yerde de miras paylarındaki farklılığının sebebi anlatılmıştır. Aslında burada kız ve erkek evlat arasında müthiş bir denge kurulmuştur. Ölen kişinin bir kızı ve bir oğlu olsa, miras olarak da 90 altın ve üç daire bıraksa, oğlu, iki daire ve 60 altın, kızı da bir daire ve 30 altın alır. Kız evlenirken eşinden 15 altın mehir alsa, erkek de 15 altın mehir verse her ikisinin de elinde 45 altını olur. Erkek, dairelerinin birine eşini yerleştirir, diğerini kiraya verir. Kız ise eşinin ona açacağı dairede oturur. İkisinin de elinde kiraya verecekleri birer daire kalır. Böylece aralarında tam bir eşitlik oluşur. Erkeğin çocukları, babasının ailesini devam ettirirken kızın çocukları eşinin ailesini devam ettirir. Üstelik erkek, eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Kızın ve onun çocuklarının ihtiyaçlarını karşılama görevi kocasına aittir. Bu da kadının ve erkeğin, farklı özelliklere sahip olmasından dolayıdır (Nisa 4/32, 34).
[1*] Nisa 4/33. ayete göre miras paylaşılırken önce eşin payı verilir, artan kısım diğer mirasçılara pay edilir. Nisa 4/33. ayet, doğru anlaşılmadığı için, eşin payı diğer mirasçılarla birlikte hesaplanmış ve avliyye denen hesap hatası ortaya çıkmıştır.
[2*] Hanımların sayısı birden fazla ise eşe düşen miras payını aralarında paylaşırlar.
[3*] Kelâle, babası ve /veya anası ile çocuğu /altsoyu olmadan ölen kişidir (Müfredat). Onun çocuğu ve annesi yoksa, ana bir kardeşleri ananın yerine geçer onun alacağı altıda bir veya üçte birlik payı alır (Nisa 4/11). Ana bir kardeş, ana tarafından, baba bir kardeş, baba tarafından, ana-baba bir kardeş ise her iki taraftan miras alır.
[4*] Ana bir kardeşlerde erkek ve kız ayrımı olmaz. Onlar, başka aileye mensup olduklarından kişiye faydası açısından ana bir kız kardeşin ana bir erkek kardeşten farkı yoktur (Nisa 4/11).
[5*] Bu vasiyet, Maide 5/106’ya göre ölen kişinin borcunun ödenmesi ile ilgili vasiyeti kapsadığı gibi ölen erkeğin eşiyle ilgili olarak Allah’ın, mirasçılara yüklediği görevi de kapsar (Bakara 2/240).
[6*] Borç, mirastan fazla ise alacaklı sadece mirası alır. Alacağının arta kalanını mirasçılardan isteyemez. Bu sebeple İslamda reddi miras yoktur.
[7*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir. (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadesinde asıl vurgu ayetleredir (Maide 5/67, Nahl 16/35).
[1*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir. (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadesinde asıl vurgu ayetleredir (Maide 5/67, Nahl 16/35).
[2*] Maide 5/119, En’am 6/16, Tevbe 9/72, 88-89, 100, Casiye 45/30, Fetih 48/4-5, Hadid 57/12, Saf 61/12, Teğabun 64/9, Buruc 85/11.
[1*] “Ölümsüz olarak kalacağı” ifadesinin cennetliklerle ilgili olan önceki ayette çoğul, cehennemliklerle ilgili olan bu âyette tekil olması, cennetliklerin eş-dost ve yakınları ile birlikte olacaklarını (Bakara 2/25, Ra’d 13/23, Yasin 36/55-56, Tur 52/21), cehennemliklerin ise tek başlarına kalacaklarını gösterir (Bakara 2/165-167, Zuhruf 43/66-67).
[2*] “Allah’ın koyduğu sınırlar” ifadesi; bu ve bir sonraki ayet dışında boşanma (Bakara 2/229-230, Talak 65/1), oruç (Bakara 2/187) ve zıhar (Mücadele 58/4) konuları ile ilgili olarak geçer. Allah Teâlâ , koyduğu sınırları aşanı, içinde ölümsüz olarak kalacağı bir ateşe sokacağını bildirdiği halde mezhepler, Allah’ın koyduğu sınırların tamamını yerle bir etmişlerdir (Nisa 4/42, Ahzab 33/36, Cin 72/23). Mirasçıların müslüman olmaması veya farklı bir ülkede yaşaması mirastan pay almayı engellemez (Nisa 4/11-12, 33, 176) Allah Teala şöyle buyurur: “Allah’ın Kitabında, rahim bağı ile bağlı olanlardan her biri diğerine (miras konusunda), müminlerden ve muhacirlerden önce gelir” (Enfal 8/75, Ahzab 33/6). Bu kadar açık ayetlere rağmen geleneksel yapı, hiçbir delile dayanmadan din ve ülke farkını mirasa engel saymıştır. Muhammed 47/4. ayete göre savaş esirleri, karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakılır. Hiçbir ayette, onları öldürme veya köleleştirme ile ilgili bir işaret dahi yoktur. Ama kölelik ve cariyelik diye bir şey uydurulmuş ve mirasa engel sayılmıştır. Adam öldüren kişinin cezası ile ilgili hükümler de açık olmasına rağmen (Bakara 2/178, Nisa 4/92) adam öldürenin öldürdüğü kişiye mirasçı olamayacağı da kabul edilmiştir. Miras hükümlerinde yapılan diğer tahribat, ilgili ayetlerin dipnotlarında gösterilmiştir (Nisa 4/7, 11, 12, 33, 176).
[1*] Zina diye meal verdiğimiz kelime, fuhuş anlamında olan el-fahişe (الْفَاحِشَةَ)’dir. Türkçede para karşılığı yapılan cinsel ilişkiye fuhuş dendiği için, yanlış anlamaya yol açmasın diye zina kelimesi kullanılmıştır. Kur’an’a göre her zina fuhuştur (İsra 17/32). Bu ayette, kadının fahişelik yaptığı iddiasının ispatı için dört şahit istenmesi, yapılan eylemin zina olduğunu gösterir. Çünkü 4 şahit, sadece kadının zina ettiği iddiasını ispat için istenir (Nur 24/4).
[2*] Muhammed aleyhisselam Mekke’de iken önceki kitaplara uyma emri almıştı (En’âm 6/90). Medine’de ceza uygulayacak konuma gelince zina suçu işleyenlere Tevrat’ta bulunan recm yani taşlayarak öldürme cezasını (Levililer 20/10-21, Tesniye 22/22-26) uyguladı (Buhârî, Hudûd, 24 ve 30). Bu âyetler recm cezasını ilk aşamada kadın için ev hapsi ve sıkıntı verme, erkek için de sadece sıkıntı verme cezası olarak hükme bağlamıştır. Tövbe edip ıslah oldukları ortaya çıkınca sıkıntı verme cezası her ikisine de uygulanmaz. Daha sonra bu ceza da hafifletilerek 100 celdeye çevrilmiştir (Nur 24/2).
[1*] Allah Teâlâ fuhuş çeşitlerini yasaklamış (A’raf 7/33) ve onlardan uzak durmayı emretmiştir (En’am 6/151, Şurâ 42/37, Necm 53/31-32). İlgili ayetlerde çoğul kalıbı kullanılmıştır. Arap dilinde çoğul, en az üçü gösterdiğinden fuhuş çeşitlerinin ilki zina yani nikahsız kadın-erkek ilişkisi (İsra 17/32), ikincisi erkek erkeğe ilişki (A’raf 7/80-81), üçüncüsü de lezbiyenlik olur. Nisa 4/15. ayette, fuhuş yapan kadınlara verilen ev hapsi cezasının, daha sonra onların lehine olacak bir cezaya çevrileceği bildirilmiştir. Bu konu ile ilgili olarak, bundan sonra inen tek ayet zina cezasını belirleyen ayet olduğu için (Nur 24/2), Nisa 15’te ev hapsi cezasına çarptırılan kadınlar, zina suçu dışında bir suç işlemiş olamazlar. Zaten dört şahit getirme şartı, sadece zina suçu işlediği iddia edilen kadın ile ilgilidir (Nur 24/4, 13). Öyleyse Nisa 16’da sıkıntı verilmesi istenen kişilerden ikincisi, o kadınla zina eden erkekten başkası olamaz. Burada kadına daha fazla ceza verildiği düşünülebilir. Ama ev hapsi onu, kötü niyetli erkeklerden koruyacağı için kadının lehine olur. Bu cezalar, Nûr Suresi 2. âyet ile kaldırılmış yani neshedilerek 100 celdeye dönüştürülmüştür. Konu bu kadar açık olduğu halde Nisâ 15’in kadın kadına ilişki /lezbiyenlik ile ilgili olduğu, Allah’ın bu kadınlar için açacağı yolun da evlilik olduğu iddia edilir. Halbuki ayette bahsi geçen kadınların evli olmadıklarına dair bir delil yoktur. Evliliğin onları, zina veya lezbiyenlikten alıkoyacağı da söylenemez. Ayette geçen “lehine bir yol açıncaya kadar” ifadesi, ev hapsini sona erdirecek olan 100 celde yani kırbaç cezasından başkası olamaz. Ayetler arası ilişkileri dikkate almayanlar, 16. ayetin erkek erkeğe cinsel ilişki ile ilgili olduğunu da iddia ederler. Onlara göre ayetin başındaki “ellezâni /o ikisi” ifadesi fuhuş eylemini yapan iki erkek anlamındadır. Bu iddianın da doğru olma ihtimali yoktur. Arap dilinde kadınlar için dişil, erkekler için eril kalıplar kullanılır ama erkek ile kadının ortak eylemini anlatan kelimeler, mutlaka eril kalıpta olur. Bu sebeple ilgili ayetleri yok sayıp Nisa 16’nın başındaki “ellezâni (اللَّذان)” ifadesine dayanarak bu ayette erkek erkeğe cinsel ilişkinin kastedildiği söylenemez. Ayrıca 15 ve 16. ayetlerde bahsedilen ilişki çeşidinin aynı olduğu kesindir; çünkü 16. ayette “sizden onu yapmış olarak gelen” ifadesindeki “onu” zamiri, 15. ayetteki zina suçunu göstermektedir.
[2*] Tövbe edip girdiği yanlış yolu bırakan ve iyi işler yapmaya başlayan kişilerin işledikleri günah ne olursa olsun Allah onları bağışlar ve ayrıca iyilik ve ikramda bulunur (Taha 20/82, Nur 24/5, Zümer 39/53, Şûrâ 42/25). Allah onların kötülüklerinin yerine iyiliklerini koyar. (Furkan 25/68-70).
[*] Ayette geçen cehâlet kelimesi ‘bilmemek, yanlış düşünmek, yanlış hareket etmek’ anlamlarına gelir (Müfredat). Yusuf aleyhisselamın “Rabbim! ... Kadınların oyununu benden uzaklaştırmazsan onlara kapılırım ve cahillik edenlerden olurum.” (Yusuf 12/33) demesi de Musa aleyhisselamın “Cahillik edenlerden biri olmaktan Allah’a sığınırım! (Bakara 2/67)” demesi de kendini tutamayarak yanlış yapma anlamındaki cehalettir (En’am 6/54, Nahl 16/119). Bu ayette sözü edilenler, günah olduğunu bildiği halde kendine hakim olamayıp yanlışa düşenlerdir (Bakara 2/188, Âl-i İmran 3/135, Enfal 8/27). Allah kimseyi, gücünün yetmediği şeyden sorumlu tutmadığı için (Bakara 2/286) bilmeden işlenen günah, şirk günahı dahi olsa Allah onu günah saymaz (Bakara 2/22, En’am 6/75-79) Bu sebeple bütün günahlar, bilerek işlenenlerdir (Bakara 2/42, 146, 188, Âl-i İmran 3/71, 75, 76, 78, 135, Enfal 8/27, Mücadele 58/14)
[1*] Yunus aleyhisselam ve kavmi, ölümle yüz yüze gelmeden tövbe ettikleri için Allah tövbelerini kabul etti (Yunus 10/98, Enbiya 21/87-88). Ama Musa aleyhisselamın doğru yolda olduğunu çok iyi bilen Firavun (Neml 27/14), tövbeyi, ölümle yüzyüze geldikten sonra yaptığı için kabul edilmedi (Yunus 10/90-92). Çünkü böyle bir tövbe kabul edilmez (Müminun 23/99-100, Secde 32/12-15). Günahkar müminler de ölüm gelip çatınca hayata dönüp iyi işler yapmak isterler ama artık iş işten geçmiş olur (Münafikun 63/9-11). Nebîmiz şöyle demiştir: “Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelinceye kadar kabul eder.” (Tirmizi, Daavat 98; İbn Mace, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, 2/132, 153). Can boğaza gelince artık her şey bitmiş olur.
[2*] Âl-i İmran 3/90.
[1*] Meallerde “mirasçı olmak” şeklinde tercüme edilen “(ورث) verise” fiilinin kök anlamı, “birinin malının, bir sözleşmeye dayalı olmadan başkasına geçmesi”dir. Miras da bu tür bir mal geçişi olduğu için ona bu isim verilmiştir (Müfredat). Nikah erkeğe, eşinin malına konma veya onu yönetme hakkını veren bir sözleşme olmadığı için (Nisa 4/4) bu ayet erkeğin, karısının malına el koyamayacağını bildirmektedir.
[2*] Bakara 2/229.
[3*] Maruf, aklın veya dinin doğru saydığı her şeydir. Zıttı ‘münker’dir (Müfredat). Her toplumda oluşmuş çeşitli ma'ruflar olabilir. Bunlara, Allah'ın ayetlerine aykırı olmadığı müddetçe uyulur. Kadınlarla ilgili marufları açıklayan bazı ayetler için bkz. Bakara 2/233; Nisa 4/32, 34; Talak 65/6 ve dipnotları.
[4*] Bakara 2/216, 231.
[*] Erkek, eşine verdiği mehri ancak eşi, iftida hakkını kullandığında (Bakara 2/229) veya bizzat şahit olduğu zinası sebebiyle onu iftidaya zorladığında alabilir. Bir kadının zina ettiğini iddia eden, dört görgü şahidi getirmezse iftiracı sayılır ama karısının zina ettiğini iddia eden erkeğe, yapacağı yeminlerle iddiasını ispatlama, eşine de aynı şekilde kendisini aklama hakkı verilmiştir (Nur 24/6-10). Erkek, bu hakkı kötüye kullanarak eşine verdiklerini geri almak için zina iftirası tehdidiyle ona baskı yapabilir. Ancak ayete göre bu, büyük bir iftira ve apaçık bir günahtır.
[1*] Nikah sözleşmesi gereği eşine mehir vermek zorunda olan erkek (Nisa 4/4), ona sağlam bir söz vermiş olur. Artık o, evliliğin devamı sırasında da eşini boşadığında da ona verdiği hiçbir şeyi geri alamaz. Ayrılmayı kadın isterse durum değişir. Bu durumda o, eşinden aldıklarının tamamını veya bir kısmını geri vermek zorunda kalır (Bakara 2/229). Evliliğin sağlam bir söz, bir anlaşma olduğu, Tevrat’ta da yazılıdır (Malaki 2:14)
[2*] Kadının, ilişkiye imkân veren bir alanda kocasıyla baş başa kalmasına fıkıhta halvet-i sahiha denir. Eşiyle bu şekilde başbaşa kalan kadın, mehrin tamamını hak eder (Nisa 4/24).
[1*] Ayette geçen geçen “âbâ” yani “babalar” kelimesi ile kişinin hem babası hem de babasının babası, onun babası vs. yani yukarıya doğru bütün üst soyu kast edilir. Dolayısıyla bu ayet kişinin kendi babasının nikahladığı kadınları kapsadığı gibi dedesinin nikahladığı kadınları da kapsar. Buna göre dedesinin nikahladığı kadın da evlenilmesi haram olan kadınlar sınıfına girer.
[2*] Hanefiler, nikah (نكاح) kelimesinin kök anlamının cinsel ilişki, mecaz anlamının da evlilik olduğunu iddia ederek nikahlı ilişki ile doğan evlenme yasaklarının nikahsız ilişki ile de doğacağını söylerler. Bununla da yetinmez, aralarında evlenme yasağı olanlar, örneğin kayınpeder ile gelin arasında şehvetle öpme, dokunma, sarılma ve cinsel organa bakma gerçekleşse bunu, oğlunun evliliğini sonsuza dek bitiren bir eylem sayarlar. Bu eylemin kasıtlı, kasıtsız, baskı altında, uyku halinde, sarhoş veya akıl sağlığı yerinde değilken olması, sonucu değiştirmez. Bu ayete göre babanın eşi, anne gibidir. Ama Hanefilere göre bir kişi, babasının eşine şehvetle dokunsa, babasının onunla evliliği sonsuza dek biter (Ö.N. Bilmen, Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, c. II, s. 92-97). Bunların doğru olma ihtimali yoktur. Çünkü Kur’an’a göre nikah ile cinsel ilişki, iki ayrı şeydir. Babanın eşi, nikah ile anne gibi olur ama bir kişinin karısının, başka kocadan olma kızı ile evlenme yasağının doğması için nikah yetmez, annesiyle birliktelik yaşaması da gerekir (Nisa 4/23).Allah kimseye, helal-haram koyma yetkisi vermediği için (Nahl 16/116) yukarıdaki görüşlerin kabul edilebilir bir yanı yoktur.
[1*] Haram kılınan şeyin, burada sözü edilen kadınlarla evlilik olduğu hem bu ayetten hem de bunu takip eden ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır.
[2*] “Analarınız” ifadesi sadece anneyi değil, anneanne, babaanne ve onların anneleri gibi, kişinin bütün büyük annelerini içine alır.
[3*] Bir kadından süt emen çocuk onun süt çocuğu, doğurduğu veya emzirdiği çocukların da süt kardeşi olur ve aralarında ebedi evlenme yasağı doğar. Fakat bu yasak, süt emen çocuğun kardeşlerini kapsamaz. Bu yüzden fıkıhta “süt emenin nefsi (yani sadece kendisi) emzirenin nesline haramdır” kuralı geliştirilmiştir. Buna göre bir kadın kendi çocuğu olmayan birini emzirdiğinde sadece o çocuk onun süt çocuğu olur. Süt hısımlığının doğması için çocuğun, kameri takvime göre 0-2 yaş arasında, emzirmenin de onu beslemek maksadıyla olması gerekir (Bakara 2/233). Çünkü Kur’an’da geçerli takvim, kameri takvimdir (Tevbe 9/36).
[4*] Dul kalan kadın, yeni bir evlilik yapar ve eşiyle birlikte olursa yeni eşinin tahsisi ettiği ev, o kadının kendi evi olur. Herkes annesinin evine girme hakkına sahip olduğu için (Nûr 24/61) kadının başka kocadan olan kızı yeni kocasının öz kızı gibi sayılarak onun aile çatısı altına girmiş olur.
[1*] Bu ayette geçen muhsana kelimesine evli kadın anlamı verilmesi, bu ifadenin evlenilmesi haram olan kadınlardan bahseden ayetten sonra gelip hükmün evliliğe bağlanması sebebiyledir. Aslında müslüman-kâfir, hür-esir, evli-bekar ayrımı yapılmaksızın, namusunu koruyan bütün kadınlar Kur’an hükümleriyle koruma altına alınmış ve onlara “muhsana” yani kalenin içindeymiş gibi korunmuş kadın denilmiştir (Nisa 4/25, Maide 5/5, Nur 24/4, 23). Kadın, nikâh ile birlikte kocasının da koruması altına girer ve bir kez daha muhsana olur.
[2*] “Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın” emriyle başlayıp buraya kadar sayılan kadınları nikâhlamak haramdır. Bu ayette yer alan “Hakimiyetiniz altında olan (savaş esirleri) dışındaki evli kadınları nikâhlamak da haramdır” hükmü ile evli savaş esiri kadınlarla evlenmeye onay verilmiştir. Evlenme, esir kadının hür iradesi ile olur. Hakimiyeti altında bulunduğu kişinin yetkisi, evliliğe onay vermekle sınırlıdır (Nisa 4/25).
[3*] Kadın olsun erkek olsun, namuslu olmak, zinadan (Nur 24/3) ve eşcinsellikten uzak durmak evlenmenin olmazsa olmaz şartlarındandır (Nisa 4/24, 25, Maide 5/5 ve Nur 24/26, Necm 53/32). Fuhuş çeşitlerinden uzak duran bir mümin erkek veya kadın, ancak bunlardan uzak duran bir erkek veya kadınla evlenebilir. Bu suçları işledikten sonra tövbekar olup kendini tamamen düzelten de namuslu sayılır (Furkan 25/68-70).
[4*] Bu ayet, nikahtan sonra gerdeğe girilmişse, belirlenmiş mehri vermenin erkeğin görevi, onu almanın da kadının hakkı olduğunu hükme bağlamıştır. Bu yüzden erkek, mehir belirlendikten ve gerdekten sonra karısını boşarsa, belirlenen mehrin tek kuruşunu dahi alamaz (Bakara 2/228; Nisa 4/20). Boşanma durumunda mehirle ilgili diğer hükümler için bkz: Bakara 2/236-237; Ahzâb 33/49.
[5*]“Mehirler” anlamı verilen kelime “ecr” (أجر)’in çoğulu olan “ücûr” (أجور)’dur. “Ecr”, ister dünyada ister ahirette olsun yapılan işe karşılık alınan şeydir (Müfredat). Kelime, bu ayette olduğu gibi Nisa 4/25, Maide 5/5, Ahzab 33/50 ve Mümtahine 60/10. ayetlerde de “mehir” anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla evlenilmesi helal olan kadınlardan yararlanmanın tek yolu, mehrin şart olduğu nikâhtır. Mehirsiz evlilik, sadece Muhammed aleyhisselama özel olarak helal kılınmıştır (Ahzab 33/50). Buna rağmen Şiiler, ayetin iç bütünlüğünü, diğer ayetlerle ilişkisini ve Arap dili kurallarını ihlal ederek bu ayeti mut’a nikahına delil saymışlardır. Onlara göre mut’a, erkeğin kadına vereceği mala karşılık bir süreliğine onun cinselliğinden yararlanma sözleşmesidir. Bununla taraflar, karı koca sayılmaz, aralarında nafaka, miras, boşanma vs. hükümler geçerli olmaz, süre dolunca ayrılık gerçekleşir. Yaptıkları en büyük yanlış, ayette geçen (فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ) = “onunla yararlandığınız” ifadesindeki “o” zamirini, uydurdukları “(kadınları) elde etme = (نيل)” kelimesine göndermeleridir. Halbuki buradaki “o” zamirini, nikah dışında bir şeyi gösterme ihtimali yoktur. Çünkü Nisa 4/22. ayetten buraya kadar evlenilmesi haram olan kadınlar sayılmış ve onların dışındakilerle ancak mehir şartıyla evlenebileceği hükme bağlanmıştır. Ayetlerde yapılan bu tür saptırmalar, tevbe edilmezse Allah’ın asla affetmeyeceği en büyük günahtır (ٍÂl-i İmran 3/99, İbrahim 14/3, A’râf 7/44, Hud 11/18).
[6*] Herhangi bir baskı olmadan, karşılıklı rıza ile mehir miktarında artırma veya eksiltme yapılabilir (Nisa 4/4).
[1*] Bu ayete göre hür kadınla evlenmeye gücü yeten erkek, esir kadınla evlenemez. Hür eşi olan, onun üzerine esir bir eş de alamaz. Eğer evlenmek istiyorsa, önce esiri hürriyetine kavuşturur (Muhammed 47/4), sonra evlenir. Hürriyetine kavuşturma bedelinin mehire sayılması konusunda anlaşabilirler. Nebimiz, esir kadınlardan Cüveyriye, Safiye ve Reyhâne’yi, hürriyetine kavuşturduktan sonra nikâhlamıştır. Nebimize hediye edilen, savaş esiri olmayan Mâriye ise Ahzâb 33/50. ayet ile ona özel olarak helal kılınmıştır (Tahrim 66/1-2).
[2*] Bkz. Bakara 2/222 ve dipnotları.
[3*] Her kadın bir erkeğin kızı, her erkek de bir kadının oğludur (Hucurât 49/13).
[4*] Savaş esirleri, savaşa katılan askerlere dağıtılır, sonra ya karşılıksız olarak ya da fidye karşılığı serbest bırakılırlar (Muhammed 47/4). Özgürlüklerine kavuşturuluncaya kadar, yanlarında kaldıkları ailenin bir ferdi gibi muamele görürler (Nur 24/58-59). Ailenin, esirin evliliği üzerindeki yetkisi, tıpkı hür kadınınki gibi sadece denetlemeyle sınırlıdır (Nur 24/33). Esir kız /kadın, evlenme kararını kendi hür iradesiyle verir ve eşinin ödeyeceği mehrin de sahibi olur.
[*] “Yollar” diye meal verdiğimiz kelime, sünnetin (سنة) çoğulu olan sünen (سنن)dir. Sünnet, nebiler dahil bütün inananların takip etmek zorunda olduğu değişmez kuralların uygulandığı ana yoldur. O yola girmeyenler kaybederler. Sünnet kelimesi bir de Allah’ın, kendi kanunlarını, fert ve toplumlara uygulamasi ile ilgili olarak kullanılır (Âl-i İmran 3/137, Enfâl 8/38, Hicr 15/13, İsra 17/76-77, Kehf 18/55, Ahzab 33/38, 62; Fatır 35/43, Mümin 40/85, Fetih 48/23). Ümmetlerin uymaları gereken kurallar bütününe şeriat denir. Şeriatte, şir’a denen ve imtihan gereği her bir ümmete özel olarak konulmuş hükümler (Maide 5/48) bulunsa da ana hükümler değişmez (Şûrâ 42/13). Bu sebeple Adem aleyhisselamdan beri Allah’ın uyulmasını istediği dinin adı İslam’dır (Âl-i İmran 3/19, 83; Mâide 5/3). Şeriatin değişmeyen çok büyük kısmı “sünen /yollar” kapsamındadır. Dolayısıyla sünen için ümmetlerin ortak paydası denebilir.
[1*] İrâde, istemek ve dilemektir. Allah’ın iradesinin ezelî olduğuna ve irade ettiği şeyin mutlaka gerçekleşeceğine inanılır. Ayetler, bu inancın yanlış olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü bu iddia doğru olsaydı, Allah’ın, bütün insanların doğru yolda olması ile ilgili iradesi gerçekleşir ve kimse yanlış yolda olmazdı. Bir şey Allah’ın sadece iradesi ile değil, iradesinin ardından vereceği “ol” emri ile gerçekleşir (Yasin 36/82). Allah, “ol” emrini verince iradesi meşiete dönüşür ve o şey mutlaka olur (En’am 6/149, Nahl 16/9). O, insanların imtihanı ile ilgili konulardaki ol emrini, insanların tercih ve eylemlerine göre verir (Âl-i İmran 3/101, A’raf 7/30, Ra’d 13/27, Kasas 28/56).
[2*] Âl-i İmran 3/14, Nisa 4/44, 89; İsra 17/74; Kalem 68/9.
[1*] Bakara 2/286, Hac 22/78.
[2*] Rum 30/54.
[1*] Batıl yolla mal yemek şu şekillerde olur: Ölçüde ve tartıda eksiltme yapmak (Mutaffifin 83/1-3, İsra 17/35), faiz yemek (Bakara 2/275, 278-279, Al-i İmran 3/130), kumar ve şans oyunları (Bakara 2/219, Maide 5/90-91), gasp (Kehf 18/79), hırsızlık (Maide 5/38), yetim malı yemek (Nisa 4/2, 6,10), boşadığı hanıma verdiği bir şeyi geri almak (Bakara 2/229, Nisa 4/20-21), başkasının malını yemek için yetkililere rüşvet vermek (Bakara 2/188), ayetleri gizleme ve din istismarı karşılığında mal almaktır (Bakara 2/174, Tevbe 9/34).
[2*] Ticaret, gelir elde etmek amacıyla yapılan mal ve hizmet alım satımıdır. Bunlar, tarafların hür iradesiyle yapılmalı, dışarıdan bir müdahale olmamalıdır. Bir zamanlar Medine’de fiyatlar yükselmiş, halk Nebimizden yetkili makam olarak narh koymasını yani tavan fiyat belirlemesini istemişti. Nebimiz aleyhisselamın buna, şöyle cevap verdiği rivayet edilir: “Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızkı veren Allah’tır. Benim asıl istediğim, sizden birinizin kanı ve malı konusundaki bir haksızlıktan dolayı benden bir talebi olmadan Rabbime kavuşmaktır” (Tirmizi, Büyû’, 73). Piyasaya müdahale edilmediği zaman fiyatlar, arz-talep dengesine göre oluşur. Piyasaya yapılan her müdahale oraya daha az mal gelmesine, daralmaya, kıtlık ve karaborsaya yol açar. Serbest piyasada fiyatların artması, ucuzluğun en iyi habercisidir. Çünkü fiyatların arttığını duyan herkes oraya mal getirir ve kısa sürede bolluk ve ucuzluk başlar.
[*] Benzer bir tehdit, yasaklandığı halde faizcilik yapmaya devam edenler için de geçerlidir (Bakara 2/275).
[*] Büyük günahlara “kebâir” denir. Bunların belli başlıları şunlardır: Şirk (Nisa 4/48, 116) ayetleri gizlemek (Bakara 2/159-163, 174-175), faiz yemek (Bakara 2/275, 278-279, Âl-i İmran 3/130), cinsel suçlar işlemek (En’âm 6/151, A’râf 7/33, İsra 17/32, Nur 24/2 Şûra 42/37, Necm 53/32), namuslu bir kadına zina iftirasında bulunmak (Nur 24/4, 11-13), adam öldürmek (En’âm 6/151, İsra 17/33, Furkan 25/68),yetim malı yemek (Nisa 4/2, 6, 10),ölçüde tartıda eksiltme yapmak (İsra 17/35, Mutaffifîn 83/1-3), hırsızlık (Maide 5/38), Allah’ın koyduğu sınırları aşmak (Nisa 4/14), kendi yalanını Allah’a mal etmek (Hud 11/18, Nahl 16/116), haram yiyecekleri yemek (Bakara 2/173, Maide 5/3, En’am 6/145, Nahl 16/115) savaştan kaçmak (Enfal 8/15-16), ana-babaya kötü davranmak (İsrâ, 17/23), kibirli olmak (Nisa 4/36), sarhoş edici ve uyuşturucu maddeleri kullanmak, kumar oynamak (Bakara 2/219, Maide 5/90-91) haram aylarda savaşmak (Bakara 2/217), evlenilmesi haram olan kadınlarla evlenmek (Nisa 4/22-24), insanları mescitlerden engellemek (Bakara 2/114), Allah’tan vahiy aldığını iddia etmek (En’am 6/93) ve ayetlerden yüz çevirmektir (En’am 6/157, Taha 20/124-127).
[*] Bunlar, Allah’ın yaratılıştan, kadınıyla erkeği ile her insana verdiği üstün özelliklerdir. İnsan bu özelliklerini keşfettiği ve geliştirdiği oranda öne çıkar. Bir de kadınlara, erkeklerde olmayan özellikler, erkeklere de kadınlarda olmayan özellikler verilmiştir. Böylece bunlar birbirlerini tamamlar ve hayatın uyumlu bir şekilde yaşanmasını sağlarlar (Nahl 16/71, İsra 17/21, Zuhruf 43/32). Bu sebeple hiçbiri diğerine özenmemelidir.
[1*] Mirasta esas olan kan bağıdır. Din veya ülke farkı mirasa engel olmaz (Nisa 4/7, Enfal 8/75, Ahzab 33/6).
[2*] Eşler, nikah sözleşmesi ile mirasçılar arasına katılır (Nisa 4/12, 20-21). Bu ayet, önce onların paylarının verilmesini, kalan kısmın, aileden olan mirasçılar arasında pay edilmesini emretmektedir. Ayetteki “güçlü sözleşme yapılanlar” ifadesine eşler anlamı verilmediği için mirasta, payların toplamının ortak paydayı geçtiği, avliye denilen bir orantısızlık ortaya çıkmıştır. Mesela bir erkek ölse, geriye annesi, babası, karısı ve iki kızı kalsa, bu ayete göre öncelikle karısına mirasın sekizde biri verilir (Nisa 4/12), Kalan kısım, altıya bölünerek 1 pay anneye, 1 pay babaya, 2’şer pay da kızlara verilir (Nisa 4/11). Mezhepler, eşe öncelik vermedikleri için bütün payları, birlikte hesap etmiş ve payın paydadan fazla olduğu (⅛+⅙+⅙+⅔ =3/24+4/24+4/24+15/24=) 27/24’lük bir orantısızlığa sebep olmuşlardır. Bunu çözmek için paydayı paya eşitleyerek 24 paya bölünmesi gereken mirası 27’ye bölmüş ve eşin payını, sekizde birden dokuzda bire düşürmüş ve Allah’ın koyduğu sınırları aşmışlardır (Nisa 4/13-14). Eğer bu ve benzeri ayetlere uysalardı böyle bir orantısızlık doğmazdı (Maide 5/1).
[3*] Bu cümlenin tam tercümesi “önce güçlü sözleşme yaptıklarınızın paylarını verin” şeklindedir. Bir Türk, bu cümleden mirası, ölen kişinin paylaştırması gerektiğini anlar ve şaşırır. Burada, Arapçada “iltifat” adı verilen bir söz sanatı kullanılmıştır. Bundan dolayı bir Arap, paylaştırmayı, ölenin değil yaşayanların yapması gerektiğini anlar. Zaten Allah, paylaştırmayı kimin yapacağını, başka ayetlerde, açıkça anlatmıştır (Bakara 2/180-182) ٍİlitfat sanatı ile ilgili ayrıntılı açıklama için bkz. Nisa 4/11’in dipnotu.
[1*] Bazı konularda erkekler, bazı konularda da kadınlar üstün olduğu için (Nisa 4/32) biri diğerini tamamlar. Allah Teala, eşler arasına sevgi ve merhamet bağı koyarak iyi bir aile kurmalarının yolunu açmıştır (Rum 30/21).
[2*] Erkek, eşine mehir vermek ve onu geçindirmekle sorumludur (Bakara 2/233; Nisa 4/4, 24; Talak 65/6).
[3*] İyi kadınların özelliği olarak geçen “Allah’a içten boyun eğme” iyi erkeklerin de özelliğidir (Ahzab 33/35). Bunu görmek istemeyenler kelimeye, sadece bu ayette “kocalarına içten boyun eğme” anlamını verirken diğer ayetlerde “Allah’a içten boyun eğme” anlamını verirler (Bakara 2/116, Âl-i İmran 3/17, Nahl 16/120, Rum 30/26, Zümer 39/9, Tahrim 66/12).
[4*] Allah, namuslu erkek için muhsin (محصن) /kendini koruyan, namuslu kadın için de muhsana (محصنة) /korunmuş olan ifadesini kullanır (Nisa 4/24-25, Maide 5/5). Kadını koruyan Allah’tır. Allah, namuslu bir kadının zina ettiğini iddia eden kişinin, kendisi dışında 4 şahit getirmesini şart koşmuştur. Dört şahit getirmeyeni iftiracı saymış ve ona, seksen kırbaç vurulmasını, tevbe edip kendini düzeltinceye kadar da şahitliğinin kabul edilmemesini emretmiştir (Nur 24/4-5). Kötü kadınlar, Allah’ın yaptığı bu korumayı fırsata çevirip, kimsenin göremeyeceği yerlerde ahlaksızlık yapabilirler. Ama Allah’a içten boyun eğen kadınlar böyle bir şey yapmazlar.
[5*] “Ayrılma” anlamı verdiğimiz kelime, oturduğu yerden hafifçe kalkma anlamına gelen “nüşûz (نُشُوزً )”dur (el-Ayn). Kendi hür iradesiyle nikah sözleşmesinin tarafı olan kadın ve erkekten her biri yine kendi hür iradesiyle ayrılmaya karar verebilir. Erkeğin kararına talak (Talak 65/1-7) kadınınkine iftida denir (Bakara 2/229, Mümtahine 60/10-11). Aradaki tek fark, kadının, son kararını vermesinden önce araya hakemlerin girmesinin zorunlu olmasıdır (Bakara 2/229, Nisa 4/35). Bu, kadını korumaya yönelik bir şarttır (Nisa 4/19-21). Eşlerden birinin, ayrılmaya karar vereceğini gösteren davranışlar, diğerini korkuttuğu için “nüşuzundan korkma” ifadesikullanılmıştır. Bu ayette erkeğin, eşinin nüşuzundan korkması halinde yapması gerekenler anlatılmaktadır. Kadın kararında ısrarlı ise, bir sonraki ayete göre hareket edilir. Eşinin nüşuzundan korkan taraf kadın ise yapılması gerekenler Nisa 4/128. âyette anlatılmıştır. Ayrılma gerçekleşirse Allah, kendi imkanlarıyla birini diğerine muhtaç olmaktan kurtaracağına söz vermiştir (Nisa 4/130).
[6*] Ayetteki bu emre göre kadının kararını kesinletirmesinden sonra her şey bitmiş olacağı için (Bakara 2/229, Mümtahine 60/10-11) onun nüşuzundan yani ayrılma isteğinin ortaya çıkmasından itibaren erkek, kadının yatağından ayrılmak zorundadır. Erkeğe yüklenen bu görev, hem kadının kararını gözden geçirmesini sağlar hem de ayrılmak istediği kocadan hamile kalmasını önler. Erkek eşini boşadığında da kadın, erkeğin yatağından ayrılır (Talak 65/1). Erkeğin yataktan ayrılmasının iftidandan önce, kadının yataktan ayrılmasının da talaktan sonra olması, iftida ile talak arasındaki farktan kaynaklanır (Bakara 2/228).
[7*] “Bırakma” anlamı verdiğimiz darb (ضرب ) kelimesinin kök anlamı, bir şeyi bir şeyin üstüne bırakmadır (Müfredat). Hemen her iş için kullanılan bu fiilin anlamı, bırakılan şeye göre değişir (el-Ayn). Allah Teala, Kur’an’a koyduğu örnekler için daima darb (ضرب ) kelimesini kullanır (Bakara 2/26, İbrahim 14/24, Nahl 16/75-76, 113 …). Çünkü o örnekler, hep Kur’an’da kalır ve hiçbir zaman önemini kaybetmez. Bu ayete göre eşinin ayrılacağından korkan erkeğin, kadının kararı kesinleşinceye kadar onu evden çıkarmaması gerekir. Erkeğin boşamasından sonra da belki araları düzelir diye iddet müddeti boyunca kadının evde kalması gerekir. Çünkü bu açıdan kadın ve erkek arasındaki hak ve görev eşitliği vardır (Bakara 2/228, Talak 65/1). Ama erkeğin boşamasında hakemlerin devreye girme zorunluluğunun olmaması, aradaki bir derecelik farktan kaynaklanır. Ayrıca erkek boşadığında kadın iddet bekler ama kadın boşandığında iddet beklemez.
[8*] "Gönülden kabul etme" ayette geçen itaatın anlamıdır. Zıddı ikrahtır (Müfredat). Ayetteki bu ifade, darb (ضرب ) kelimesine “dayak” anlamı vermeyi imkansızlaştırır. Çünkü bir işi dayak sonucu yapmak ikrâh yani baskı altında yapmak olur. Halbuki dinimizde, ikrahın hiçbir çeşidine yer yoktur (Bakara 2/256).
[*] Kadın kararında ısrarlı ise hakemler devreye girer ve aralarını düzeltmeye çalışırlar. Uzlaşma sağlanamazsa iftida hükümleri uygulanır (Bakara 2/229, Mümtahine 60/10-11) Allah, kitabını, bir ilme göre açıklamış ve yaptığı açıklamalara ulaşmanın yollarını da göstermiştir (Âl-i İmran 3/7, A’raf 7/52, Hud 11/1-2, Taha 20/114, Fussilet 41/3). Ayetleri, kendine göre açıklamaya kalkan, kendini ilah yerine koymuş ve en büyük günahı işlemiş sayılır (Hud 11/1-2). Müslümanlar, Allah’ın “Hikmet” adını verdiği bu ilmi unuttukları için problem çözme yerine problem üretmeye başlamışlardır. Nisa 34. ayetle ürettikleri problem, Allah’ın “kadını dövme” emri verdiği iddiasıdır. Halbuki Allah Teala, aileyi oluşturan kadın, erkek ve çocukların, birbirine düşman olacak derecede ileri gidebileceğini, buna karşılık yapılması gerekenin sadece, kusurları görmemek, yeni bir sayfa açmak ve karşı tarafı bağışlamak olduğunu açıkça ifade etmiştir (Teğabun 64/14). Durum böyleyken Nisa 34. ayeti, kocanın karısını dövmesinin delili yapmak olacak şey değildir.
[1*] Çocuklar, akraba kapsamında birinci sırada yer aldığı için çocuklara da güzel davranmak gerekir. Nebimizin, yedi yaşına giren çocuklara namazın emredilmesini, on yaşına girdiğinde de dövülmesini tavsiye ettiği rivayet edilir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 180, 187; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 26). Bu ayette, ana-baba gibi onlara da iyi davranılması emredildiği için Nebimiz, bu ve benzeri ayetlere ters bir söz söylemiş olamaz. Lokman, oğluna şöyle demişti: Yavrucuğum! Namazı düzgün ve sürekli kıl, marufun /iyi şeylerin yapılmasını iste, (herkesi) münkerden /kötü şeylerden sakındır, başına gelene sabret /duruşunu bozma. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir (Lokman 31/17). Bu sebeple çocuğu dövmeden, güzel davranışlarla yetiştirmek gerekir. En’am 6/151, Nahl 16/90, İsra 17/23-26, Rum 30/38, Ahkaf 46/15. Benzer emirler İsrailoğullarına da verilmiştir (Bakara 2/83).
[1*] Bakara 2/262-264.
[2*] Zuhruf 43/36-38.
[*] Âl-i İmran 3/182, Yunus 10/44, Kehf 18/49, Enbiya 21/47, Ankebut 29/40, Yasin 36/54, Mü’min 40/17, 31, Fussilet 41/46, Zilzal 99/7-8.
[*] Nahl 16/89, Kasas 28/75, Zümer 39/69.
[1*] Resul kelimesinin anlamı ile ilgili olarak bkz. Nisa 4/13 dipnotu.
[2*] Furkan 25/13, Hâkka 69/25-27, Nebe 78/40, İnşikak 84/10-11.
[1*] Namaz, zikir için, Kur’an’ı ve Kur’an’a uygun dua ve tesbihleri zihine yerleştirmek için kılındığından ne dediğini bilmeyen kişi bunu yapamaz (Nisa 4/103, Taha 20/14, Ankebut 29/45).
[2*] “Yolda olma” şeklinde tercüme edilen “âbirî-sebil (عَابِرِي سَبِيلٍ)” şehir içindeki kısa yollar dahil her türlü yolda olma durumunu kapsar. Sonraki cümlede gelen “yolculuk halinde olma” ise seferî sayılmayı gerektiren uzun yolculuktur.
[3*] Buradaki ifade, mecazen karı-koca ilişkisi anlamındadır.
[4*] Gusletmek veya abdest almak gerektiğinde su yoksa veya suyun kullanımına engel olan hastalık, yıkanmanın mümkün olmaması gibi bir durum varsa teyemmüm yapılır (Maide 5/6). Alınan teyemmüm hem gusül hem abdest sayılır.
[5*] Saîd (صَعٖيدً) üste çıkmış şey anlamındadır. Dünya’nın dış yüzeyine (Kehf 18/8) ve yüzeyde olan her şeye said (Kehf 18/40) denir.
[6*] Arapçada “el” anlamına gelen “yed (يد)” kelimesi, sözlüklere göre omuzdan parmak uçlarına kadar tüm kolu ifade eder. Ancak kelimenin Kur’an’daki kullanımları, bilekten parmak uçlarına kadar olan, bir şeyi tutmaya yarayan bölümü ifade etmektedir. Bu durum A’râf 7/195 ve Taha 20/22. ayetlerde görülebilir. Bu sebeple Mâide Suresi 5/6. ayette abdest tarif edilirken “ellerinizi dirseklerinize kadar yıkayın” denilerek sadece ellerin yıkanıp bırakılmaması, yıkanacak bölgenin dirseklere kadar uzatılması emredilmiştir. Ayrıca Nisâ 43 ve Mâide 6. ayetlerde “yüzünüzü ve ellerinizi meshedin” şeklinde tarif edilen teyemmümü, “dirseklere kadar” ifadesi kullanılmadığı için Nebimiz de ellerini bileklerine kadar mesh ederek yerine getirmiş, dirseklerine kadar mesh etmemiştir (Buhari, Teyemmüm 3; Ebu Davud, Taharet 123).
[7*] Bazı kişiler zaman zaman ‘gusül gereken durumlarda teyemmümün yetmeyeceği’ veya ‘gusül ve abdestte yıkanması gereken yerleri tam olarak yıkayamadığı’ vehmine kapılabilir. Bu vehimler kişinin namaz kılmasını zorlaştıracak hatta engelleyecek hale gelebilir. Ayetteki “daima affeden ve bağışlayan (عَفُوًّا غَفُورًا)” ifadesi böyle bir vehimle karşılaşan kişinin vehimlerinden kurtulabilmesi açısından önem taşır; çünkü Allah Teâlâ affedici (günahları yok sayan) ve bağışlayıcı olduğunu belirtmiştir. Bu affedicilik ve bağışlayıcılık, istemeden eksik yıkanan bir yer varsa onu da kapsar.
[*] Enfal 8/40, 64, Ahzab 33/25.
[1*] Bakara 2/93.
[2*] Bunlar, kelime oyunlarıyla Muhammed aleyhisselamı övüyormuş gibi görünerek onu küçük düşürmeye çalışıyorlardı. Ayetteki ilk cümle: “semi’nâ ve asaynâ (سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا)”dır. Bunun bir anlamı “dinledik ve sıkı sarıldık” diğeri ise “dinledik ve isyan ettik” şeklindedir. Çünkü asâ (عصى) fiilinin birbirine zıt iki anlamı vardır (Mekâyis’ul-luğa). Bunun yerine “semi’nâ ve ata’nâ (سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا)” deselerdi “dinledik ve içten boyun eğdik” dışında bir anlama çekilemezdi. İkincisi, “isma’ gayre musmain (وَاسْمَعْ غـَيْرَ مُسْمَعٍ) = dinle, dinletilmeyen” cümlesidir. Bu sözün bir anlamı “Dinle! Seni kimse dinlemiyor” diğeri ise “dinle, dinlemez adam!” şeklindedir (Neml 27/80, Fatır 35/22). Eğer sadece “dinle!” deselerdi başka anlama çekilemezdi. Ayetteki üçüncü cümle olan râinâ (رَاعـِنَا)’ya “Bizi kolla!” anlamı verilebilir. Ama kelime, bir işin birden çok özne tarafından yapıldığını gösteren mufâale kalıbında olduğu için ona “birbirimizi kollayalım” anlamı da verilebilir. Allah’ın dininde, herhangi bir taviz söz konusu olamayacağından din ile ilgili bir konuda “birbirimizi kollayalım” diyenler, doğru yoldan çıkmış olurlar (Bakara 2/104, İsra 17/73-75, Kalem 68/9).
[1*] Bakara 2/40, 41, 91.
[2*] Bakara 2/65, Nisa 4/154, Mâide 5/60, A’raf 7/163-166, Nahl 16/124.
[3*] İsrailoğullarının, Allah’ın emirlerini yerine getirmemeleri durumunda yurtlarından çıkarılacakları ve uluslar arasında dağıtılacakları Tevrat ve İncil’de de yazılıdır (Levililer 26: 14-38, Hezekiel 20:23-24, 1 Peter 1:1, Elçilerin İşleri 8:1,4). Nebimiz döneminde kendilerine Kur’an tebliğ edilen Yahudi ve Hıristiyanların bir bölümü önce inandı, arkasından kafirlik edip Allah’ın ve elçisinin karşısında yer aldılar (Nisa 4/115, Enfal 8/13-14, Muhammed 47/32), Allah da onları lanetledi (Bakara 2/89, Âl-i İmran 3/85-88). Beni Nadir Yahudilerinin içlerinde, Medine’yi toplu halde terk etmelerine sebep olan bir korku oluşturdu. Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle yıktılar. Bıraktıkları mallar müslümanlara kaldı. (Haşr 59/2-8) Benzer durumu, daha önce Benî Kaynuka Yahudileri yaşamıştı. Ancak onlar, Medine’yi toplu halde değil, azar azar terk ettiler. (Haşr 59/15). Benî Kurayza Yahudileri ise Medine Antlaşmasına uydu ve Müslümanların koruması altına girdiler ama Hendek Savaşı sırasında düşman tarafına geçerek antlaşmayı bozdular (Ahzab 33/12-15). Düşman çekilince Nebimiz, hemen kalelerini kuşatıp onlarla savaştı, bir kısmını öldürdü, bir kısmını da esir aldı. Yerleri, yurtları ve malları ganimet olarak Müslümanlara kaldı (Ahzab 33/26-27). Benî Kurayza esirleri, serbest bırakıldıktan sonra Medine’yi, toplu halde terk ettiler (Muhammed 47/4).
[1*] Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kimsenin şüphesi yoktur (A’râf 7/172-174). İlah sayılanlar, Allah ile araya konan aracılardır. Heykelin ilah olamayacağını herkes bilir (Ankebut 29/16-25). Bakara 2/22. ayette yer alan “bile bile Allah’a benzer nitelikte varlıklar uydurmayın.” ifadesi, bilmeden işlenen şirk günahının affedileceğini gösterir (Enfal 8/27). Bunun örneği İbrahim aleyhisselamdır. O, buluğa erdiği andan itibaren putların ilah olmayacağını anlamıştı. Ama En’âm 6/75-79. ayetlerde belirtildiği gibi, gözlemler yapıp kesin kanaate varıncaya kadar gezegenin, ayın ve güneşin, kendisinin rabbi olduğuna inanıyordu. Yaptığı gözlemler sonucunda onların rab olamayacaklarını anlar anlamaz kesin tavrını ortaya koydu (Enbiya 21/51-64). Onun bu konuda, bile bile yaptığı herhangi bir yanlış olmadığı için Allah onu hiçbir zaman müşrik saymamıştır (Bakara 2/135, Âl-i İmran 3/18, 67, 95, En’am 6/161, Nahl 16/123). Nitekim Müslümanlar da Muhammed aleyhisselamın ve ilim adamlarının ilah yapıldığının farkında değillerdir. Allah Teâlâ Kur’an’ı sadece kendisinin açıkladığını, bunu bir ilme göre yaptığını (A’raf 7/52), bu açıklamalara, konuyu bilenlerden oluşan bir ekibin ulaşabileceğini (Fussilet 41/3) bildirmiş ve başkasının yapacağı açıklamayı kabul etmenin onu ilah saymak olduğunu açıkça ifade etmiştir (Hud 11/1). Ama geleneksel yapı, birçok ayeti gizlemiş, bir çoğuna da yanlış anlamlar vermiş ve Muhammed aleyhisselamın da ayetleri açıklama yetkisinin olduğunu, Müslümanlara kabul ettirmiştir. Bu yetki alimlere de verilerek mezhepler oluşturulmuş ve bir ilahlar piramidi meydana getirilmiştir. Bu, kabul edilebilecek bir şey değildir (Bakara 2/103-105, 213, En’am 6/159, Şura 42/13-14). Ancak bu yapıyı, bilmeden kabul edenlerin bir sorumluluğu olmaz (Bakara 2/22, 286). Ama bunu bile bile yapıp Müslümanları bu hale sokanlar, en ağır cezaya çarptırılacaklardır (Bakara 2/159-162, 174-176, A’raf 7/44-45). Bu ayetin benzeri için bkz. Nisa 4/116.
http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html
[1*] Bakara 2/111, Maide 5/18.
[2*] Nisa 4/40.
[*] A’raf 7/28, Nahl 16/35, Zuhruf 43/20.
[1*] Âl-i İmran 3/23, Nisa 4/44.
[2*] Tağut, haddini aşmakta ileri giden insan ve cin şeytanlarıdır. Bunlar, yoldan çıkmakla kalmaz ayetleri ya yok sayarak veya anlamlarını bozarak başkalarının da haddini aşmasına ve yoldan çıkmasına sebep olurlar (Bakara 2/256, 257; Nisa 4/60, 76; Maide 5/60; Nahl 16/36; Zümer 39/17).
[*] Maide 5/60.
[1*] Sâd 38/10.
[2*] “Nakiyr (نقير)”, hurma çekirdeğinin arkasında bulunan, nokta büyüklüğündeki bir çukurdur. Bu sözcük Arapçada küçük ve önemsiz şeyleri anlatmak için kullanır.
[3*] İsra 17/100.
[1*] Bakara 2/109, Âl-i İmran 3/99.
[2*] Ankebut 29/27.
[1*] Hadîd 57/26.
[2*] Bakara 2/126.
[1*] Yanıklar üç derecelidir: Birincisinde deride kızarıklık, ağrı ve ödem oluşur ve yaklaşık 48 saatte iyileşir. İkincisinde deride içi su dolu kabarcıklar (bül) oluşur ve ağrılıdır. Derinin kendini yenilemesi ile iyileşir. Üçüncü derece yanık derinin tüm tabakalarını. özellikle de damar, sinir ve kasları etkiler. Beyaz ve kara yaradan siyah renge kadar aşamaları vardır. Sinirler zarar gördüğü için ağrı olmaz. Deri yenilenince tekrar acı çekmeye başlar.
[2*] Hac 22/19-20, Mü’minun 23/104, Mearic 70/15-16, Müddessir 74/26-29.
[1*] Kur’an’da, cennetlik ve cehennemlik olanlar için iki kelime kullanılır. Birisi “sonsuza kadar” anlamına gelen “ebeden (أَبَدًا)” (Bakara 2/95, Maide 5/24, Tevbe 9/83-84, 108, Kehf 18/20, 35, 57, Nur 24/4, 17, 21, Ahzab 33/53, Feth 48/12, Haşr 59/11, Mümtahine 60/4, Cuma 62/7) diğeri de “ölümsüz olan” anlamındaki “hâlid (خَالِد)”dir (Âl-i İmrân 3/88). Cennetlikler için Nisa 4/122; Maide 5/119, Tevbe 9/20-22,100; Teğabün 64/9, Talak 65/11, Beyyine 98/8 ayetlerine; cehennemlikler için Nisa 4/168-169, Ahzab 33/64-65, Cin 72/23 ayetlerine bakınız.
[2*] “Eş” diye tercüme ettiğimiz "zevc (زوج)" kelimesi Kur’ân’da hem kadın hem de erkek için kullanılır. Cennete giden eşler, kusurlarından arındırıldığı için, biri diğerinde herhangi bir eksik bulamayacaktır (Vakıa 56/61). Cennetteki gılman, vildan ve huriler eş değil hizmetçidirler (Duhân 44/54, Tûr 52/20-24, Vakıa 56/17-24, İnsan 76/19).
[3*] Vakıa 56/30, Yasin 36/56, Mürselat 77/41.
[*] Nisa 4/135; Maide 5/8, 42; En’am 6/152; Nahl 16/90; Şûrâ 42/15; Hucurat 49/9.
[1*] “Resul (رسول)”, birine gönderilen söz anlamına geldiği gibi o sözü tebliğ için gönderilen elçi anlamına da gelir (Müfredat). Muhammed aleyhisselamın resul sıfatıyla söyledikleri Allah’ın sözü olduğu için ona itaat, Allah’a itaat (Nisa 4/80), ona isyan Allah’a isyan olur (Ahzâb 33/36). Aksi takdirde Allah ile resulünün arası ayrılmış ve yeni bir din ortaya çıkarılmış olur (Nisa 4/150-152). O’nun ayetler dışında söylediği sözler, Kur’an’a uygunluk açısından denetlenebilir (Ahzab 33/36-37, Mümtahine 60/12 ve dipnotları).
[2*] Yetkililerle anlaşmazlığa düşülen bir konuyu Allah’a ve resulüne götürme emri, anlaşmazlığı Kur’an’a göre çözme emridir (Maide 5/48-50, En’am 6/114, Şûrâ 42/10). Bunun bir örneği Ahzab 33/37. ayette yer alan, evlatlığı Zeyd ile Nebimiz arasındaki uyuşmazlıktır. Nebimiz Muhammed aleyhisselam, Zeyd’in, eşi Zeyneb’i boşadığını öğrenince: "Eşini nikahında tut, Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakın!" diyerek ona baskı yapmıştı. Ama Allah’ın Zeyd’e verdiği, eşini boşama hakkına (Talak 65/1-2) karşı çıkma yetkisi olmadığı için Allah, Zeyd’i değil, Muhammed aleyhisselamı suçlamıştır.
[3*] Bedir savaşında olanlar, yetkili kişinin hatasına itiraz edilmemesi halinde hedefe ulaşılamayacağının örneğidir. Mekke’de inen Rum 30/1-6. âyetlerde Romalıların (Perslere) yenildiği ama dokuz yıl içinde galip gelecekleri ve o gün Allah’ın müminleri, bir zaferle sevindireceği bildirilmişti. Medine’ye hicrete zorlanan Muhammed aleyhisselama Allah, müminleri savaşa hazırlama emri verdi ve kendilerinin on katı düşmanla savaşma görevi yükledi (Enfâl 8/65). Perslerle Romalıların savaşacağı haberi yayıldığında Mekke’nin ticaret kervanı Şam’da idi. Kervanı yönetenler, onu Müslümanlara kaptırmamak için hemen yola çıktılar ve en önemli konak yerlerinden olan Bedir’e vardılar. Mekkeliler de kervanlarını korumak için, bir orduyla Bedir’e geldi. Müslümanlar ise Bedir’e doğru yola çıktılar ve Bedir’de kendilerini, Mekke ordusu ile kervanın ortasında buldular (Enfal 8/42). Böylece Rum Suresinde bildirilen şartlar oluştu. Ama Müslümanların bir kesimi, göz göre göre ölüme sürükleniyormuş gibi tam bir hoşnutsuzluk içinde, Muhammed aleyhisselam ile çekişiyordu (Enfal 8/5-6). Diğer kesim de savaşmayı değil, kervanı istiyordu. Ama Allah, Muhammed aleyhisselamın, Mekke’den çıkarılmasına karşılık Müslümanların onlarla savaşıp Mekke’yi almasını istiyordu (Enfal 8/7-8, 30, İsra 17/76-77). Allah, müslümanlardaki zayıflığı görünce savaşmaları gereken düşman sayısını on kattan iki kata düşürdü (Enfâl 8/66). Mekke ordusu onların iki katından fazla olduğu için, bir anlaşmazlık çıkmasın ve ordu dağılmasın diye Nebîmize, rüyasında onları az gösterdi (Enfâl 8/43). İki ordu karşılaşınca da Mekke ordusunu, kendilerinin iki katı gösterdi (Âl-i İmrân 3/13). Müslümanları da Mekkelilere az gösterdi ki karara bağladığı Mekke’nin fethi, Bedir’de gerçekleşsin (Enfâl 8/44). Ama öyle olmadı. Çünkü Muhammed aleyhisselam, savaşı yönettiği Bedir’de iki günah işledi. Birincisi düşmanı tamamen dağıtmak için saldırıya devam etmesi gerekirken bunu yapmaması (Enfâl 8/57), ikincisi de düşmanı etkisiz hale getirmeden esir almasıydı (Enfal 8/67, Muhammed 47/4). Müslümanlar bu iki konuda ona karşı çıkmadılar. Ama Allah, yine de Rum Suresinde verdiği sözünü tuttu ve onları galip getirdi (Enfal 8/68, Rum 30/1-6). Bu iki günahı affetmesi için yıllar sonra Mekke’nin fethinin önünü açtı (Fetih 48/1-3) ve Muhammed aleyhisselama, fetihten sonra tevbe ve istiğfar etmesi emrini verdi (Nasr 110/1-3). Bütün bu ayetler bize, yönetici Muhammed aleyhisselam bile olsa hata edebileceğini ve onun Kur’an ışığında denetlenmesi gerektiğini gösterir. Ama Müslümanlar, Muhammed aleyhisselama mâl edilen şu söze dayanarak yöneticileri ilah, insanları da onlara kul yapmışlardır: “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden Allah’a isyan etmiş olur. Emire (yetkiliye) itaat eden bana itaat etmiş olur. Emire isyan eden bana isyan etmiş olur. İmam (devlet başkanı) kalkandır; arkasında savaşılır ve onunla korunma sağlanır. Allah’tan çekinmeyi emreder ve adil olursa sevap kazanır. Farklı emir verirse günahı kendinedir” (Buhari, Cihad, 109).
[1*] Tağut kavramı hakkında açıklama için bkz. Nisa 4/51’in dipnotu.
[2*] Bakara 2/256-257.
[*] Nur 24/47-50, Münafikun 63/5-6.
[1*] Nisa 4/81.
[2*] Muhammed aleyhisselamın resul vasfıyla münafıklara söyleyeceği sözler ayetlerden ibarettir. Bu etkileyici sözlere bazı örnekler şunlar olabilir: Nisa 4/65,105-109,144; Hicr 15/2.
[1*] Nisa 4/80.
[2*] İltifat, bkz Nisa 4/11’in dipnotu.
[3*] Allah Teâlâ, Muhammed aleyhisselama hem kendi günahının hem de müminlerin günahının bağışlanması için dua etmesini emrettiğinden (Muhammed 47/19) burada “Sen de onların bağışlanmalarını istesen” ifadesini kullanmıştır. Müşrik olmaması şartıyla bir başkasının bağışlanması için dua edilebilir (Tevbe 9/113-114, Meryem 19/47). Burada sözü edilen münafıklar tevbe edince mümin olacaklarından Nebimiz onların bağışlanmaları için dua edebilir.
[*] “Nefislerinizi öldürün” emrinden sonra gelen,”Eğer kendilerine öğütleneni yapsalardı kendileri için daha iyi ve duruşları daha sağlam olurdu. O zaman biz de onlara, kesinlikle katımızdan büyük bir ödül verirdik. Onları kesinlikle doğru bir yola yönlendirirdik" (Nisa 4/67-68) ifadeleri, bu emrin mecaz olduğunun açık delilidir.
[*] Burada nefislerini öldürenlerin doğru yola yönlendirilmesinden söz edilmektedir. Gerçek anlamda ölen kişilerin doğru yola yönlendirilmesi söz konusu olamayacağı için Nisa 4/66. ayette geçen “nefisleri öldürme” ifadesi yanlışlardan vazgeçip fıtrata yönelme anlamında olur. Benzer bir kullanım Bakara 2/54. ayette de vardır.
[1*] Resul kelimesinin anlamı ile ilgili olarak bkz. Nisa 4/13 dipnotu.
[2*] Ayetteki şühedâ (الشُّهَدَاءِ) kelimesi şehid (شهيد) kelimesinin çoğuludur, şahitler anlamına gelir. Bilgisini, gözüyle görmüş gibi kesinleştiren alimler demektir (Hadid 57/19).
[3*] Fatiha 1/6, Ankebut 29/9, Kamer 54/54-55, Fecr 89/27-30.
[*] Nisa 4/175, Ahzab 33/47, Şûrâ 42/22.
[*] Âl-i İmrân 3/200, Enfal 8/60.
[*] Nisa 4/141.
[*] Âl-i İmran 3/157-158, Tevbe 9/111, Saf 61/4.
[*] Müslümanların savaşmaları gereken durumlar şunlardır: 1- Dinleri sebebiyle kendilerine savaş açılması (Bakara 2/190). 2- Yurtlarından çıkarılmaları. 3- Çıkarılmalarına destek verilmesi (Tevbe 9/13, Hac 22/39, Mümtahine 60/8-9). 4- Ezilen toplumların çağrısı. 5- Barış antlaşmasının bozulması (Tevbe 9/13). 6- Barış antlaşması yapılmış bir toplumun antlaşmayı bozacağından delile dayalı olarak endişe edilmesi (Enfal 8/58). 7- Savaşan iki mümin grubun aralarının düzeltilmesine rağmen onlardan birinin saldırılarına devam etmesi (Hucûrat 49/9).
[1*] Tağut için bkz. Nisa 4/51’in dipnotu.
[*] Enfal 8/5-8, Muhammed 47/20-21.
[1*] Vakıa 56/60, Cuma 62/8.
[2*] Yasin 36/82, Teğabün 64/11.
[3*] Bakara 2/214, Âl-i İmran 3/154, 186, Nisa 4/79, Ankebut 29/2-3, Muhammed 47/31, Mülk 67/2.
[1*] Âl-i İmran 3/152-153, Şûrâ 42/30.
[2*] Ra’d 13/43.
[1*] Resul, elçi anlamındadır. Muhammed aleyhisselamın resul sıfatıyla söyledikleri Allah’ın sözü olduğu için ona itaat, Allah’a itaat, ona isyan Allah’a isyan olur. Bunun dışında söylediği sözler, Kur’an’a uygunluk açısından denetlenebilir (Ahzab 33/36-37, Mümtahine 60/12 ve dipnotları).
[2*] Nur 24/54, Şûrâ 42/48.
[1*] İsra 17/47, Muhammed 47/16.
[2*] Ahzab 33/1-3.
[1*] Ahzab 33/60.
[2*] Hucurat 49/6.
[1*] A’raf 7/42, Mü’minun 23/62.
[2*] Enfal 8/65.
[*] Şefaat, birine eşlik etmek veya arka çıkmaktır (el-Ayn, Müfredât). Dünyada insanlar birbirlerine şefaat edebilir, yani arka çıkıp destek olabilirler (Maide 5/2); ama mahşer günü kimse kimseye şefaat edemez (Bakara 2/254, İnfitar 82/17-19).
[*] "Selamun aleykum", (Kasas 28/55) "selam" (Hud, 11/69), "merhaba" (Sad 38/59) veya "günaydın", "iyi günler" gibi kelimelerin hepsi birer "sağlık ve esenlik" dileğidir. Ayette bu gibi dileklerde bulunan birine din, ırk farkı gözetilmeden daha güzeliyle karşılık verilmesi istenmektedir.
[1*] Bakara 2/255, Âl-i İmran 3/2, Tâhâ 20/8, Neml 27/26, Kasas 28/70, Teğabün 64/13.
[1*] Bunlar Bedir’de ve Uhud’da Müslümanlara karşı savaşan Mekkeli münafıklardır. Onlar Bedir’de“Bunları dinleri aldatmış!” diyorlardı (Enfal 8/49). Uhud’da da savaş meydanından çekilen Mekkeli müşriklerin, tekrar toparlanıp geri döndüğü haberini yayarak müslümanları korkutmaya çalışıyorlardı (Âl-i İmran 3/173-177). Müslüman gözüküp savaşta müşriklerin yanında yer aldıkları için onları tanımak kolaydır.
[2*] Nisa 4/142-143.
[1*] Mümtahine 60/1-2.
[2*] Savaşta, düşman safında yer alan veya onlara destek olanlar, savaş suçu işlemiş olurlar ve bu ayetlerde belirtilen şartlar dahilinde öldürülmeyi hak ederler (Mümtahine 60/8-9). Nitekim Medine Sözleşmesi gereği Hendek Savaşında müslümanların yanında yer alan Beni Kurayza yahudileri, daha sonra düşman tarafını destekledikleri için düşmanın çekilmesinden sonra Nebimiz onları kuşatmış, bir kısmını öldürmüş, bir kısmını esir almış, malları ve yurtları da müslümanların eline geçmişti (Ahzab 33/12-15, 26-27). Savaş esirlerinin öldürülmesi, köleleştirilmesi veya satılması diye bir şey olmadığından yapılacak tek şey onları, karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakmak olmuştur (Muhammed 47/4). Bunların bütün malları ganimet olarak alındığı için tek yol, karşılıksız serbest bırakılmalarıydı.
[*] Mümtahine 60/8.
[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf 7/155), aldatma (A’râf 7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/217) anlamlarında kullanılmıştır.
[2*] Mümtahine 60/9.
[1*] Nisa 4/93.
[2*] Diyet, adam öldürme ve yaralamalarda mağdur tarafa ceza ve kan bedeli olarak ödenen maldır. Hataen adam öldürmenin diyeti, çoğunluğun görüşüne göre beş cins deveden yirmişer tane olmak üzere toplam 100 devedir (DİA, Diyet). Diyet ya devenin kendisi ya da para veya mal cinsinden değeri ile ödenir (İbn Mâce, Diyât, 6; Ebû Dâvûd, “Diyât”, 20; Nesâî, Kasâme, 33-34, ).
[3*] Antlaşma yaptığımız bir toplumun fertleri gibi onlara sığınanların da can güvenliği vardır (Nisa 4/90).
[1*] Bu ayet Nisa 4/92. ayetin devamı niteliğinde olduğu için burada adam öldürme işini yapan kişi müminden başkası olamaz.
[2*] Bakara 2/178-179, En’am 6/151, İsra 17/33, Furkan 25/68-69.
[1*] Ayetteki (أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ ) ifadesine genelde “size selam veren” şeklinde anlam verilir. Oysa burada, savaş durumunda silah bırakarak barış teklifiyle gelen kişi konu edilmektedir. Benzer ifadeler Nisa 4/90 ve 91. ayetlerde de geçer ve oralarda “selam verme” değil, “barış teklifinde bulunma” anlamı verilir. “Selam verme” ile ilgili hükümler Nisa 4/85-87. ayetlerde geçti. Bütün bu ayetlere göre bir kişiye, can ve mal güvenliği vermemiz için onun mümin olması gerekmez. Ama hakkında her türlü araştırmayı yapma, güvenilir olup olmadığını tespit etme zorunluluğu vardır (Bakara 2/190, Nisa 4/90-91, Enfal 8/61-62).
[2*] Âl-i İmran 3/164.
[1*] Tevbe 9/91, Fetih 48/17.
[2*] Cihad (جهاد), düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen her türlü mücadeledir (Müfredat). Allah yolunda savaş, cihadın çok önemli bir parçasıdır.
[*] Ahirette herkes amellerine göre farklı konumlarda olacaktır (En’am 6/132, İsra 17/21, Tâhâ 20/75-76, Ahkaf 46/19, Hadid 57/10).
[1*] Azrail adında bir ölüm meleği olduğuna inanılır. Halbuki bu ayette ölenin ruhunu alanları ifade etmek için melek kelimesinin çoğulu olan melaike kullanılmıştır. Arapçada çoğul, en az üç olduğu için insanların canını almakla görevli melekler üç veya daha fazladır (En’am 6/61, Nahl 16/28-32, Secde 32/11). Hadislerde de durum aynıdır (Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsîr, 7; İbn Mâce, Cihâd, 10; Müsned, 2/269, 351; 4/287; 5/395). Azrail kelimesinin, muhtemelen İbrânice asıllı olduğu, önceleri Yahudi iken daha sonra Müslüman olduğu söylenen Ka’b el-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih gibi şahısların etkisiyle İslami eserlere geçtiği düşünülmektedir. Çünkü Rabbilere (Yahudi din bilginlerine) ait eserlerde ondan fazla ölüm meleği adı zikredilir, bunlardan bir tanesi de Azrael’dir (DİA, “Azrâil” mad.).
[2*] Nahl 16/28-29.
[3*] Ankebut 29/56, Zümer 39/10.
[*] Allah kimseyi gücünün yetmediği şeyden dolayı sorumlu tutmaz (Bakara 2/286).
[1*] Bakara 2/218, Âl-i İmran 3/195, Nahl 16/41.
[1*] Burada, ‘yolculuğa çıkmak’ olarak tercüme edilen “darb fi’l-ard” kalıbı şu ayetlerde de aynı anlamda kullanılmıştır: Bakara 2/273, Âl-i İmran 3/156, Maide 5/106, Müzzemmil 73/20.
[*] Nebimizin arkasında namaza duran ilk kesime, secdeyi yapar yapmaz, nöbeti devralma emri verildiğine göre o kesim ancak bir rekat kılmış olabilir. Ayetteki, “Namazı kılmamış olan diğer kesim gelsin, onlar da (namazın kalan kısmını) seninle birlikte kılsınlar” ifadesi, kılınan namaz akşam namazı ise birinci kesimin 1 rekat kılıp ayrılacağını, ikinci kesimin de kalan 2 rekatı, Nebimizle kılacağını gösterir. Bu durumda Nebimiz, akşam namazı dışındaki namazları iki rekat kılmış olur. Sonuç olarak yolculukta akşam namazının 3, diğerlerinin 2 rekât kılınması, bir kısaltma değil, yolculuktaki namazın tam halidir. Her türlü korku durumlarında ise tek başına kılınan namaz, yürüyerek veya binili olarak kılınabilir (Bakara 2/239).
[1*] Kazâ (قضي ) bir işi tam ve sağlam yapma ve yürürlüğe koyma anlamındadır (Mekâyis). Bir konuda karar verme (Nisa 4/65, İsrâ 17/23) ve bir işi tamamlama (Fussilet 41/12) anlamlarında kullanıldığı gibi işi tam ve sağlam yapma anlamında da kullanılır (Bakara 2/200, Hac 22/29). Bu ayette kazâ, Cuma 62/10. ayette olduğu gibi “namazı vaktinde kılmak” anlamındadır.
[2*] Önceki ayete göre, Nebimizin arkasında namaza duran ilk kesimin, birinci rekatın secdesini yapar yapmaz nöbeti devralması gerekir. Namazda ruku ile secdenin arasının açılmaması gerektiğinden (Bakara 2/125, Âl-i İmran 3/43, Hac 22/26, 77, Fetih 48/29) oturma rüknünun bir rekatlı namazlarda iki secde arasında olması gerekir. Onların, oturarak Allah’ı anma emrini yerine getirmeleri ancak iki secde arasında olabilir. Bu da her rekatta iki secde yapmanın ve secdeler arasında oturmanın farz olduğunu gösterir.
[3*] Kişinin yanları, kol ve bacaklarıdır. Vücut, kol ve bacaklar üzerinde iki şekilde durabilir. Birincisinde eller dizlerin üzerine konarak gövde kol ve bacaklar üzerine getirilir. İkincisinde de secde için başı yere koymadan önce dizler sonra eller yere lidi? konur, karın dizlerden uzak tutularak vücut, kol ve bacaklar üzerine getirildikten sonra baş yere konur ve secde yapılır. Bu durumda ayet, bir rekâtta kıyam, rüku ve secdenin şeklini anlatmış olur. Ayrıca Kaf 50/40. ayette secdelerin ardından tesbih edilmesi emredilmiştir. Secdeler sözü çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Her rekatta iki secde olduğu için ikiden sonraki en az secde dört olur ve iki rekattan sonra oturup tesbihte bulunmak farz olur. Bu da tahiyyat ve benzeri duaların bu ayetin gereği olduğunu gösterir. Üç rekatlı namazlarda üçüncü ve dört rekatlı namazlarda da dördüncü rekattan sonra oturulmasının sebebi de aynıdır. “Tam kılın” emri, “Korku geçtikten sonra artık bir rekâta düşürmeyin.” anlamındadır. Hasta ve yolcular Ramazan’da oruç tutmayı daha sonraya erteleyebilirler (Bakara 2/183, 185) ama namazda böyle bir erteleme yoktur. Adetli kadın ile ilgili olarak kullanılan eza (أدى) kelimesi (Bakara 2/222), Nisa 4/102’de bütün cemaat için kullanılmıştır. Bu da, kadındaki adet sıkıntısının da yolculukta yağmurdan doğan sıkıntının na namazı kılmamaya sebep olamayacağını açıkça gösterir. Yolculukta, düşman saldırısı tehlikesi doğsa bile namazın kısaltılmasına müsaade edilmiş ama kazaya bırakılmasına izin verilmemiştir (Nisa 4/102-103).
[4*] Yolcular, güvene kavuştuktan sonra akşamı 3, diğerlerini iki rekat kılınca tam kılmış olurlar.
[5*] Hem ayetin bu bölümünden hem de Nisa 4/102 ayetinde yapılan tariften anlaşıldığına göre, insanın başına gelebilecek en zor durum olan düşman korkusu ve savaş halinde bile namazın terk edilememesi, namazların vakti dışında kılınamayacağının yani kaza namazı diye bir şey olamayacağının delilidir. Bu ayetten yola çıkarak namazların birleştirilemeyeceğine hükmedenler olmuştur ancak farz namazların vakitlerini belirleyen ayetlere bakıldığında namazların birleştirilebileceği açıkça görülür: Farz namazların vakitlerini anlatan Hud 11/114. ayette, “gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde, namazı düzgün ve sürekli kılın” emri yer alır. İsra 17/78. ayette, günün ilk namaz vaktinin Güneşin tepe noktasından batıya kaydığında gireceği anlatıldığı halde, her iki ayette de bu vaktin ne zaman çıkacağından ve ikindi vaktinin ne zaman gireceğinden söz edilmez. Bu durumda ikindinin son vakti, gündüzün bittiği akşam namazı vakti olur. Bu ikisi arasındaki vakit, öğle ile ikindinin ortak vaktidir. Akşam namazının vakti gündüzün bitmesiyle girer. Yatsının son vakti de gündüze ait işaretlerin tamamen bitmesi ile biter. Her iki ayette de akşamın son vakti ve yatsının ilk vakti belirtilmediği için gündüzün bitiminden yatsının sonuna kadar önce akşam, arkasından yatsı namazı kılınabilir. Aralarında vakit ortaklığı bulunmayan ikindi ile akşam veya sabah ile öğle namazları birleştirilemez. Resulullahın Medine’de öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı korku veya yağmur olmadığı halde birleştirdiği konusundaki sahih hadisler de ayetlerin hükmünü teyit eder (Müslim, Salât’ul-müsâfirîn; 49-50, 54-58 (705).
[1*] Enfal 8/15-16.
[1*] İltifat, bkz Nisa 4/33’ün dipnotu.
[2*] Yüce Allah, Kur’ân’ın açıklanmasını kendi üzerine almış, bu konuda nebiler dahil kimseye bir yetki vermemiş (Hud 11/1-2), açıklamaları bir usûle göre yapmış (A’raf 7/52), usulün ana kavram ve ilkelerini kitabında bildirmiştir (Fussilet 41/3; Zuhruf 43/2-3; Yusuf 12/1-2). Kur’ân âyetlerinin “muhkem” ve “müteşâbih” olarak ikiye ayrılması (Al-i İmran 3/7), bunların, “mesânî” prensibine (Zümer 39/23) göre anlam kümeleri oluşturup her konuda detaylara ulaşma imkanı sunması bu usûlün birer parçasıdır. Ayrıca Kur’ân, bu detaylara ulaşmak isteyenler için Arap diline (Nahl 16/103; Şu’arâ 26/195; Yûsuf 12/2; Ra’d 13/37; Taha 20/113; Zümer 39/28; Şûrâ 42/7; Ahkâf 46/12), fıtrata (Rûm 30/30; Fussilet 41/53), Resûlullah’ın örnekliğine (Ahzâb 33/21) ve ekip çalışmalarına (Fussilet 41/3) dikkat çekmektedir. Ayette geçen “bimâ erâkellah / Allah’ın sana gösterdiği şekilde” ifadesi, Kur’an’ın içerdiği sonsuz çözümlere /hikmete ulaşmak ve bunları hayata uygulamak için bu usulün takip edilmesinin zorunlu olduğunu gösterir.
[3*] Bakara 2/213, Maide 5/48-49.
[*] Bu ayet nebilerde ismet sıfatının olmadığının delillerindendir. Yani nebiler günahlardan korunmuş değillerdir (Enfal 8/67-68, Mü’min 40/55, Muhammed 47/19, Fetih 48/1-2, Nasr 110/1-3).
[1*] Nisa 4/105.
[2*] Hac 22/38.
[1*] Hiçbir şey Allah’tan saklanamaz (Âl-i İmran 3/5, Mücadele 58/7).
[2*] Nisa 4/126, İsra 17/60, Fussilet 41/54, Büruc 85/19-20.
[*] Âl-i İmran 3/118-120.
[*] Nisa 4/17, En’am 6/54, A’raf 7/153, Hicr 15/49, Nahl 16/119, Taha 20/82, Furkan 25/70, Zümer 39/53, Şûrâ 42/25.
[*] Bakara 2/286.
[*] Ahzab 33/58.
[1*] Hud 11/12, İsra 17/73-75, Kalem 68/9.
[2*] Âl-i İmran 3/69.
[3*] Maide 5/42.
[4*] İsra 17/87, Şûrâ 42/52.
[*] Mücadele 58/8-10.
[1*] Şikak (شقاق) kelimesi, bir şeyde oluşan yarık ve bir şeyi yarmak manalarındaki şakk (شَقّ) kelimesinin mufaale babından mastarıdır. Yarığın iki tarafındaki her bölüme şikk (شِقّ) denir. Şikak, bir kişinin, arkadaşının durduğu şıktan farklı şıkta bulunmasıdır (Mekayis, Müfredat, Lisan’ul Arab). Kelimenin kökünde her ne kadar hakiki manada yarma, yarılma, yarık ve farklı şıklarda bulunma anlamları varsa da şikak kelimesi ve türevleri Kur'an-ı Kerim'de daha çok manevi anlamdaki farklılık için kullanılmıştır. Bunlar; inanç farklılığı (Bakara 2/137), inanç farklılığı yüzünden muhalefet (Hûd 11/89), haktan uzaklaşma (Bakara 2/176; Hac 22/53; Sad 38/2; Fussilet 41/52), Allah ve resulünün gösterdiği yoldan başka bir yola girmektir (Enfâl 8/13).
[2*] Bu ayet, genelde, Muhammed aleyhisselamın vefatından sonraki bir zamanda, onun ümmetinin dinî bir konuda fikir birliği etmeleri anlamında kullanılan ‘icma’ın delili sayılır. Bu anlayışa göre ümmetin dini bir konuda vardığı fikir birliği, ayette geçen “müminlerin yolu” ifadesinin kapsamına girer. Bu yolun dışında bir tercihte bulunmak tıpkı hayatta iken resule muhalefet etmek gibi kişiyi dinden çıkarır (Muhammed 47/32, Mücadele 58/5, 20). Oysa ayette geçen ‘resulden ayrılmak’, onun tebliğ ettiği şeylere yani Allah’ın kitabına muhalefet etme anlamındadır. Allah’a itaat, resule itaat ile mümkündür (Nisa 4/80). Dolayısıyla müminlerin yolu Allah Teâlâ’nın emrettiği ve rasullerin tebliğ ettiği doğru yoldur. Müminlerin yolunun Allah katında bir değer ifade etmesi için başka yollara değil, Allah’ın kitabındaki yola uymak gerekir (En’am 6/153, Yusuf 12/108).
[*] Nisa 4/48.
[*] Mekkeli müşrikler, Allah'ın kızları saydıkları melekleri Allah ile aralarına koyuyor ve onlardan yardım istiyorlardı (İsrâ 17/40, Enbiya 21/26-29, Sâffât 37/150, Zuhruf 43/19, Necm 53/19-23, 27,28). Böyle davranan kişi başkasını kendine, Allah’tan daha yakın gördüğü için müşrik olur (Ahkaf 46/4-6). Halbuki Allah, kullarına sinir uçlarından daha yakındır (Kaf 50/16); araya herhangi bir varlığın girmesi mümkün değildir.
[*] Şeytan’ın insanlar üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur (İbrahim 14/22). Ancak kendisine uyanları saptırmak için elinden gelen her yolu denemeye kesin karar vermiştir.(Araf 7/16-17, Hicr 15/36-40, İsra 17/62, Sad 38/82-83).
[1*] Mekke müşrikleri, putlara kurban edecekleri bazı hayvanları önceden işaretlemek için onların kulaklarını yarar ve onları bir müddet serbest bırakırlardı (Mâide, 5/103). O hayvanların etlerinden, sütlerinden ve yünlerinden ölünceye kadar yararlanmazlar, bazılarının sadece erkeklere helal, kadınlara haram olduğunu söylerlerdi (En'âm, 6/138-139). Bu ayette kınanan husus budur. Bu, birçok müşrik toplumda görülen bir uygulamadır.
[2*] Ayette geçen “halkullah” ifadesine, Rum Suresi 30. ayette fıtrat denmiş ve din olarak tanımlanmıştır. Fıtrat, varlıkların temel yapısını ve onu oluşturan yaratılış, değişim ve gelişim ilke ve kanunlarını ifade eder. İnsan da o varlıklardan olduğu için Allah'ın dini, kişinin doğal yapısı ile tam uyuşur. Kur'an'ın Allah'ın kitabı olduğu da aynı yöntemle anlaşılır (Fussilet 41/53). Sonuç olarak bu ayet, ister indirilen ayetler, isterse yaratılan ayetler olsun, bunlardan herhangi birini bozmanın şeytan işi bir davranış olduğunu gösterir.
[*] İbrahim 14/22, İsra 17/64.
[*] Bakara 2/82, Yunus 10/9, Ra’d 13/29, Kehf 18/30-31, 107-108, Hac 22/50, Ankebut 29/58, Lokman 31/8-9, Rum 30/15, Şûrâ 42/22.
[1*] Bakara 2/111.
[2*] Bakara 2/81, En’am 6/160, Neml 27/90, Mü’min 40/40, Şûrâ 42/40.
[*] Tevbe 9/121, Nahl 16/96-97, Enbiya 21/94, Nur 24/38, Mü’min 40/40, Ahkaf 46/16.
[*] Bakara 2/112, Lokman 31/22.
[1*] Bakara 2/284, Âl-i İmran 3/109, 129, Nisa 4/131-132, Yunus 10/55, Nur 24/64, Lokman 31/26, Necm 53/31.
[2*] Fussilet 41/54.
[1*] Fetva, bir konuda sorulan soruya, delile dayanılarak verilen cevaptır.
[1*] “Nüşuzundan korkma”, “boşayıp ayrılmasından korkma” anlamındadır. Bkz: Nisa 4/34. ayetin dipnotu.
[2*] Bir erkeğin birden fazla eşi olabileceği için bir eşinden yüz çevirmesi, ilgisini diğer eşine yöneltmesi demektir.
[3*] Haşr 59/9, Teğabun 64/16, Mearic 70/19-22.
[*] Nisa 4/3.
[*] Talak 65/3.
[1*] Nisa 4/126.
[2*] Şûrâ 42/13.
[3*] İbrahim 14/8.
[1*] Nisa 4/126,
[2*] Ahzab 33/3.
[1*] Şâe (شاء) fiili ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz Nisa 4/48. ayetin dipnotu.
[*] Bakara 2/200-202, Âl-i İmran 3/145, Hud 11/15-16, İsra 17/18-20, Şûrâ 42/20.
[1*] Maide 5/8, Mearic 70/33.
[1*] Bakara 2/177, 285; A’raf 7/158.
[2*] Nisa 4/167.
[*] Bu ayet, dinden dönene, Müslümanların uygulayabileceği herhangi bir ceza olmadığının delillerindendir. Âl-i İmran 3/90-91, Nisa 4/168, Münafikun 63/3.
[1*] Bu âyet münafıkları tarif etmekte Nisa 4/144’te de Allah müminlere bu konuda uyarıda bulunmaktadır. Bakara 2/14, Âl-i İmran 3/28, Nisa 4/60-63, Maide 5/51-53, 57-58, Haşr 59/11.
[2*] Âl-i İmran 3/26, Yunus 10/65, Fatır 35/10, Münafikun 63/8.
[1*] En’âm 6/68. Bu konuda Tevrat’ta şu ifadeler geçer: “Ne mutlu o insana ki kötülerin öğüdüyle yürümez, günahkârların yolunda durmaz, alaycıların arasında oturmaz. Ancak zevkini Rabbin Yasası’ndan alır ve gece gündüz onun üzerinde derin derin düşünür” (Mezmurlar 1:1-2).
[2*] Enfal 8/36, Furkan 25/34.
[*] Âl-i İmran 3/139, Nur 24/55, Rum 30/47, Mümin 40/51, Muhammed 47/35, Münafikun 63/8.
[1*] Ayette geçen hıda (الخداع)’nın anlamı, planlı bir şekilde yanıltma ve aldatmadır (Müfredât). Yeni bir nebi beklentisinde olan bazı Yahudilerin nebimize gösterdikleri yanlış tavırlar buna örnektir (Bakara 2/75-79 ve 90). Hesaplarına uymayan ayetlere farklı anlamlar verip yanlış yola giren herkes bu kapsama girer.
[2*] Bakara 2/9.
[3*] Tevbe 9/54, Mâûn 107/4-6.
[1*] Münafıklar, kafir oldukları halde Müslüman gözüktükleri için her an gerçek kimliklerinin ortaya çıkmasından korkarlar (Tevbe 9/64, Münafikun 63/4).
[2*] Nisa 4/88, A’raf 7/186, Şûrâ 42/44, 46.
[*] Âl-i İmran 3/28, Nisa 4/139, Maide 5/57, Enfal 8/72-73, Tevbe 9/23, Mümtahine 60/1.
[*] Mücadele 58/14-17.
[1*] Tövbe edip girdiği yanlış yolu bırakan ve iyi işler yapmaya başlayan kişilerin işledikleri günah ne olursa olsun Allah o günahı bağışlar. Bağışlamakla da kalmaz ayrıca iyilik ve ikramda bulunur. (Nisa 4/17, En’am 6/54, A’raf 7/153, Nahl 16/119, Tâhâ 20/82, Furkan 25/68-71, Zümer 39/53).
[2*] Nisa 4/69.
[*] Haksızlığa uğrayan kişi, maruz kaldığı haksızlığı dile getirebilir. Ayete göre o kişi, yapılan haksızlığı açığa vurma dışında bir hakka sahip değildir. Dolayısıyla kendisi de karşı tarafa kötü söz söyleyemez ve haksız davranışta bulunamaz (Şûrâ 42/40-41).
[1*] Bakara 2/271, Ahzab 33/54.
[2*] Nisa 4/48.
[*] Bakara 2/91.
[*] Bakara 2/136 -137, Âl-i İmran 3/84.
[1*] Mekkeli müşrikler de benzer bir istekte bulunmuşlardır (İsra 17/93).
[2*] Bakara 2/55-56.
[3*] Musa aleyhisselam Tûr’a/ Sîna Dağı’na gidip halkından 40 gün kadar uzak kalınca Sâmirî ve taraftarları böğüren bir boğa heykeli yapmış, İsrailoğullarına “Bu sizin ilahınızdır. Musa’nın da ilahıdır ama o, onu unuttu.” demişlerdi. Harun aleyhisselam, içlerinde olmasına rağmen onların heykele tapmalarına engel olamamıştı (Bakara 2/51, 92, Taha 20/83-98).
[4*] Hud 11/96, İbrahim 14/5, Mü’minun 23/45, Mü’min 40/23, Zuhruf 43/46.
[1*] Bakara 2/63-64, 93, A’raf 7/171.
[2*] Ayetin bu bölümüne, tefsir ve meallerde “secde ederek girin” diye anlam verilir. Arap dilinde secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Bu sebeple “boynunuzu eğerek girin” anlamı vedik. Zaten hiçbir yere, secde ederek yani alın yere konarak girilemez.
[3*] Maide 5/21-26.
[4*] Bakara 2/65, Nisa 4/47, A’raf 7/163, Nahl 16/124. “Sebt”, çalışmayı bırakmak, hareket etmeyi kesmek anlamlarına gelir. Diğer dillerde çoğunlukla İbranice adına benzer isimlerle ifade edilir ama Türkçede, uygulandığı güne atfen ona “cumartesi yasağı” denir. Şabat’ı tutmak, Tevrat’taki On Emir’in içindedir (Mısır’dan Çıkış 20:8-11). Bu emir şu bölümde tekrarlanır: “Tanrın Rabb’in buyruğu uyarınca Şabat Günü’nü tut ve kutsal say. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın Rabb’e Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, öküzün, eşeğin ya da herhangi bir hayvanın, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız. Öyle ki senin gibi erkek ve kadın kölelerin de dinlensinler.” (Tesniye 5:12-14). O günün bir kutsal toplantı günü olduğu da Sebt’le ilgili diğer bir pasajda bildirilmektedir (Levililer 23:3).
[1*] Âl-i İmran 3/21. ayetin dipnotuna bkz.
[2*] Bu sözleriyle, “Biz her şeyi biliyoruz, yeni bir bilgiye ihtiyacımız yok.” demiş oluyorlar (Bakara 2/87-88).
[1*] Maide 5/78.
[2*] Meryem 19/27-28.
[*] Âl-i İmran 3/55’e göre İsa aleyhisselam öldürülmemiş, Allah onu vefat ettirmiş (Meryem 19/33) ve Yahudilerin elinden kurtarmıştır.
[*] Ayetler İsa aleyhisselamın normal bir şekilde vefat ettiğini gösterir. Zümer 39/42’ye göre vefat, işi biten ruhun bedenden ayrılmasıdır. Allah ruhu iki şekilde vefat ettirir, biri uykuya daldığında, diğeri de öldüğünde olur. Ruh, bilgisayarın işletim sistemi gibi bütün bilgileri korur. Onun için Allah, hem uyuyan hem de ölen bedenin ruhunu koruma altına alır. Uyuyan insanın ruhu uyandığında, ölen kişinin ruhu da vücut yeniden yaratıldığında geri döner (Mü’minûn 23/100, Tekvîr 81/7). İsa aleyhisselamın Allah’ın katına yükseltilmesi, diğer bütün insanlar gibi, öldükten sonra ruhunun yükseltilmesidir (A’raf 7/40, Mearic 70/4). Dünyaya tekrar gelmesi diye bir şey yoktur. Vefatından sonraki ilk konuşmasını, ahirette yeniden dirildikten sonra yapacaktır (Maide 5/117).
[1*] Yahudi ve Hristiyanların İsa aleyhisselam konusunda kafir olmaları için onun Allah’ın elçisi olduğuna inanmaları ve daha sonra bu inancı örtmeleri gerekir (Âl-i İmran 3/106). Bugün Katolikler, önce onun Allah’ın elçisi olduğunu kabul ederler, sonra da ilah olduğunu söylerler. (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri İstanbul 2000, par. 465, 858-859).
[2*] Tevrat’ı ve İncil’i iyi bilen bir Yahudi ve Hristiyan, İsa aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğunu kesin olarak anlar ve inanır. Sonra bu inancına ters bir yol izlerse ahirette İsa, onun aleyhine şahitlik eder. Onun şahitliği, bir görgü şahitliği değil, yaşadığı sırada yaptığı tebliğ görevi ile ilgili şahitliktir (Maide 5/116-118).
[*] En’am 6/146, Nahl 16/118.
[1*] Bu ayete göre Tevrat çevirilerinde yer alan "Yabancıdan faiz alabilirsin..." (Yasa’nın Tekrarı 23:20) ibaresinin doğru olma ihtimali yoktur. Kelimeleri işlerine geldiği gibi sağa sola çeken Yahudilerin burada da bir tahrif yaptıkları çok açıktır. Yabancıdan aldıkları faizi helal, kardeşlerinden aldıkları faizi haram saymaları Tevrat'ın iç bütünlüğüne de aykırıdır. Tevrat'taki genel bir kaide şöyledir: "Yerli yabancı herkes için tek bir yasanız olacak. Tanrınız RAB benim.” (Levililer 24:22)
[2*] Batıl yollar için bkz. Nisa 4/29’un dipnotu.
[1*] Al-i İmran 3/7.
[2*] Bakara 2/121, Maide 5/83-85, Kasas 28/52-54, Ankebut 29/47.
[1*] Zebûr”, kelime olarak “kitap, mülk, fırka, parça” gibi anlamlara gelir. “Fırka, parça” anlamındaki kullanımı, çoğul haldeki “zübür” şeklindedir (Mü’minûn 23/53). Bu ayetle birlikte İsra 17/55’te Davud aleyhisselama bir zebûr verildiği bildirilir. Enbiya 21/105. ayette belirlilik takısı (elif-lam) ile ez-zebûr şeklinde, beş ayette de kelimenin çoğul hali olan “zübür” şeklinde öncekilere indirilenlere atıfta bulunulması (Âl-i İmrân 3/184, Nahl 16/44, Şuarâ 26/196, Fâtır 35/25, Kamer 54/43), “zebûr” kelimesi ile kitap kelimesi arasındaki ilişkiyi göstermektedir.
[1*] Mü'min 40/78.
[2*] Allah, Musa aleyhisselam ile bizzat konuşmuştur. Bakara 2/254, A’raf 7/143, Taha 20/11 vd. Kasas 28/30 vd, Şûrâ 42/51.
[*] İsra 17/15 Taha 20/134, Kasas 28/47.
[1*] Ra’d 13/43, Ankebut 29/52.
[3*] En’am 6/19.
[*] Nisa 4/136.
[1*] Lokman 31/13.
[2*] Nisa 4/137.
[*] Bkz. Nisa 4/57. ayetin dipnotu.
[1*] Yunus 10/108; İsra 17/105.
[2*] Zümer 39/7.
[1*] Maide 5/77.
[2*] Âl-i İmran 3/59, Meryem 19/35.
[3*] Allah Teâlâ bu âyette, İsa aleyhisselamın kendinden bir ruh olduğunu bildiriyor. Kur’an’da ruh kelimesi, daha çok Allah’ın bilgisi anlamında kullanılır (Nahl 16/2, Şûrâ 42/52-53, Mümin 40/15). Allah, Adem’e öğrettiği göklerde ve yerdeki varlıklarla ilgili bilgiye de ruh demiştir (Bakara 2/30-34, Hicr 15/29, Sad 38/72). Allah’ın bilgisinden bize verilen kısım çok azdır (İsrâ 17/85). Ruh, bir de bütün insanlara ve cinlere dinleme, basiret, gönül özelliklerini kazandıran şeydir (Araf 7/179, Secde 32/7-9). Bu özellikler onların, bilgilerini değerlendirmelerini ve imtihan edilebilir hale gelmelerini sağlar. İsa aleyhisselamı, Allah’tan bir ruh yapan şey, anasının rahminde iken Allah’ın ona öğrettiği, Kitap, Hikmet, Tevrat ve İncil bilgisidir (Âl-i İmran 3/48, Maide 5/110, Meryem 19/27-32, Enbiya 21/91).
[1*] Mukarreb, Allah'ın kendine yakın kabul ettiği melekler ile seçilmiş ve öne geçmiş insanlardır. Mukarreb melekler iyi kişilerin kayıtlarının tutulduğu İliyyûn’a göz kulak olmaktadırlar (Mutaffifîn 83/21). İsa aleyhisselam da mukarreblerdendir (Âl-i İmrân 3/45). Ahirette insanlar; ’ashâbü’l-meymene’, ‘ashâbü’l-meş’eme’ ve ‘es- sâbikūn’ diye üç sınıfa ayrılacaktır. En yüksek derecede olan sâbikūn, mukarreblerden oluşacak (Vâkıa 56/10-14), onlardaki huzur, güzel kokular ve bahçeler farklı olacaktır (Vâkıa 56/88-89). İçeceklerini de Tesnîm adı verilen bir çeşmeden alacaklardır (Mutaffifîn 83/24-28).
[2*] Allah’ın nebileri ve melekler de imtihandan geçirildikleri için yoldan çıkmama garantileri yoktur (Ahkaf 46/9), onlar da Allah’a kul olmaktan geri durabilirler (Zümer 39/65). Bu durumda makamlarını kaybederler. Nitekim İblis de Allah’a karşı çıkmış ve görevli olduğu makamdan kovulmuştur (Bakara 2/34). Ancak ahirette herkes istese de istemese de Allah’a kul olur (Meryem 19/92-93).
[1*] Yunus 10/26, Rum 30/44-45, Şûrâ 42/26.
[2*] A’raf 7/53, Ğaşiye 88/23-26.
[*] Maide 5/15, A’raf 7/157, Teğabün 64/8.
[1*] Âl-i İmran 3/101-103; Nisa 4/146; Hac 22/78.
[2*] Nisa 4/57-122, Casiye 45/30.
[1*] Kelâle, babası ve/veya anası ve çocuğu /alt soyu olmadan ölen kişidir (Müfredat). Anası ve alt soyu olmayanın ana-bir kardeşlerinin alacakları miras payları, Nisa 4/12. ayette anlatılmıştır. Bu ayetteki soru ise babası ve alt soyu olmadan ölen kişinin baba-bir kardeşlerinin miras payları ile ilgilidir. Bunlar aynı zamanda anne bir kardeşlerine, kelale yoluyla mirasçı olmuşlarsa Nisa 4/12. ayette bildirilen oranda paylarını da alırlar.
[2*] Ayette geçen “dalalet”, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan ayrılmaktır (Müfredat). Kelâle, miras hukukunun en zor konularındandır. Böyle bir konuda sorulan soruya doğru cevap verememek, doğru yoldan bilerek ayrılmak değildir. Muhammed aleyhisselama bir soru sorulduğu zaman, konuyu bilen sahabeden bir ekiple birlikte ilgili ayetleri toplar, hikmete yani doğru hükme ulaşmak için çalışırdı (Fussilet 41/3). Burada soru Muhammed aleyhisselama sorulduğu halde ayetin sonunda “Dalalete düşersiniz diye açıklamayı size Allah yapıyor.” şeklinde çoğul ifadenin kullanılmasının sebebi budur. Demek ki hikmet çalışmasını yapanlar kim olursa olsunlar, doğru sonuca ulaşamayabilirler. Kelale konusundaki açıklamayı Allah’ın yapmış olmasının sebebi budur. Bu ayet, vahy-i gayr-i metluv diye bir şey olmadığının delillerindendir. Çünkü ilk vahyin gelişini anlatan “O, kendi arzusuna göre konuşmuyor. Konuştuğu o şey, kendisine yapılan vahiyden ibarettir.” (Necm 53/3-4) ayetleri, bağlamından koparılmış, Muhammed aleyhisselamın ağzından çıkan her şeyin, Allah’ın vahyi olduğu iddia edilmiş ve sözlerine, vahy-i gayr-i metluv denmiştir. Onlara göre onun ağzından çıkan her sözün lafzı kendine, içeriği de Allah’a aittir. Halbuki Necm 53/1-12. ayetler, Muhammed aleyhisselamın, Mekke’nin en yüksek ufuk noktası olan Nur Dağının tepesinde iken, ilk ayetlerin Cebrail tarafından ona nasıl vahyedildiğini anlatır. Bu sebeple o ayetlerin onlara delil olması mümkün değildir. Vahy-i gayr-i metluv iddiası, Muhammed aleyhisselamın hata işlemekten korunduğu, asla yanlış bir söz söylemeyeceği iddiasıdır. Bu iddia doğru olsa, Nebimize sorulan bir soru ile ilgili olarak “Dalalete düşmeyesiniz diye açıklamayı size Allah yapıyor.” ifadesi Kur’an’da yer almazdı. Bu ayet, aynı zamanda icma diye bir şeyin olamayacağının da delillerindendir (Nisa 4/115, Ahzab 33/37-38, Zümer 39/65, Mümtahine 60/12, Tahrim 66/1-2, Hakka 69/44-46).