ARAF

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Araf 7/1)
الٓمٓصٓۜ
ELİF! LÂM! MÎM! SÂD![*]

[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır.

Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de önemli bir konuya vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.


(Araf 7/2)
كِتَابٌ اُنْزِلَ اِلَيْكَ فَلَا يَكُنْ ف۪ي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِه۪ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Bu, sana indirilen kitaptır. Bundan dolayı içinde bir sıkıntı olmasın. Bununla uyarıda bulunasın ve inanıp güvenenlerin akıllarında tutmaları gereken bir bilgi olsun diye indirilmiştir.


(Araf 7/3)
اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ
Rabbinizden /Sahibinizden size indirilene uyun; Allah ile aranıza koyduğunuz velilere[*] uymayın. Doğru bilgileri ne kadar az kullanıyorsunuz!

[*] Veli, en yakın ve dost anlamına geldiği gibi bir işi üstlenen kişi anlamına da gelir (Müfredât). Allah, her müminin velisidir (Bakara 2/257, Al-i İmran 3/68). Allah ile araya konan velilere uymama emri, bilgisi ve konumu ne olursa olsun, hiç kimsenin sözünün Allah’ın kitabının önüne geçirilmemesi gerektiğini gösterir (Al-i İmran 3/79-80,  Maide 5/48-50, Ahzab 33/37).


(Araf 7/4)
وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا فَجَٓاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ
Nice kenti helak ettik. Onlara baskınımız, ya gece uykusunda ya da öğlende dinlenirken[*] geldi.

[*] Yunus 10/50


(Araf 7/5)
فَمَا كَانَ دَعْوٰيهُمْ اِذْ جَٓاءَهُمْ بَأْسُنَٓا اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
Baskınımız gelince şunun dışında söyleyecek sözleri kalmamıştı: “Biz, gerçekten yanlışlar içindeyiz!”


(Araf 7/6)
فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذ۪ينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَل۪ينَۙ
Kendilerine elçi gönderilenleri mutlaka sorguya çekeceğiz. Elçileri de mutlaka sorguya çekeceğiz[*].

[*] Maide 5/109 vd.


(Araf 7/7)
فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَٓائِب۪ينَ
Ne yaptıklarını bildiğimiz için[1*] onlara bir bir anlatacağız[2*]. Çünkü onlardan uzakta değildik.

[1*] Allah insanları ve cinleri imtihan için yaratmış (Zariyat 51/56, Mülk 67/2), ömür boyu neler yaptıklarını tespit edip (Bakara 2/155, Al-i İmran 3/142, Muhammed 47/31) kayda geçirtmiştir (Kaf 50/18). Sonuçları ahiret gününde açıklayacaktır.

[2*] Kehf 18/49, Zümer 39/69-70, Hakka 69/19-29, İnşikak 84/7-15.


(Araf 7/8)
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّۚ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
O gün tartı kurulacağı gerçektir[*]. Kimin tartısı ağır gelirse, işte onlar umduklarına kavuşacaktır.

[*] Zilzal 99/7-8.


(Araf 7/9)
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَظْلِمُونَ
Kimin tartısı hafif gelirse onlar da ayetlerimiz karşısında yanlış davranmaları sebebiyle kendilerini hüsrana uğratmış olacaklardır[*].

[*] Yaptıklarına karşılık kendileri rehin alınacaktır. Müddessir 74/38.


(Araf 7/10)
وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْاَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَۜ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ۟
Sizi yeryüzüne biz yerleştirdik, orada size yaşama imkanları oluşturduk. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz!


(Araf 7/11)
وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَ
Sizi yarattık, sonra size özgü bir biçim belirledik[1*]. (Atanıza her varlığı öğrettik[2*]) Sonra meleklere “Âdem’e secde edin /boyun eğin[3*]!” dedik; İblis hariç hemen secdeye kapandılar. İblis secde edenlerden olmadı.

[1*] “Savvarnâkum (صَوَّرْنَاكُمْ) size özel şekli belirledik” anlamındadır. Hiç kimse diğerinin tıpa tıp aynısı değildir (Al-i İmran 3/6, Mümin 40/64, Teğabun 64/3, Haşr 59/24).

[2*] Bakara 2/31.

[3*] Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Güneş ay, gezegenler ve yıldızlar gibi gök cisimlerinin birbiri ile olan eğimleri  (declination) secde olduğu (Hac 22/18) gibi gölgenin yere yapışması da secdedir (Nahl 16/48).  Namaz kılarken yapılan secde, yere yapışmaya benzer şekildedir (Nisa 4/103)


(Araf 7/12)
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ
Allah: “Sana emrettiğimde secde etmemene yol açan engel neydi? diye sordu. İblis: “Ben ondan daha değerliyim. Çünkü beni ateşten yarattın, onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi.


(Araf 7/13)
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ
Allah dedi ki: “İn oradan[*]! Orada büyüklük taslamaya hakkın yoktur. Çık dışarı! Sen aşağılıklardansın.”

[*] İblis, 1. kat semada görevli meleklerdendi. Allah’a baş kaldırınca kovuldu. Artık o da onu takip eden cinler de birinci kat semaya yaklaştırılmazlar (Hicr 15/16-18, Saffat 37/6-10).


(Araf 7/14)
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
İblis: “Bunların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana yaşama fırsatı ver.” dedi.


(Araf 7/15)
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ
Allah: “Tamam, sen yaşama fırsatı verilenlerdensin[*].” dedi.

[*] Ayetten anlaşılacağı üzere melekler (cinler) ölümlü varlıklardır. Öyle olmasaydı İblis, ömrünün uzatılmasını istemezdi. Bunların bazılarına ve İblis’e belli bir güne kadar süre tanınmıştır (Hicr 15/38, Sad 38/81). Bu, bütün canlıların öldüğü gündür.(Kasas 28/88. Rahman 55/26-27)


(Araf 7/16)
قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ
İblis dedi ki: “Madem beni azdırdın[*], ben de onlar için, kesinlikle senin doğru yolunun üstünde oturacağım.

[*] Bu ayetten anlaşılacağı üzere İblis, kendini suça sevk edenin Allah olduğunu iddia etmektedir. Kadercilik anlayışının temelinde aynı mantık vardır. Kaderciler, her şeyi Allah’ın belirlediğini iddia ederek kendi hatalarını Allah’a mal ederler.

 


(Araf 7/17)
ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ
Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu, şükretmeyen /sana karşı görevlerini yerine getirmeyen kişiler olarak göreceksin.”


(Araf 7/18)
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫مًا مَدْحُورًاۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ
Allah dedi ki: “Değersizleştirilmiş ve kovulmuş olarak çık buradan! Hele onlardan biri sana uysun, kesinlikle sizi topluca cehenneme doldururum.”


(Araf 7/19)
وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Âdem! Sen ve eşin şu bahçeye[*] yerleşin. İstediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa yanlış yapanlardan olursunuz.”

[*] Orası dünyadaki bir bahçedir. Arapçada bitkilerle örtülü bahçeye ‘cennet’ denir (Müfredat), (Ayrıca  bkz. Bakara 2/266)  Âdem, dünyada yaratıldı ve kendine dünyadaki varlıkların bilgisi öğretildi (Bakara 2/30-31).  Onun, eşinin ve soyundan gelen bütün insanların yaşadığı ve kıyamet /mezardan kalkış günü yeniden diriltilecekleri yer burasıdır (A’râf  7/25, Kalem 68/17).  Âdem ve eşinin girdikleri cennet /bahçe, ahiretteki cennet olamaz. Çünkü orası bir imtihan yeri değil, imtihanı kazananlara ödül olarak verilecek yerdir (Al-i İmran 3/15, Kalem 68/34, Beyyine 98/7-8).


(Araf 7/20)
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ
Şeytan her birinin bedenindeki[1*] örtülü yerleri kendilerine göstermek için onlara fısıldayıp şöyle dedi[2*]: “Bakın, Rabbiniz bu ağacı size sırf ikiniz de hükümdar[3*] ya da ölümsüzleşenlerden olursunuz diye yasakladı.”

[1*] Beden diye meal verdiğimiz Sev’e (سوأة) kelimesine, tefsir ve meallerde edep yeri anlamı verilir.  Bu anlam, Kur’an bütünlüğüne uymaz. Çünkü elbise, Allah’ın ayetlerinden bir ayettir. İnsanı diğer canlılardan ayıran şeylerdendir (A’raf 7/26). Adem ile Havva elbiseyi, sırf edep yerlerini örtmek için değil, vücudu sıcaktan, soğuktan korumak ve güzel görünmek için giymişlerdir  (A’raf 7/26,  Nahl 16/81, Enbiya 21/80). Nitekim Maide 5/31 ve A’raf 7/27 ayetlerinde “sev’e” kelimesi tüm beden için kullanılmıştır.

[2*] Âdem aleyhisselam ve eşi bu bahçede bulundukları sürece ne sıkıntı ne açlık çekecekler ne de çıplak kalacaklardı. (Taha 20/118)

[3*] Elimizdeki Kur'ân nüshalarında melek olarak harekelenen kelime, melik şeklinde de okunmuştur (Keşşaf). Melik, en üst yetkili, sultan ve hükümdar demektir. Bu okuyuşu, Taha suresinin konuyla ilgili 120. ayeti de onayladığı için ayete yukarıdaki anlam verilmiştir. Tefsir ve meallerde ‘melek’ kelimesi tercih edilmiştir. Ama Âdem aleyhisselamın kendisine secde eden meleklere özenmesi çok uzak bir ihtimaldir.


(Araf 7/21)
وَقَاسَمَهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ
İkisine de şöyle yemin etti: “Ben sadece sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim.”


(Araf 7/22)
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Böylece ikisini de kandırıp bulundukları yerden indirdi. O ağaçtan tattıklarında ikisinin de bedenleri kendilerine göründü. Bahçenin yapraklarını üst üste koyup örtünmeye başladılar. Rableri onlara şöyle seslendi: “İkinize de bu ağacı yasak etmedim mi? ‘Şeytan, ikinizin de açık düşmanıdır[*]’ demedim mi?”

[*] Taha 20/117.


(Araf 7/23)
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimizi kötü duruma düşürdük. Bizi bağışlamaz ve ikramda bulunmazsan, kaybedenlerden oluruz.”


(Araf 7/24)
قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
Allah dedi ki: “Üçünüz[*] de oradan inin! Her biriniz diğerine düşmandır. Hepiniz için bu topraklarda yerleşecek mekan ve bir süreye kadar geçinme imkanları vardır.”

[*] Önceki iki ayette zamirler, Arap dili açısından iki kişiyi, Âdem’i ve Havva’yı gösterecek şekilde kullanıldığı halde bu ayette ikiden fazla kişiyi gösterecek şekilde kullanılmıştır. O bahçede İblis de Âdem’i ve Havva’yı yoldan çıkarma suçu işlediğinden bu ifade tarzı onun da oradan çıkarıldığını gösterir. Bu nedenle meale “üçünüz de” sözü konmuştur (Bakara 2/38).


(Araf 7/25)
قَالَ ف۪يهَا تَحْيَوْنَ وَف۪يهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟
(Allah) Dedi ki: “Burada yaşayacaksınız, burada öleceksiniz, (tekrar diriltilip) yine buradan çıkarılacaksınız.”


(Araf 7/26)
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَر۪يشًا۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
“Ey Âdemoğulları! Size, bedeninizi örten, bir de sizi güzel gösteren elbise indirdik[1*]. İyi elbise, sizi koruyan elbisedir[2*].” Bu, Allah’ın ayetlerindendir, belki akıllarındaki bilgileri kullanırlar.

[1*] Her şey gibi elbisenin kaynağı da Allah’ın katındadır. Allah onu belli bir ölçüye göre indirir (Hicr 15/21).

[2*] "Sizi koruyan elbise" diye meal verdiğimiz tamlama, libas'ut-takva = takva elbisesidir. Takva, korunma demektir. Takva elbisesi, vücudu sıcaktan, soğuktan ve kötü bakışlardan koruyan elbisedir. İnsandan başka elbise giyen canlı yoktur. Bu özelliğinden dolayı insan, dünyanın her yerinde ve her koşulda yaşayabilmektedir (Nahl 16/81, Enbiya 21/80).


(Araf 7/27)
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْۜ اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ
Ey Âdemoğulları! Şeytan sakın sizi sıkıntıya sokmasın[1*]! Nitekim o, ana-babanızın bedenlerini birbirlerine göstermek için elbiselerini sıyırarak onları o bahçeden çıkartmıştı. İblis ve tayfası, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanların velileri /en yakınları[2*] yaptık.”

[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat).  Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.

[2*] Cinlerden olduğu gibi insanlardan da şeytanlar vardır (Nas 114/1-6). İnsan ve cin şeytanlarından her biri diğerini etkiler (En’am 6/128-131).

 


(Araf 7/28)
وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Onlar, çirkin bir iş yaptıkları zaman “Atalarımızı bu işi yaparken bulduk, bunu bize Allah emretmiştir.” derler. De ki: “Allah çirkin davranışlar yapılmasını emretmez. Bilgisizce söylediklerinizi Allah’a mı mâl ediyorsunuz?”


(Araf 7/29)
قُلْ اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ
De ki: “Rabbim ölçüye uygun davranmayı emreder. Siz, secde edilen her yerde bütün benliğinizle ona yönelin, Allah’ın dinine bir şey katmadan ona dua edin[1*]. Yaratılışınızı nasıl başlattıysa hayata tekrar dönmeniz de öyle olacaktır[2*].”

[1*] Zümer 39/2-3.

[2*] Âdem aleyhisselam ve Havva’yı nasıl yarattıysa insanların sonraki yaratılışları da aynı şekilde topraktan olacaktır.


(Araf 7/30)
فَر۪يقًا هَدٰى وَفَر۪يقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ
Allah (insanlardan) bir kesimin doğru yolda olduğunu onaylar. Bir kesimi de sapık sayılmayı hak eder. Sapıklar, şeytanları Allah’tan daha yakın[*] konumda tutan, üstelik kendilerini doğru yolda sananlardır.

[*] Ayetin bu bölümüne “şeytanları evliya edindiler” şeklinde de meal verilebilir. Evliyâ, velinin çoğuludur. Burada veli, bir çocuğa veli olmak veya bir vilayete vali olmak gibi başkasını bağlayıcı söz söyleme yetkisine sahip olmak anlamındadır. Bu ayete göre, Allah’tan başka kayıtsız şartsız emrine uyulan her varlık, Allah ile araya konulmuş şeytan konumundadır. Sapıtanlar da bu şeytanların emrine girenlerdir. Bunlar, Allah’ı ikinci sıraya koydukları için müşrik olurlar. Her müşrik de kafirdir (Al-i İmran 3/ 151).


(Araf 7/31)
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ۟
Ey Âdemoğulları! Secde edilen her yerde süslerinizi (size yakışanı) giyinin[1*]. Yiyin, için ama israf[2*] etmeyin. Allah israf /aşırılık edenleri sevmez.

[1*] Bu ayette “süs” diye meal verdiğimiz ziynet  (الزينة) kelimesi, A’raf 26. ayette “güzel gösteren” anlamındaki “رِيش” kelimesi ile ifade edilmiştir. Elbise, hem kadının hem erkeğin ziynetidir. Onları güzel gösterir.

[2*] İsraf, sınırı aşmaktır (Müfredat). İsraf ile aynı kökten fiiller Kur’an’da, sınırı aşan her türlü davranış (Al-i İmran 3/147, Nisa 4/6) ve harcama anlamında kullanılır. Ayrıca Allah’ın ayetlerine aykırı olarak yapılan her davranış için de kullanılmaktadır (Taha 20/127. Zümer 39/53).


(Araf 7/32)
قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram edebilir!” De ki: “Bunlar dünyada müminler içindir[1*](ama kâfirler de faydalanır). Kıyamet /mezardan kalkış[2*] gününden itibaren sadece müminler için olacaktır.” Bilen bir topluluk için ayetlerimizi işte böyle ayrıntılı olarak açıklarız.

[1*] Dünya’daki süsler ve temiz rızıklar aslında Allah’a inanıp güvenenler (müminler) içindir ancak Allah zorlayıcı düzen kurmadığı için tüm insanlar istifade ederler. Ahirette ise sadece cennet ahalisi bu imkanları kullanabilecektir (Hac 22/23, Fatır 35/33). Bu ayet ayrıca İslam’da “bir lokma bir hırka” düşüncesinin olmadığının delilidir. (Kasas 28/77)

[2*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Araf 7/33)
قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
De ki: “Rabbim sadece şunları haram kılmıştır: Açık olsun, gizli olsun fuhuş çeşitleri[1*], günahlar[2*] /kişiyi doğruluktan uzaklaştıran davranışlar, haksız saldırı, Allah’ın hakkında kesin delil indirmediği bir şeyi ona ortak saymanız[3*] ve bilgisizce söylediklerinizi Allah’a mâl etmeniz.”

[1*] Fuhuş kelimesi Kur’an’da hem zina (İsra 17/32) hem de eşcinsellik (Neml 27/54-58) anlamında kullanılmıştır.

[2*] ‘Günah’ anlamı verdiğimiz ism (إِثْمَ), kişiyi sevaptan yani iyiliklerden uzaklaştıran davranış anlamındadır (Müfredât). Kur’an’da ism olarak nitelenen davranışların tamamı haram kapsamına girer.

[3*] Allah’ın, haklarında kesin delil indirdikleri onun elçileridir. Allah’ın elçisi, sadece Allah'ın sözlerini tebliğ eder ve insanları sadece onun emirlerine uymaya çağırır (Al-i İmran 3/21, Maide 5/92, 99, Ra’d 13/40, Nahl 16/35, 82, Nur 24/54, Ankebut 29/18, Yasin 36/16-17, Şura 42/48, Teğabun 64/12). Bu sebeple onların Allah’a ortak koşulması mümkün değildir. Ama insanlar, Allah’ın kitabındaki ayetleri çarpıtarak ve kelimelerin anlamıyla oynayarak onlara da yetkiler verir ve Allah’a ortak koşarlar (Al-i İmran 3/78-80).


(Araf 7/34)
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
Her toplumun bir eceli vardır. Ecelleri gelince bir an bile erteleyemezler. Onu, öne de alamazlar[*].

[*] Ecel bir şey için belirlenen süredir. Kur’an’da gökler ve yerler için bir ecelden bahsedilirken (Ahkaf 46/3) insanlar için iki ecelden bahsedilir (En’am 6/2). Bunlardan birincisi kişinin vücudunun dayanma süresidir (ecel-i tabii). Doktorlar hastalarına buna göre ömür biçebilirler. İkincisi ise ecel-i müsemma yani Allah tarafından belirlenmiş yaşama süresidir. Bunu ondan başkası bilemez. Bu süre, kişinin vücut sağlığına bakmaz, çok sağlıklı birisi dahi ecel-i müsemması geldiği için ölebilir (Mü’min 40/67). İnsanın ömrü ecel-i müsemmasını geçemez ama bunun altına inebilir (Ra’d 13/38-39, Fatır 35/11). Bu, kişinin kendini Allah yolunda feda etmesi, bir başkası tarafından öldürülmesi veya yaptığı yanlışlarla kendi ömrünü kısaltmasıyla gerçekleşir. Ecelin kısalmasıyla yeni ecel Allah katında yazılır ve kişi buna göre ölür (Al-i İmran 3/145).Yanlış yapan kişi yanlışlarından dönerse ömrünün tekrar uzamasını sağlayabilir. Örneğin, tabii eceli 90 sene olan birinin ecel-i müsemması 80 sene ise, bu kişi en fazla 80 yaşına kadar yaşayabilir. Aynı kişi sağlığını bozarsa, Allah da onun ömrünü kısaltır. Eğer bu kişi sağlığına dikkat eder, tedavi görürse zamanla hastalıklardan arınacağı için ömrü ecel-i müsemmasına kadar uzayabilir ama ecel-i müsemmasını geçemez.Toplumların da eceli vardır (Araf 7/34, Yunus 10/49). Bu ecel de kısalabilir. Kur’an’da bunun örneği Yunus’un (a.s.) kavmidir. Allah, herhangi bir konudaki cezalandırmayı bu sürenin dolmasına kadar ertelediğini bildirir (Ankebut 29/53, Nahl 16/61). Yunus (as), tövbe ederek /dönüş yaparak kendisini düzeltmesiyle hem kendinin hem de kavminin kısalmış olan ecelini geri uzatabilmiş (Enbiya 21/87-88), böylece cezadan kurtulmuştur. Eğer bu süre dolduğu zaman tövbe etseydi tövbesinin bir faydası olmazdı ve cezayı çekerdi (Hud 11/3, İbrahim 14/10, Nahl 16/61).


(Araf 7/35)
يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Ey Âdemoğulları! İçinizden, ayetlerimi size tam olarak anlatan elçiler geldiğinde kim yanlışlardan sakınır ve kendini düzeltirse onların üzerinde ne bir korku olur ne de üzülürler[*].

[*] En’am 6/130.


(Araf 7/36)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Ayetlerimiz karşısında yalana sarılan ve büyüklük taslayanlar ise o ateşin ahalisidir. Onlar sürekli orada ölümsüz olacaklardır.


(Araf 7/37)
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ
Bir yalanı Allah’a mâl eden veya onun ayetleri karşısında yalana sarılandan daha büyük yanlış yapan kişi kimdir? Kitapta[*] olanlardan hak ettikleri başlarına gelecektir. Elçilerimiz /ölüm melekleri, canlarını almaya gelince: “Allah’tan önce yalvardıklarınız nerede?” diye sorarlar. Onlar “Kaybolup gittiler!” diye cevap verirler ve kâfir olduklarına bizzat kendileri şahitlik ederler.

[*] Bakara 2/136, 213, Al-i İmran 3/84.


(Araf 7/38)
قَالَ ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعًاۙ قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِۜ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ
Allah onlara şöyle diyecektir: “Sizden önce şu ateşe girmiş olan insan ve cin topluluklarına katılın!” Oraya giren her topluluk, kendi kardeş topluluğunu dışlayacaktır. Nihayet hepsi orada birbirleriyle buluşunca, sonra girenler, öncekiler için[1*] şöyle diyeceklerdir: “Rabbimiz! İşte bizi bunlar saptırdılar. Sen o ateşin azabını bunlar için bir kat daha artır.” Allah diyecek ki “Hepinizinki birer kat[2*] artacak ama siz bunu bilmiyorsunuz.”

[1*] Ahzab 33/66-68, İbrahim 14/21.

[2*] Furkan 25/68-69.


(Araf 7/39)
وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟
Önce girenler sonrakilere şöyle diyeceklerdir: “Sizin bizden bir üstünlüğünüz yok ki! Siz de kazandığınıza karşılık bu azabı tadın.”


(Araf 7/40)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ
Ayetlerimiz karşısında yalana sarılan ve onlara karşı kibirlenenler için gök kapıları açılmayacak[1*], deve[2*] iğne deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.

[1*] Mearic 70/4.

[2*] "Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, (infak etmeyen) zenginin Tanrı egemenliğine girmesinden daha kolaydır." Matta 19:24  Ayrıca: Markos 10:25; Luka 18:25.


(Araf 7/41)
لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ
Onlar için cehennemden bir yerleşim alanı ve üzerlerinde örtüler olacaktır. Yanlış yapanları işte böyle cezalandırırız.


(Araf 7/42)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlara gelince -ki biz kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyiz- böyleleri cennet ahalisidir; onlar orada ölümsüzdürler.


(Araf 7/43)
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
İçlerindeki kötü duyguları söküp atarız. Alt taraflarından ırmaklar akar ve şöyle derler: “Her şeyi mükemmel yapmak Allah’a özgüdür[*]. Allah göstermeseydi biz bu yolu kendiliğimizden bulamazdık. Rabbimizin elçileri gerçekten doğruyu getirmişler.” Onlara şöyle seslenilecektir: “İşte Cennet! Bu size, yaptıklarınıza karşılık olarak bahşedildi.”

[*] Hamd, birini kendi yaptığı şeyden dolayı övmektir. “Güzel yemek yapar, arkadaşlığı iyidir.” gibi sözler buna girer. “Her şeyi mükemmel yapmak Allah’a özgüdür” demek, en üstün övgüdür. Övgünün bir diğer çeşidi olan “şükür” ise kendine iyilik yapanı övmek veya yapılan iyiliğe iyilikle karşılık vermektir. Yaptığı her şeyi güzel yapan sadece Allah’tır. Allah’ın yaptığı ile insanların yaptığı arasındaki farkı göstermek için ‘güzel’ yerine ‘mükemmel’ kelimesini kullandık.


(Araf 7/44)
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّاۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ
Cennet ahalisi, cehennem ahalisine şöyle seslenir: “Rabbimizin verdiği sözün gerçek olduğunu biz gördük. Rabbinizin size verdiği sözün gerçek olduğunu siz de gördünüz değil mi?” “Evet!” derler. Aralarından biri yüksek sesle şöyle haykırır: “Allah’ın laneti /dışlaması şu yanlışı yapanlaradır:”


(Araf 7/45)
اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًاۚ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَۜ
Onlar, ahireti göz ardı ederek Allah’ın yolundan engelleyen ve o yolda kolayca anlaşılamayacak bir çarpıklık[*] olmasını isteyen kimselerdir.

[*] İvec (عوج), çok dikkat etmedikçe anlaşılamayacak eğriliktir (Müfredat). Allah’ın yolunda böyle bir eğrilik isteyenler, yaptıkları yanlışlar kolaylıkla anlaşılmasın diye doğruya çok yakın görünecek çarpıtmalar yaparlar. Ayette sözü edilen kişilerin en çok istediği budur. Bu sebeple en tehlikeli yanlış, doğruya en çok benzeyendir.


(Araf 7/46)
وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِس۪يمٰيهُمْۚ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ
Cennet ile cehennem arasında bir engel bulunur. Araf üzerinde (cennetteki yüksek yerlerde) değerli şahsiyetler olur[1*]. Onlar herkesi yüzlerinden tanırlar[2*]. Cennet ahalisinden olup henüz oraya girmemiş ama girmeyi bekleyenlere şöyle seslenirler: “Siz esenlik ve güvenlikte olacaksınız!”

[1*] Enbiya 21/101-103.

[2*] Bunlar, henüz cehennemde olup Allah’ın sözü gereği ebedi cehennem cezası almamış olanlardır. O söz Allah’ın şirk günahı dışında kalanları bağışlayacağı sözüdür (Nisa 4/48). 

 


(Araf 7/47)
وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟
(Cehennemde cezasını çeken müminlerin) Gözleri cehennem ahalisine çevrilince şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi yanlışlar içinde olan bu toplumun yanında bırakma.”


(Araf 7/48)
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ
A’râf ahalisi, (Cennet ile cehennem arasındaki yüksek tepelerden) yüzlerinden tanıdıkları bazı kimselere[*] de şöyle seslenirler: “Gördünüz mü? Ne çevrenizdekilerin size bir yararı oldu ne de büyüklenmenizin.

[*] Bunlar yüzlerinden tanındıklarına göre kendi toplumlarının ve çağdaşlarının meşhur kimseleri, büyük kitleleri yanlış yola sürükleyen kimseler, tağutlar olmalıdır.


(Araf 7/49)
اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ
(Cennete girecek olanları göstererek müebbetliklere şöyle derler:) Sizin “Allah iyilikte bulunmaz” diye yemin ettikleriniz bunlar mıydı? (Cezasını çeken cennetliklere şöyle denecektir:) “Siz cennete girin. Artık üzerinizde ne bir korku kalacak ne de üzüleceksiniz.”


(Araf 7/50)
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ
Cehennem ahalisi, cennet ahalisine: “Suyunuzdan ya da Allah’ın size verdiği rızıklardan bize de akıtın!” diye seslenirler. (Cennettekiler de) “Allah, onları kâfirlere yasakladı[*].” derler.

[*] Araf 7/32


(Araf 7/51)
اَلَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
Dünya hayatına aldanarak dinlerini eğlence ve oyun haline getirenler[*], ayetlerimizi bile bile inkar edip bugüne varmayı nasıl unuttularsa biz de bugün onları unutacağız.

[*] En’am 6/70


(Araf 7/52)
وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلٰى عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Şurası bir gerçek ki, biz onlara, inanan ve güvenen bir topluluğa rehber ve ikram olması için bir ilme göre[*] ayrıntılı olarak açıkladığımız bir Kitap getirdik.

[*] Bu ilim (bilgi, yöntem), ayetlerin ayetler ile açıklandığı Kur’an yöntemidir. Daha detaylı bilgi için Bkz. Al-i İmran 3/7, Hud 11/1,2 ve dipnotları.


(Araf 7/53)
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا تَأْو۪يلَهُۜ يَوْمَ يَأْت۪ي تَأْو۪يلُهُ يَقُولُ الَّذ۪ينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۚ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَٓاءَ فَيَشْفَعُوا لَنَٓا اَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ قَدْ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Onlar kitabın uyarılarının gerçekleşmesinden başka ne bekliyorlar! Uyarılar gerçekleştiği gün, evvelce onu akıllarından çıkaranlar[1*] şöyle derler: “Rabbimizin elçilerinin getirdikleri doğruymuş! Bize şefaat edecek olanlar varsa[2*] şefaat etsinler veya geri gönderilelim de yapıp ettiklerimizden başka şeyler yapalım!” Onlar kendilerine yazık etmişlerdir. (Şefaatçi diye) Uydurdukları da onlardan uzaklaşmış olur.

[1*] Taha 20/124-126, Zuhruf 43/36-37.

[2*] Şefaat, birini kendi gibisiyle eşleştirmek, birinden eşlik etmesini istemek, eşlik etmek veya arka çıkmaktır (El-Ayn, Müfredât). Bkz Bakara 2/48 ve dipnotu


(Araf 7/54)
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Sizin Rabbiniz /Sahibiniz, gökleri ve yeri altı günde[1*] yaratan, sonra arşa /yönetimin başına[2*] geçen Allah’tır. Gündüzü, sürekli peşinde olan gece ile örter. Güneşi, ayı ve yıldızları da koyduğu kanuna göre hizmetinize verilmiş olarak yaratmıştır[3*]. Bakın, yaratmak da kural koymak[4*] da onun işidir! Bütün varlıkların sahibi olan Allah, ne yüce bir bereket kaynağıdır!

[1*] Allah katındaki bir gün bize göre bin yıl kadar olduğu için (Hac 22/47) bu ayetteki altı gün altı bin yıla denk gelir.

[2*] Kur’an, halkın diliyle inmiştir (İbrahim 14/4). Halk dilinde arş, “saltanat koltuğu”dur (Yusuf 12/100, Neml 27/23). Arşa istiva ise “yönetimin başına geçme” anlamındadır. Türkçede de bu anlamda, “padişah tahta oturdu”, “falan kişi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu” gibi ifadeler kullanılır. “Allah arşa istiva etti.” sözü de aynıdır. Kâinatın yönetiminin Allah’ın elinde olduğunu ifade eder.

[3*] Rad 13/2, İbrahim 14/33, Nahl 16/12, Ankebut 29/61, Lokman 31/29, Fatır 35/13, Yasin 36/37-40, Zümer 39/5, Leyl 92/1-2.

[4*] Yunus 10/3, 31, Hud 11/123, Rad 13/31, Yasin 36/82


(Araf 7/55)
اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَۚ
Rabbinize yalvarıp yakararak ve içten içe dua edin. O, sınırı aşanları asla sevmez.


(Araf 7/56)
وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًاۜ اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ
Düzenin (Allah tarafından) sağlanmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a, korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Allah’ın ikramı, güzel davrananlara yakındır.


(Araf 7/57)
وَهُوَ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالًا سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ كَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Rüzgârları ikramından önce müjde[*] olarak gönderen odur. Rüzgârlar, (yağmur) yüklü bir bulutu kolayca yükseltince onu ölü/çorak bir toprağa sevk ederiz. O bulutla oraya su indirir, o suyla her türlü ürünü çıkarırız. Ölüleri de işte böyle (topraktan) çıkaracağız. Belki (yeniden dirilme konusunda) bilgi sahibi olursunuz.

[*] Rum 30/46.


(Araf 7/58)
وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۚ وَالَّذ۪ي خَبُثَ لَا يَخْرُجُ اِلَّا نَكِدًاۜ كَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ۟
Verimli toprağın bitkisi Rabbinin izniyle (kolayca) çıkar. Verimsiz toprağın bitkisi ise zar-zor çıkar. Görevlerini yerine getiren bir topluluk için ayetlerimizi değişik açılardan böyle anlatırız.


(Araf 7/59)
لَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Nuh’u halkına elçi gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin; sizin ondan başka ilahınız yoktur. Ben, size büyük bir günün azabının gelmesinden korkuyorum..”


(Araf 7/60)
قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِه۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Halkının önde gelenleri dediler ki: “Biz seni gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.”


(Araf 7/61)
قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي ضَلَالَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Nuh dedi ki: “Ey halkım! Bende bir sapıklık yok. Ama ben, varlıkların Rabbi /Sahibi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.


(Araf 7/62)
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنْصَحُ لَكُمْ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyor /bildiriyor ve sizin iyiliğinizi istiyorum. Sizin bilmediğiniz şeyleri ben Allah’tan öğreniyorum.


(Araf 7/63)
اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
İçinizden bir adama, sizi uyarması için, sizin de yanlışlardan sakınmanız ve iyilik bulmanız için Rabbinizden akılda tutulması gereken bir bilgi gelmesine mi şaşırdınız?”


(Araf 7/64)
فَكَذَّبُوهُ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَم۪ينَ۟
Fakat onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtardık. Ayetlerimiz karşısında yalana sarılanları da suda boğduk. Çünkü bir körler topluluğu olmuşlardı.


(Araf 7/65)
وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ
Âd halkına da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin; sizin ondan başka ilahınız yoktur. Yanlışlardan sakınmayacak mısınız?”


(Araf 7/66)
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي سَفَاهَةٍ وَاِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ
Halkının önde gelenlerinden, ayetleri görmezlikte direnenler şöyle dediler: “Biz seni gerçekten akılsızlık içinde görüyoruz. Biz senin gerçekten yalancılardan olduğunu düşünüyoruz.”


(Araf 7/67)
قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي سَفَاهَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Dedi ki: “Ey halkım! Bende bir akılsızlık yok. Ama ben, varlıkların Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.


(Araf 7/68)
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنَا۬ لَكُمْ نَاصِحٌ اَم۪ينٌ
Size Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyor /bildiriyorum. Ben sizin iyiliğinizi isteyen, güvenilir biriyim.


(Araf 7/69)
اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْۜ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَصْۣطَةًۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Yoksa sizi uyarsın diye, içinizden birine Rabbinizden akılda tutulması gereken bir bilgi /bir kitap gelmesine mi şaşırdınız? Hatırlasanıza Allah, Nuh halkından sonra sizi onların yerine getirdi ve iri yapılı kıldı. Allah’ın nimetlerini aklınızda tutun ki umduğunuza kavuşasınız.”


(Araf 7/70)
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّٰهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Dediler ki: “Şimdi sen bize, sadece Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettikleri şeyleri bırakalım diye mi geldin? Doğru sözlülerdensen bizi tehdit ettiğin şeyi getir bakalım!”


(Araf 7/71)
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ
Hûd dedi ki: “Rabbinizden üzerinize bir pisliğin ve bir öfkenin gelmesi kesinleşti. Siz benimle, Allah’ın, haklarında hiçbir delil indirmediği, isimlerini sizin ve atalarınızın taktığı şeyler konusunda mı tartışıyorsunuz? Öyleyse bekleyin; ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”


(Araf 7/72)
فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَمَا كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ۟
Sonra onu ve onunla birlikte olanları tarafımızdan bir ikram ile kurtardık. Ayetlerimiz karşısında yalana sarılanların da kökünü kuruttuk. Onlar inanıp güvenmiş kimseler değillerdi.


(Araf 7/73)
وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْۜ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Semud halkına da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin; sizin ondan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir belge geldi. İşte size bir ayet/ mucize olarak Allah’ın dişi devesi! Rahat bırakın, Allah’ın toprağında otlasın. Ona kötülük etmeyin, yoksa sizi acıklı bir azap yakalar.


(Araf 7/74)
وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّاَكُمْ فِي الْاَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًاۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Hatırlasanıza; Allah, Âd halkından sonra onların yerine sizi getirdi ve bu topraklara yerleştirdi. Buranın düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlarını oyup evler yapıyorsunuz. Allah’ın nimetlerini aklınızdan çıkarmayın. Bozgunculuk yaparak ortalığı birbirine katmayın.”


(Araf 7/75)
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ اَتَعْلَمُونَ اَنَّ صَالِحًا مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلَ بِه۪ مُؤْمِنُونَ
Halkının büyüklük taslayan önde gelenleri, ezilenlere, onlardan inanmış olanlara şöyle dediler: “Siz Salih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini mi sanıyorsunuz!” Dediler ki: “Biz onunla gönderilene inanıp güveniyoruz.”


(Araf 7/76)
قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا بِالَّذ۪ٓي اٰمَنْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ
Kendilerini büyük görenler: “Biz de sizin inandıklarınızı yok sayıyoruz” dediler.


(Araf 7/77)
فَعَقَرُوا النَّاقَةَ وَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُوا يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
Sonra dişi deveyi, ayaklarını keserek öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı gelmiş oldular. Şöyle dediler: “Bak Salih! Eğer Allah’ın elçilerinden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi getir bakalım!”


(Araf 7/78)
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَ
Çok geçmeden onları öyle bir sarsıntı tuttu[*] ki yurtlarında çöküp kaldılar.

[*] Hud 11/94, Şuara 26/189.


(Araf 7/79)
فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُحِبُّونَ النَّاصِح۪ينَ
Salih onlardan uzaklaştı[*] ve şöyle dedi: “Ey halkım! Ben Rabbimin mesajını size tebliğ ettim /bildirdim. İyiliğiniz için çaba gösterdim. Ama siz iyiliğinizi isteyenlerden hoşlanmıyorsunuz.”

[*] Elçiler toplumlarının içinde iken Allah onlara azap etmez (Enfal 8/33)

 


(Araf 7/80)
وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَم۪ينَ
Lût’u da elçi gönderdik. Bir gün o, halkına şöyle demişti: “Siz eşcinsel ilişkide[*] mi bulunuyorsunuz? Böyle bir işi sizden önce hiçbir varlık yapmamıştır.

[*] Eşcinsellik diye meal verdiğimiz kelime, fuhuş anlamında olan (el-fahişe = الْفَاحِشَةَ)’dir. Türkçede para karşılığı yapılan cinsel ilişkiye fuhuş dendiği için, yanlış anlamaya yol açmasın diye bu anlam verilmiştir. Kur’an’a göre, erkek erkeğe, kadın kadına ve nikahsız olarak kadınla erkek arasındaki ilişkilere fuhuş denir. Ayrıntılar için bkz. Nisa 4/15-16 ve dipnotları.


(Araf 7/81)
اِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ
Siz kadınları ikinci sıraya atıyor, şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Aslında siz aşırı giden bir topluluksunuz.”


(Araf 7/82)
وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
Halkının ona verdiği cevap sadece: “Çıkarın onları ülkenizden! Onlar temiz kalmaya çalışan insanlardır!” demeleri oldu.


(Araf 7/83)
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Onu ve karısı dışındaki ailesini kurtardık. Karısı, (bedeninin) kalıntısı kalanlardan oldu[*].

[*] “(Bedeninin) Kalıntısı  kalanlardan” anlamı verdiğimiz kelime ğâbir (غابر)’dir (Lisan’ul-Arab). Bu kelime sadece, İnanmadıkları için yanardağ patlaması sonucu lav külleri altında kalan Lut aleyhisselamın eşi ve diğerleri ile ilgili olarak bu ayetle birlikte tam yedi ayette geçer (Hicr 15/60, Şuara 26/171, Neml 27/57, Ankebut 29/32-33, Saffat 37/135).Kur’an’da yanardağ patlaması ile helak olduğu bildirilen diğer topluluk Ashab-ı Fil’dir. Orada ğabir kelimesi “içi yenmiş bitki kabuğu gibi” sözü ile örneklendirilir (Fil 105/5). Demek ki yanardağ külleri altında kalan cesetlerin içi yok olur ama dışında bir şeyler kalır. Saffat 37/137-138


(Araf 7/84)
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟
Üzerlerine bir yağmur (pişmiş balçıktan taş ve kül yağmuru)[*] yağdırmıştık. Şimdi sen o suçluların sonunun nasıl olduğunu bir düşün!

[*] Hicr 15/74.


(Araf 7/85)
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki “Ey halkım! Allah’a kulluk edin; sizin ondan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir belge geldi, artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanlara, mallarını - haklarını eksik vermeyin. Düzenin (Allah tarafından) sağlanmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. İnanıp güveniyorsanız sizin için hayırlı olan budur.


(Araf 7/86)
وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًاۚ وَاذْكُرُٓوا اِذْ كُنْتُمْ قَل۪يلًا فَكَثَّرَكُمْۖ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ
Tehditler savurarak, Allah’a inanıp güvenenleri onun yolundan engelleyerek ve o yolda anlaşılamayacak bir çarpıklık[*] olmasını isteyerek her yola kurulmayın. Hatırlayın ki bir zamanlar sayıca azdınız, Allah sizi çoğalttı. Bozguncuların sonunun nasıl olduğunu bir düşünün!

[*] İvec (عوج), çok dikkat etmedikçe anlaşılamayacak eğriliktir (Müfredat). Allah’ın yolunda böyle bir eğrilik isteyenler, yaptıkları yanlışlar kolaylıkla anlaşılmasın diye doğruya çok yakın görünecek çarpıtmalar yaparlar. Ayette sözü edilen kişilerin en çok istediği budur. Bu sebeple en tehlikeli yanlış, doğruya en çok benzeyendir.


(Araf 7/87)
وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ
Benimle gönderilene bir kesiminiz inanıyor, bir kesiminiz de inanmıyorsa, Allah aramızda kararını verinceye kadar duruşunuzu bozmayın! Karar verenlerin en iyisi odur.”


(Araf 7/88)
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ
Halkının büyüklük taslayan önde gelenleri şöyle dediler: “Bak Şuayb! Ya kayıtsız şartsız bizim dini yaşama biçimimize dönersiniz ya da seni ve beraberindeki inananları kesinlikle ülkemizden çıkarırız!” Şuayb dedi ki: “Biz istemesek de mi?


(Araf 7/89)
قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ
Allah bizi, sizin dini yaşama biçiminizden kurtardıktan sonra tekrar ona dönersek, Allah’a karşı tam bir yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah istemedikçe artık ona dönmemiz olacak şey değildir[*]. Rabbimizin bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a güvenip dayandık. Rabbimiz! Bizimle halkımızın arasını hakka uygun bir biçimde aç. Ayırmayı en iyi yapan sensin!”

[*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html


(Araf 7/90)
وَقَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ
Halkının itibarlı kişilerinden ayetleri görmezden gelenler (kâfirler) şöyle dediler: “Hele Şuayb’a uyun; kesin olarak kaybedersiniz.“


(Araf 7/91)
فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚۛ
Çok geçmeden onları öyle bir sarsıntı tuttu ki yurtlarında çöküp kaldılar[*].

[*] Hud 11/94, Şuara 26/189.


(Araf 7/92)
اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚۛ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ
Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlardı. Asıl kaybedenler, Şuayb’ı yalancı sayanlar oldu.


(Araf 7/93)
فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟
Şuayb onlardan uzaklaştı ve şöyle dedi: “Ey halkım! Ben Rabbimin mesajlarını size tebliğ ettim /bildirdim. İyiliğiniz için de çaba gösterdim. Ayetleri görmezlikte direnen bir topluluğa nasıl üzüleyim ki!”


(Araf 7/94)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ
Hangi kente bir nebiyi elçi olarak göndersek, oranın halkını mutlaka maddi sıkıntılara ve bedensel sıkıntılara sokmuşuzdur ki bize yalvarıp yakarsınlar.


(Araf 7/95)
ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Daha sonra sıkıntıların yerine güzellikler verdik. Nihayet geliştiler ve şöyle dediler: “Böyle darlıkları ve refahı atalarımız da gördü.” Sonunda farkında değillerken onları ansızın yakaladık.


(Araf 7/96)
وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Eğer o kentlerin ahalisi, inanıp güvenseler ve yanlışlardan sakınsalardı, onlara, göğün ve yerin bolluk ve bereket kapılarını açardık. Fakat yalana sarıldılar. Biz de elde ettiklerine karşılık onları yakaladık.


(Araf 7/97)
اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ
O kentlerin ahalisi, gece yatarken baskınımıza karşı güvende miydiler?


(Araf 7/98)
اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ
Ya da o kentlerin ahalisi, gündüzün[*] eğlenirken baskınımıza karşı güvende miydiler?

[*] Duha kelimesi, günün bir bölümüne karşılık kullanıldığında kuşluk vaktini (Ta-ha 20/59), yani güneşin yükselmeye başladığı vakti; geceye karşılık kullanıldığında da gündüz vaktini ifade eden kelimelerle tercüme edilmiştir.

 


(Araf 7/99)
اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟
Peki ya şimdikiler Allah’ın planına karşı güvende midirler? Kaybeden topluluklar dışında hiç kimse Allah’ın planına karşı kendini güvende göremez.


(Araf 7/100)
اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
Eski sahiplerinden sonra o yere mirasçı olanları şu da mı yola getirmez? Gerekli görürsek günahları yüzünden onları da sıkıntıya sokarız. Kalpleri üzerinde yeni bir yapı oluştururuz da artık bir şey dinlemez olurlar[*].

[*] Ta-Ha 20/128.


(Araf 7/101)
تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓائِهَاۚ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ
İşte bunlar, sana bir kısım haberlerini tam olarak anlattığımız kentlerdir. Kendilerine gönderilen elçiler açık belgeler getirdiler ama onlar önceden yalanlamış olmaları sebebiyle inanmaya yanaşmadılar. Allah, görmezlikte direnenlerin kalplerindeki yeni yapıyı işte böyle oluşturur.


(Araf 7/102)
وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ
Onların çoğunun verdikleri hiçbir sözde durduklarını görmedik ama çoğunun gerçekten yoldan çıkmış kimseler olduğunu gördük.


(Araf 7/103)
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ
Sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle /mucizelerimizle Firavun’a ve onun önde gelenlerine gönderdik. Onlar da mucizeler karşısında yanlış yaptılar. Bak bakalım, o bozguncuların sonu nasıl oldu!


(Araf 7/104)
وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ
Musa şöyle dedi: “Ey Firavun! Ben, varlıkların Rabbi /Sahibi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.


(Araf 7/105)
حَق۪يقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ
Görevim, Allah hakkında sadece gerçeği söylemektir. Rabbinizden /Sahibinizden size açık bir belge de getirdim. İsrailoğullarını benimle beraber gönder[*].”

[*] Firavun İsrailoğullarını köleleştirmişti (Taha 20/47, Müminûn 23/45-48, Şuara 26/16-22).


(Araf 7/106)
قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Firavun dedi ki: “Bir mucize ile geldiysen onu getir bakalım. Tabii doğru söyleyenlerden isen!.”


(Araf 7/107)
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ
Musa, değneğini attı. Bir de ne görsünler; o gerçekten koskoca bir yılan!


(Araf 7/108)
وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟
Bir de elini (koynundan) çıkardı ki! O da bakanlar için bembeyaz...


(Araf 7/109)
قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ
Firavun’un halkından önde gelenler dediler ki: “Bu gerçekten bilgin bir sihirbaz!


(Araf 7/110)
يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
Sizi ülkenizden çıkarmak istiyor.” “(Firavun dedi ki[*]) Peki ne emredersiniz?”

[*] Yunus 10/78, Taha 20/62-64, Şuara 26/34-35,


(Araf 7/111)
قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ
Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere adam toplayacak kişiler gönder,


(Araf 7/112)
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ
Bilgin sihirbazların hepsini alıp sana getirsinler.”


(Araf 7/113)
وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ
Sihirbazlar Firavun’a geldiler ve şöyle dediler: “Galip gelen biz olursak elbette bir ödülümüz olur, değil mi?”


(Araf 7/114)
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ
Dedi ki: “Elbette, üstelik bana yakın kimselerden olacaksınız.”


(Araf 7/115)
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ
Sihirbazlar dediler ki: “Musa! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?”


(Araf 7/116)
قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ
Musa: “Siz atın!” dedi. Atınca insanların gözlerini boyadılar. Onları dehşete düşürdüler. Büyük bir sihir /göz boyaması meydana getirdiler.


(Araf 7/117)
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ
Musa’ya: “Değneğini at!” diye vahyettik. Bir de ne görsünler! Değnek, sihirbazların uydurdukları[*] şeyleri yalayıp yutuyor.

[*] “Uydurma” anlamı verilen kelime “ifk =إفك” kökündendir. İfk, yalan ve asılsız şeylerle birini bir şeyden çevirmektir. (el-Ayn). Sihirbazların kurdukları düzenekler ve aldatmacalar bu kelimeyle ifade edilmektedir.


(Araf 7/118)
فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ
Böylece (Musa ile ilgili) bütün gerçek ortaya çıktı. Sihirbazların yaptıkları da boş çıktı.


(Araf 7/119)
فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ
(Firavun ve hanedanı) Orada yenildiler ve küçük düşmüş olarak geri döndüler.


(Araf 7/120)
وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۚ
Sihirbazlar bir anda kendilerini secdeye kapanmış buldular.


(Araf 7/121)
قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
“Biz varlıkların Rabbine /Sahibine inanıp güvendik.” dediler.


(Araf 7/122)
رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ
“Musa’nın ve Harun’un Rabbine...”


(Araf 7/123)
قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَد۪ينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
Firavun dedi ki: “Ben izin vermeden ona inandınız, öyle mi? Bu, halkı buradan çıkarmak için şehrimizde kurduğunuz bir plandır. Neler olacağını yakında öğreneceksiniz!


(Araf 7/124)
لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ
Kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi mutlaka asacağım.”


(Araf 7/125)
قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ
Dediler ki: “Nasıl olsa Rabbimize döneceğiz.


(Araf 7/126)
وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِم۪ينَ۟
Senin bize bu cezayı vermenin tek sebebi Rabbimizin /Sahibimizin ayetleri bize gelince onlara inanmış olmamızdır. Ey Rabbimiz! Bize büyük bir direnme gücü ver! Canımızı da sana teslim olmuş kişiler olarak al.”


(Araf 7/127)
وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ
Firavun’un halkından önde gelenler dediler ki: “(Sihirbazları cezalandıracaksın da) Musa’yı ve halkını serbest mi bırakacaksın? Onlar bu topraklarda bozgunculuk çıkarsınlar, Musa da seni ve tanrılarını bıraksın diye mi?” Firavun dedi ki: “(Yok öyle şey!) Onların oğullarını öldürecek, kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz.”


(Araf 7/128)
قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ۠ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ
Musa halkına şöyle dedi: “Siz yardımı Allah’tan isteyin ve sabredin /duruşunuzu bozmayın. Bu topraklar Allah’ındır. Kulları içinden uygun gördüğünü buraya mirasçı kılar. Mutlu son, müttakilerin /yanlışlardan sakınanlarındır.”


(Araf 7/129)
قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟
Dediler ki: “Sen gelmeden önce de geldikten sonra da hep eziyet gördük.” Musa şöyle dedi: “Belki de Rabbiniz, düşmanınızı yok edecek ve bu topraklarda sizi onların yerine geçirecektir. Sonra da sizin ne yapacağınıza bakacaktır.”


(Araf 7/130)
وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
Belki akıllarını başlarına alırlar diye Firavun hanedanını kurak geçen yıllar ve kıtlıkla cezalandırdık.


(Araf 7/131)
فَاِذَا جَٓاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِه۪ۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۜ اَلَٓا اِنَّمَا طَٓائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Başlarına iyi bir şey gelince “Bu bizim hakkımızdır!” derlerdi. Onlara bir kötülük dokunursa o zaman da “Bu uğursuzluk Musa’nın ve yanındakilerin yüzündendir.” derlerdi. Bilesiniz ki onlara gelen her uğursuzluk sadece Allah katındandır ama onların çoğu bunu bilmiyor[*].

[*] Nisa 4/78, Şûrâ 42/30-31.


(Araf 7/132)
وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِه۪ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ
Dediler ki “Bizi büyülemek için hangi mucizeyi getirirsen getir, sana inanacak değiliz.”


(Araf 7/133)
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِم۪ينَ
Bunun üzerine onlara su baskınını, çekirge, kımıl zararlısı[1*], kurbağa ve kan afetini[2*], ayrı ayrı mucizeler olarak gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve suçlular topluluğu haline geldiler.

[1*] Yarım kanatlılardan, sap, çiçek, yaprak ve başakları emerek veya yiyerek ekin hastalığına yol açan, vücudu kalkana benzeyen zararlı bir böcek.

[2*] Kan afetinin ayrıntıları Tevrat’ta anlatılmaktadır: "Sonra RAB Musa'ya şöyle buyurdu: “Harun'a de ki, ‘Değneğini al ve elini Mısır'ın suları üzerine –ırmakları, kanalları, havuzları, bütün su birikintileri üzerine– uzat, hepsi kana dönsün. Bütün Mısır'da tahta ve taş kaplardaki sular bile kana dönecek.’ ”Musa’yla Harun RAB’bin buyurduğu gibi yaptılar. Harun firavunla görevlilerinin gözü önünde değneğini kaldırıp ırmağın sularına vurdu. Bütün sular kana dönüştü. Irmaktaki balıklar öldü, ırmak kokmaya başladı. Mısırlılar ırmağın suyunu içemez oldular. Mısır’ın her yerinde kan vardı. (Mısır’dan Çıkış 7:19-21)


(Araf 7/134)
وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ
Her bir afet geldiğinde şöyle dediler: “Ey Musa! Sana verdiği söz sebebiyle Rabbine bizim için dua et! Eğer bu afeti üzerimizden kaldırırsan kesinlikle sana inanacak ve kesinlikle İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz.”


(Araf 7/135)
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ
Ne zaman o afeti, sözlerini tutabilecekleri bir süreye kadar kaldırsak derhal sözlerinden dönerlerdi.


(Araf 7/136)
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ
Nihayet onlara hak ettikleri cezayı verdik; hepsini denizde boğduk. Çünkü ayetlerimiz karşısında yalana sarılıyor, onlardan habersiz gibi davranıyorlardı.


(Araf 7/137)
وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ
Ezilmiş olan halkı ise bereketli kıldığımız o toprakların doğusunun da batısının da sahibi kıldık. Sabırlı olmalarına /duruşlarını bozmamalarına karşılık Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz böylece yerine gelmiş oldu[*]. Firavun’un ve halkının emek vererek yaptığı ve yükseltmiş olduğu her şeyi de yerle bir ettik.

[*] A’raf 7/128-129, Şuara 26/57-59, Kasas 28/5, Duhan 44/25-28.


(Araf 7/138)
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendi putları karşısında saygıyla duran bir topluluğa rastladılar. “Ey Musa! Onların kendilerine özel tanrıları gibi sen de bize özel bir tanrı yapsana!” dediler. Musa: “Siz gerçekten cahilce davranan bir halksınız[*].” dedi.

[*] İlk fırsatta yoldan çıktılar. A’raf 7/129, Yunus 10/12-14, Taha 20/85-97, 115-122, Alak 96/6-7.


(Araf 7/139)
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
“Bunların içinde oldukları din çökmüştür. Yapmakta oldukları şey boştur.”


(Araf 7/140)
قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Sözüne şöyle devam etti: “Size Allah’tan başka ilah mı ararım? Üstelik o sizi çağdaşlarınıza üstün kıldı.”


(Araf 7/141)
وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
Sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size kötü bir azap vermek istiyor, oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşin içinde Rabbinizin /Sahibinizin yıpratıcı, büyük bir imtihanı vardı.


(Araf 7/142)
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ
Musa ile otuz geceliğine sözleştik, ona on gece daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye çıktı. Musa kardeşi Harun’a dedi ki “Halkım içinde benim yerime sen geç. Yapıcı ol, bozguncuların yoluna girme.”


(Araf 7/143)
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Musa kararlaştırdığımız yere gelip Rabbi de onunla konuşunca “Rabbim! Bana kendini göster ki sana bakayım.” dedi. Allah: “Beni asla göremezsin; ama şu dağa bak, yerinde kalırsa görebilirsin.” dedi. Rabbinin dağa görünmesi onu dümdüz etti, Musa düşüp bayıldı. Kendine gelince dedi ki: “Sana içten boyun eğerim, pişman olup sana yöneldim. Ben (senin gözle görülemeyeceğine) inananların ilkiyim.”


(Araf 7/144)
قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
Allah dedi ki “Bak Musa! Mesajlarımla ve bire bir konuşmamla[*] seni bu insanlar içinde seçkin kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve görevini yerine getirenlerden ol.”

[*] Nisa 4/164.


(Araf 7/145)
وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ
O levhalara Musa için her türlü öğüdü ve her şeyin ayrıntılı açıklamasını yazdık[*]. Şöyle dedik: “Bunlara sıkı sarıl; halkına emret, onlar da en güzel biçimde sarılsınlar. Yoldan çıkmışların yurdunu yakında size göstereceğim.”

[*] En’am 6/154.


(Araf 7/146)
سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلًاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ
Bulundukları yerde haksızca büyüklenenleri ayetlerimden çevireceğim. Onlar bütün ayetleri görseler onlara inanmazlar. Olgunluk yolunu görseler onu yol edinmez, ama yanlış kurgulanan yolu görseler onu yol edinirler. Bunun sebebi ayetlerimiz karşısında yalana sarılmaları ve ayetlerden habersiz gibi davranmalarıdır.


(Araf 7/147)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
Ayetlerimiz karşısında ve ahirete varma hakkında yalana sarılanların amelleri boşa gider. Onlar karşılık olarak yaptıklarından başkasını mı bulacaklar?”


(Araf 7/148)
وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌۜ اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْد۪يهِمْ سَب۪يلًاۢ اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ
Musa’nın halkı, ondan sonra süs eşyalarından boğa gibi böğürebilen bir buzağı heykeli edindi. Onun kendileriyle konuşmayacağını ve kendilerine yol göstermeyeceğini bilmiyorlar mıydı? Onu ilah[*] edindiler ve yanlış yapan kimseler oldular.

[*] Ta-Ha 20/88

 


(Araf 7/149)
وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Pişman olup akılları başlarına gelince gerçekten sapmış olduklarını gördüler ve şöyle dediler: “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve suçumuzu örtmezse büsbütün kaybedenlerden oluruz.”


(Araf 7/150)
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفًاۙ قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪يۚ اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخ۪يهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي وَكَادُوا يَقْتُلُونَن۪يۘ فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak halkına döndüğünde[1*]: “Benden sonra arkamdan ne kötü iş yapmışsınız. Rabbinizin (cezalandırma[2*]) emrinin bir an önce gelmesini mi istediniz!” dedi. Levhaları bıraktı[3*] ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Harun dedi ki: “Anamın oğlu! Bu topluluk beni ezdi, neredeyse öldürüyorlardı. Sakın düşmanları sevindirme! Beni bu zalim toplulukla bir tutma!”

[1*] Allah Musa’ya, halkının yoldan çıktığını daha önce söylemişti. Bkz. Taha 83 vd.

[2*] Taha 20/86.

[3*] Bu olay Tevrat’ta şu şekilde anlatılmaktadır: “Musa ordugaha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı.” (Tevrat /Mısır’dan Çıkış 32:19).

 


(Araf 7/151)
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي وَاَدْخِلْنَا ف۪ي رَحْمَتِكَۘ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ۟
Musa dedi ki “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi ikramına dahil et. İkram edenlerin en iyisi sensin.”


(Araf 7/152)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ
Rablerinin öfkesi ve dünya hayatı boyunca alçaklık, buzağıyı ilah edinenlerin yakalarına yapışacaktır. İftiracıları[*] işte böyle cezalandırırız.

[*] Allah’a iftira ederek boğanın aracı tanrı (ilah) olduğunu iddia etmişlerdi.


(Araf 7/153)
وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Kötü işler yapıp daha sonra Allah’a güvenerek tövbe edenler /dönüş yapanlar (bilmeli ki), bütün bunların ardından senin Rabbin, elbette çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.


(Araf 7/154)
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
Öfkesi geçip sakinleşince, Musa levhaları aldı. Onlarda şöyle yazılıydı: “Bu, Rablerinden korkanlar için bir rehber ve bir ikramdır.”


(Araf 7/155)
وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلًا لِم۪يقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ
Musa, belirlediğimiz yere gelmek için halkından yetmiş adam seçti. Şiddetli bir yer sarsıntısı onları sarsınca dedi ki: “Rabbim! Gerek görseydin onları da beni de daha önce yok ederdin. Aramızdan akılsızca davrananların yaptıkları yüzünden bizi de mi yok edeceksin! Bu, senin imtihanından[*] başka bir şey değildir. Böylece kimilerinin sapıklığına karar verir, kimilerinin de yola gelmişliğini onaylarsın. Bizim velimiz sensin. Bizi bağışla, bize ikramda bulun. Bağışlayanların en iyisi sensin.

[*] Fitne için bkz. A’raf 7/27. ayetin dipnotu.


(Araf 7/156)
وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ قَالَ عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ
Bu dünyada da Ahirette de bize güzel şeyler yaz; biz sana yöneldik.” Allah dedi ki “saptığına karar verdiğim[1*] kişiyi azabıma çarptırırım, rahmetim ise her şeyi kapsar. Onu, yanlışlardan sakınan[2*] ve zekât verenlere yazacağım[3*]. Ayetlerime inanıp güvenen şu kişilere de yazacağım:

[1*] Şâe (شاء) fiili ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz Araf 7/89. ayetin dipnotu.

[2*] Bakara 2/3- 5, 177.


(Araf 7/157)
اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذ۪ي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟
Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi[1*] nebi olan bu resule uyanlardır[2*]. O resul onların iyi şeyleri yapmalarını ister ve kötü şeylerden sakındırır. Onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar[3*]. Onların ısrını /ağır yükünü[4*] ve üzerlerindeki prangaları[5*] kaldırır. Ona güvenen, onun değerini bilen, ona yardımcı olan ve onunla birlikte indirilen nûra (Kur’ân’a) uyanlar var ya işte umduklarına kavuşacak olanlar onlardır.”

[1*] Kur’an’da ümmînin üç anlamı vardır: Biri, kendisine kitap verilmemiş olan (Al-i İmran 3/20), ikincisi inandığı kitabın içeriğini bilmeyen (Bakara 2/78), üçüncüsü de Mekkeli (Cum’a 62/2) anlamındadır. Nebimiz de daha önce ilahî kitap bilgisine sahip değildi (Şûrâ 42/52-53, Ankebut 29/47-48). Son nebinin İsmail aleyhisselamın soyundan geleceği ve Mekke’den çıkacağı Tevrat ve İncil’de yazılı olduğundan (A’raf 7/157-158), (Tevrat /Tesniye 18:18,19, Mezmurlar 84:6, 118:22-26), (İncil  /Matta 21:42-44) Kur’an’da onunla ilgili olarak kullanılan ümmî kavramı, Mekkeli anlamındadır.

[2*] Tevrat'taki ifade şöyledir: "‘Onlara kardeşleri (İsmailoğulları) arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek.  Adımla konuşan bu peygamberin ilettiği sözleri dinlemeyeni ben cezalandıracağım." (Tesniye 18:18,19). Yuhanna İncil'inde de şu ifadeler yer alır: "Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki, içinizden hiçbiri bana, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sormuyor. Ama bunları söylediğim için yüreğiniz kederle doldu.  Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Paraklit size gelmez." (Yuhanna 16:5-7). "Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu (Paraklit) gelince, sizi tüm gerçeğe yöneltecek. Çünkü kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.  O beni yüceltecek. Çünkü benim olandan alıp size bildirecek. Baba’nın nesi varsa benimdir. ‘Benim olandan alıp size bildirecek’ dememin nedeni budur." (Yuhanna 16:12-15).

[3*] Fıkıh geleneğinde bu ayete dayanılarak Muhammed aleyhisselâma haram koyma yetkisinin verildiği ve onun bu yetkiyle Kur’an’da bulunmayan bazı haramlar koyduğu kabul edilir. Hâlbuki Allah’ın elçisinin iyiliği emredip kötülüğü yasaklaması, tayyibâtı (iyi ve temiz şeyleri) helal, habâisi (kötü ve pis şeyleri) haram kılması, insanların üzerlerindeki ‘ısr’ı yani yeni gelecek resûle inanmak gibi ağır bir yükü kaldırıp zincirleri kırması, esasında Kur’an’da var olanı bildirmesidir. Bu fiillerin Resûlullâh’a izafe edilmesi, onun resûl /elçi olması sebebiyledir. Allah’ın elçileri, Allah’ın kitabındaki emir ve yasakları, hiçbir ilave veya eksiltme yapmaksızın olduğu gibi tebliğ ederler. Pek çok ayette Allah’ın, tayyibâtı helal, habâisi haram kıldığı bildirildiğine göre (Bakara 2/168; Mâide 5/88; Nahl 16/114-115) aynı fiillerin Resûlullâh’a nispet edilmiş olması, onun, yalnızca kitapta yani Kur’an’da bulunan hükümleri tebliğ etmesi anlamına gelir, ona kendiliğinden hüküm koyma yetkisi vermez. Bu sebeple Nebîmiz, Allah’ın helal kıldığı bir şeyi kendisine haram kıldığı için şöyle uyarılmıştır: “Ey Nebi! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun?” (Tahrîm, 66/1) Bu, onun “nebî” vasfıyla yaptığı kişisel bir tercihi idi. Eğer bir şeyi haram kılma yetkisi olsaydı böyle bir uyarı yapılmazdı.

[4*] Bu, önceki ümmetlere yüklenen, gelecek nebiye inanma ve ona destek olma sorumluluğudur. (Bkz. Bakara 2/286 ve dipnotu).

[5*] Yaptıkları hatalar yüzünden İsrailoğullarına ağır sorumluluklar yüklenmişti. Tevrat'ta da bu durum benzer bir şekilde "zincir" kavramıyla mecazileştirilmiştir. "Alay etmeyin artık, yoksa zincirleriniz daha da kalınlaşır. Çünkü bütün ülkenin kesin bir yıkıma uğrayacağını Rab’den, Her Şeye Egemen Rab'den duydum." (Yeşaya 28:22)


(Araf 7/158)
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۖ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
De ki: “Ey insanlar! Ben Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim. Göklerde ve yerde tüm yetkiler onundur. Ondan başka ilah yoktur. Hayat veren de öldüren de odur. Öyleyse Allah’a ve ümmi nebi olan resulüne güvenin. O, Allah’a ve onun sözlerine güvenir. Siz ona uyun ki doğru yola girmiş olasınız.”


(Araf 7/159)
وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ
Musa’nın halkından (İsrailoğullarından) doğruları gösteren ve onunla adaleti sağlayan bir toplum daima vardır[*].

[*] Al-i İmran 3/113, Maide 5/66, A’raf 7/181, Nahl 16/89.


(Araf 7/160)
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًاۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Onları ayrı ayrı toplumlar olarak on iki boya ayırmıştık. Halkı Musa’dan su isteyince: “Değneğinle taşa vur.” diye vahyettik. Taştan on iki pınar fışkırdı. Her boy, su içeceği yeri öğrendi. Üzerlerine bulutları gölgelik yapmış, men /ekmek[1*] ve selva /bıldırcın indirmiş, “Verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin.” demiştik. Yanlışı bize yapmış olmuyor, kendilerine yapmış oluyorlardı[2*].

[1*] Tevrat’ta “men” ile ilgili şu ifadeler vardır: “Rab Musa’ya, “Size gökten ekmek yağdıracağım.” dedi, “Halk her gün gidip günlük ekmeğini toplayacak. Böylece onları sınayacağım: Benim yasama göre yaşıyorlar mı, yaşamıyorlar mı, göreceğim.” (Çıkış 16/4-5)

“Akşam bıldırcınlar geldi, ordugahı sardı. Sabah ordugahın çevresini çiy kaplamıştı. Çiy eriyince, toprakta, çölün yüzeyinde kırağıya benzer ince pulcuklar göründü. Bunu görünce İsrailliler birbirlerine, “Bu da ne?” diye sordular. Çünkü ne olduğunu anlayamamışlardı. Musa, “Rabbin size yemek için verdiği ekmektir bu.” dedi” (Çıkış 16/13-15).

İsrailoğulları, Allah’ın men ve selva ikramı için “Tek çeşit yemeğe katlanamayacağız.” diye yakınmışlardı (Bakara 2/61). Buna göre men ve selvâ bir arada tek çeşit yemek sayılmaktadır. Bu da men için Tevrat’ta geçen “ekmek” tanımının uygun düştüğünü gösterir. Nitekim men ile ilgili şu bilgiler de mevcuttur: “Menin kırağı şeklinde küçük ve yuvarlak, kişniş tohumu gibi beyaz ve ak günnük görünüşünde olduğu, lezzetinin ballı yufkaya benzediği belirtilmektedir (Çıkış, 16/14, 31).

Men hiçbir işleme tâbi tutulmaksızın tabii haliyle yenebildiği gibi ondan çeşitli yiyecekler de yapılıyordu. İsrâiloğulları men’i toplar, değirmende öğütür veya havanda döverek tencerede haşlar, pide yaparlardı ve bu taze yağ tadında olurdu (Sayılar, 11/8).” (DİA)

[2*] Bakara 2/60.


(Araf 7/161)
وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
Bir gün onlara şöyle denmişti[*]: “Bu kente yerleşin. Beğendiğiniz yerden yiyin. “Günah yükümüzü kaldır!” deyin ve kapısından boyun eğerek girin ki hatalarınızı örtelim. Güzel davrananlara ikramlarımız olacaktır.”

[*] Maide 5/20-26, Bakara 2/57-61.


(Araf 7/162)
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟
İçlerinden yanlış yapanlar, kendilerine emredilenin yerine başka bir söz söylediler[1*]. Yanlış davranmalarına karşılık biz de onlara, gökten bir afet gönderdik[2*].

[1*] Oraya girme emrine karşı çıkanlar, sanki Allah, o yerin halkı ile savaşmalarını emretmiş gibi şu sözü söylediler: “Bak Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla ikiniz savaşın! Biz işte şurada oturup bekleyeceğiz.” (Maide 5/22-24).
Tevrat’ta da o bölgeye hiç savaşmadan girecekleri bildirilir: “Rab Musa’ya, “Buradan git” dedi, “Sen ve Mısır’dan çıkardığın halk İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a, ‘Orayı senin soyuna vereceğim’ diye ant içtiğim topraklara gidin. Süt ve bal akan ülkeye senden önce bir melek gönderecek, Kenan, Amor, Hitit, Periz, Hiv ve Yevus halklarını oradan kovacağım…” (Mısır’dan Çıkış 33:1-3).
“Tanrınız Rab mülk edinmek üzere gideceğiniz ülkeye sizi götürdüğünde, birçok ulusu –Hititler’i, Girgaşlılar’ı, Amorlular’ı, Kenanlılar’ı, Perizliler’i, Hivliler’i, Yevuslular’ı- sizden daha büyük ve daha güçlü yedi ulusu sizin önünüzden kovacak.” (Yasanın Tekrarı 7:1).

[2*] Bakara 2/59.


(Araf 7/163)
وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Deniz kıyısında olan o kenti bunlara sor. O halk, Cumartesi ile ilgili kuralı çiğniyordu[*]. Bekledikleri balıklar çalışmalarının yasak olduğu günde (Cumartesi günü) onlara sürü sürü gelir, yasak olmadığı günlerde gelmezdi. Yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle zor bir imtihandan geçirdik.

[*] Cumartesi yasağıyla ilgili Tevrat’taki hüküm şöyledir: “Tanrın Rabbin buyruğu uyarınca Şabat Günü’nü tut ve kutsal say. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın Rabbe Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, öküzün, eşeğin ya da herhangi bir hayvanın, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız. Öyle ki, senin gibi erkek ve kadın kölelerin de dinlensinler.” (Tesniye 5:12-14).


(Araf 7/164)
وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًاۨۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًاۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
İçlerinden bir toplum (öğüt verenlere) şöyle demişti: “Allah’ın yok edeceği ya da çetin[1*] bir cezaya çarptıracağı bu halka ne diye öğüt veriyorsunuz?” Dediler ki “Hem Rabbinize karşı bir mazeretimiz[2*] olsun hem de belki bunlar yanlışlardan sakınırlar diye (bunu yapıyoruz).”

[1*] Çetin, ayetteki (شديد = şedîd)’in karşılığıdır. Şedîd, ‘güçlü bağla bağlı’ anlamındadır. Allah, vereceği cezayı, kulunun suçuna bağlamıştır (En'âm 6/160).

[2*] Bu ayet, her müminin çevresindeki olaylara karşı duyarlı olması ve yanlış yapanlara en azından öğüt vererek müdahale etmesi gerektiğinin delilidir. Etrafımızda gelişen yanlışlara, aşırılıklara ve çirkinliklere karşı ilgisiz veya içe kapanık kalma durumumuzun mazeret olamayacağı ayetin açık hükmü kapsamındadır.


(Araf 7/165)
فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Onlar kendilerine hatırlatılan bilgileri unutunca biz de kötülükten sakındıranları kurtardık. Yanlış yapanları ise yoldan çıkmalarına karşılık çetin bir azaba çarptırdık.


(Araf 7/166)
فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَ
Konulan yasaklara başkaldırdıklarında onlara: “Aşağılık maymunlar gibi olun[*]!” dedik.

[*] Bu, onlara has fiziksel dönüşüm değil, benzer davranışları gösteren herkese uygulanan bir dışlama biçimidir (Bakara 2/65, Nisa 4/47).


(Araf 7/167)
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۜ اِنَّ رَبَّكَ لَسَر۪يعُ الْعِقَابِۚ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
O zaman Rabbin şunu ilan etti: “Kıyamete /mezardan kalkış[*] gününe kadar, onlara kötü bir azap vermek isteyenleri üzerlerine salacağım”. Senin Rabbin, cezayı çabuk verir. Ama o, elbette çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Araf 7/168)
وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الْاَرْضِ اُمَمًاۚ مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذٰلِكَۘ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّـَٔاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Onları yeryüzünde toplumlara böldük. İçlerinden iyiler olduğu gibi iyi olmayanlar da vardı. Belki dönerler diye onları hem iyilikler hem kötülüklerle imtihan ettik.


(Araf 7/169)
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ وَاِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُۜ اَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ م۪يثَاقُ الْكِتَابِ اَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا ف۪يهِۜ وَالدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Arkalarından o kitaba mirasçı olan bir nesil geldi. “Eninde sonunda bağışlanacağız[*]” diyerek bu dünyanın geçici menfaatine yapıştılar. Benzer bir menfaat daha görseler ona da yapışırlar. Kitaplarında onlardan, “Allah’a karşı yalnızca gerçeği söyleyeceksiniz!” diye söz alınmış değil miydi? Kitapları üzerinde çalışmadılar mı? Yanlışlardan sakınanlar için hayırlı olan Ahiret yurdudur. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?

[*] Bakara 2/80, Al-i İmrân 3/24.


(Araf 7/170)
وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُصْلِح۪ينَ
Kitaba sıkı sarılıp namazı özenle ve sürekli kılanlara gelince; biz düzeni sağlamaya çalışanların ödülünü zayi etmeyiz[*].

[*] Kehf 18/30.


(Araf 7/171)
وَاِذْ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَاَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّٓوا اَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْۚ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ۟
Bir gün o dağı (Tur-i Sina’yı)[*] yerinden söküp üzerlerine kaldırdık, âdeta bir gölgelik gibi oldu. Başlarına düşecek sandılar. “Size verdiğimize (kitaba) sıkı sarılın. İçindeki bilgiyi aklınızdan çıkarmayın ki yanlışlardan sakınasınız.” dedik.

[*] Bakara 2/63, 93, Nisa 4/154.


(Araf 7/172)
وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ
Rabbin Âdemoğullarından, onların sırtlarından nesillerini alıp, onları kendilerini bağlayacak şekilde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye şahit tuttuğunda, onlar “Elbette Rabbimizsin! Biz buna şahit olduk!” derler[1*]. Yoksa kıyamet /mezardan kalkış[2*] günü, “Biz bunun farkında değildik” derdiniz.

[1*] Ana rahminde vücut yapısının tamamlanmasından sonra üflenen ruh sayesinde insan, bilgi öğrenme ve öğrendiği bilgiyi değerlendirerek yeni bilgilere ulaşma kabiliyetine kavuşur (Müminûn 23/14, Secde 32/7-9). Yeni doğan çocukta bir bilgi olmaz (Nahl 16/78). Doğumdan itibaren kendini ve çevresini izlemeye ve belli bir aşamaya gelince sorular sormaya başlar. Sonra Allah’ın tek Rab yani kendinin ve tüm varlıkların sahibi ve yöneticisi olduğunu kesin olarak anlar. Allah, içsel olarak ona: ‘elestu bi Rabbikum = ben sizin Rabbiniz değil miyim’ diye sorar, o da içten tam bir kararlılıkla  “bela = elbette Rabbimizsin!” der. Kur’an’da her şeyin örneği vardır (İsra 17/89, Kehf 18/54, Rum 30/58, Zümer 39/27). Bu konunun örneği de İbrahim aleyhisselamdır. Onun ailesi ve toplumu ile yaptığı mücadele, delikanlılığının ilk günlerindeki (Enbiya 21/60) gözlemlerinin hemen arkasından başlamıştır (En’am 6/ 74-81, Enbiya 21/53-70). Onunla bu konuda tartışan halkına: "Benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?" demesi, bu bilgiye onların da ulaşmış olduğunu gösterir (En’am 6/80). Yoksa onlar, “Tek Rab Allah mı?” diye sorarlardı.

[2*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Araf 7/173)
اَوْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اَشْرَكَ اٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْۚ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ
Ya da şöyle derdiniz: “Sana bizden önce, atalarımız ortak koştu. Biz, onlardan sonra gelen bir nesildik (onlara uyduk). Batıla dalan o kimselerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin[*]?”

[*] Kendilerine elçi gelmeyen toplumlar, sadece şirkten ve evrensel doğrulardan sorumlu olurlar. Çünkü Allah’ın bir ortağının olamayacağını ve evrensel doğruları kendi gözlemleriyle öğrenmiş olurlar.


(Araf 7/174)
وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Ayetleri işte böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz. Belki dönerler.


(Araf 7/175)
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ
Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini onlara anlat: O kişi, ayetlerimizden sıyrılıp uzaklaşınca şeytan onu peşine taktı[*], böylece boş hayale kapılıp yoldan çıkanlardan oldu.

[*] Zuhruf 43/36-37.


(Araf 7/176)
وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُٓ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰيهُۚ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِۚ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْۜ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Tercihi biz yapsaydık onu ayetlerimizle yüceltirdik. Ama o, arzularına uyarak dünyalığa[1*] kapılıp kaldı[2*]. Onun durumu köpeğin durumu gibidir. Üzerine gitsen de dilini çıkarıp solur[3*], kendi haline bıraksan da dilini çıkarıp solur. İşte ayetlerimiz karşısında yalana sarılan toplulukların örneği budur. Bu konuyu tam olarak anlat, belki düşünürler.

[1*] Kehf 18/7.

[2*] ٍİsra 17/18-21.

[3*] Köpekte ter bezi yoktur, dolayısıyla sıcak havalarda vücut ısısını dengelemek için dilini çıkarıp solur. Bu şekilde fazla ısıyı dışarı verir. Dinden dönenin durumu da köpek gibidir. Nasıl ki köpek, üzerine varsan da kendi haline bıraksan da sürekli dilini çıkarır, durumunu değiştirmezse, dinden dönen kişi de kendi haline bıraksan da, üzerine gitsen de durumunu değiştirmez. Vicdanının verdiği huzursuzluktan kurtulmak için ayetler hakkında yalan söylemeden duramaz.


(Araf 7/177)
سَٓاءَ مَثَلًاۨ الْقَوْمُ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ
Ayetlerimiz karşısında yalana sarılan topluluk ne kötü bir örnektir! Onlar yanlışı kendilerine yapıyorlar.


(Araf 7/178)
مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَد۪يۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Allah’ın, doğru yolda olduğunu onayladığı kişi hidayete ermiş olur. Doğru yoldan saptığını onayladığı kişiler ise kaybedenlerdir.


(Araf 7/179)
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
Cinlerin ve insanların çoğunu sanki[1*] cehennemlik olsunlar diye yetiştirdik[2*]. Onların kalpleri vardır ama onunla (gerçeği) kavramazlar; gözleri vardır ama ilerisini görmezler[3*]; kulakları vardır ama söz dinlemezler[4*]. Onlar en’âm (koyun, keçi, sığır ve deve[5*]) gibidirler. Hatta daha aşağı seviyededirler[6*]. Gerçeklere ilgisiz kalanlar işte bunlardır.

[1*] Allah, insanları ve cinleri kendisine kulluk etsinler diye yarattığı halde (Zariyat 51/56) onların çoğu kendi iradeleri ile isyan etmiş ve bu hale düşmüşlerdir. Bu durumda hakiki anlamı vermek mümkün olmayacağı için meale “sanki” ifadesi konmuştur.

[2*] Allah Zariyat Suresinde:“Cinleri ve insanları, kulluğu sadece bana yapsınlar diye yarattım.” (Zariyat 51/56) dediği halde gelenekte bu ayete, “İnsanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yarattık” şeklinde anlam verilir. Zariyat 56’da (haleka) خلق fiili kullanıldığı halde bu ayette zerae (ذرأ) fiili kullanılmıştır. Zerae, yetiştirme anlamındadır (En’âm 6/136, Nuh 71/17, Müminûn 23/79).

[3*] “İlerisini görmek” diye tercüme ettiğimiz kelime “basiret”tir. Küçük ve büyük baş hayvanların da gözleri vardır ama basiretleri yoktur.

[4*] Sem’ /dinleme, basar /basiret ve kalp /kavrama kabiliyetleri, insana ruhun üflenmesiyle birlikte oluşan özelliklerdir (Secde 32/9). Ayette bu özelliklerin cinlerde de olduğunun bildirilmesi onlara da ruh üflendiğinin delilidir. Bu özellikler her iki varlığı da Allah’a karşı sorumlu hale getirmiştir (En’am 6/128-132, Zümer 39/42, Ahkaf 46/18-19, 29-32, Cin 72/14-15).

[5*] En’am 6/143-144.

[6*] Bakara 2/171.


(Araf 7/180)
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
En güzel isimler[1*] /özellikler Allah’a aittir. Ona, onlarla dua edin. Allah’ın özellikleri hakkında saptırma yapanları bırakın[2*]. Onlara yaptıklarının cezası verilecektir.

[1*] Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür (Müfredat). En güzel isimlerin Allah’a ait olması onun en güzel özelliklere sahip olduğunu ifade eder.

[2*] İsra 17/110-111, Taha 20/8, Haşr 59/24.


(Araf 7/181)
وَمِمَّنْ خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ۟
Yarattıklarımız içinde, gerçek olanla doğruyu gösteren ve onunla adaleti sağlayan bir toplum daima vardır.


(Araf 7/182)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۚ
Ayetlerimiz karşısında yalana sarılanları ise beklemedikleri yerden adım adım kötü sona yaklaştıracağız[*].

[*] Bakara 2/15.


(Araf 7/183)
وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ
Onlara süre tanırım. Benim kurduğum oyun sağlamdır[*].

[*] En’am 6/42-45, Zuhruf 43/33.


(Araf 7/184)
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
Arkadaşlarında (Muhammed’de) cinlerin etkisi olmadığını hiç düşünmediler mi[*]? O sadece açık bir uyarıcıdır.

[*] Sebe 34/46, Kalem 68/2


(Araf 7/185)
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۙ وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
Göklerin ve yerin yönetimi, Allah’ın yarattığı herhangi bir şey, bir de ecellerinin yaklaşmış olabileceği konularında hiç kafa yormadılar mı? Bundan sonra hangi söze güvenebilirler!


(Araf 7/186)
مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۜ وَيَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Allah’ın sapık saydığını yola getirecek kimse yoktur[*]. Allah onları taşkınlıkları içinde bırakır, bocalar dururlar.

[*] Onlar yola gelmeden Allah onları yola gelmiş saymaz  (Kasas 28/56).


(Araf 7/187)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Sana o saati soruyorlar, ne zaman gelip kalıcı olacak diye? De ki: “Onun bilgisi sadece Rabbimdedir. Vakti gelince ondan başkası onu ortaya çıkarmaz. Göklerde ve yerde etkisi ağır olacaktır[1*]. Size gelişi ansızın olur[2*].” Sanki sorup öğrenmişsin gibi, tutup sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi sadece Allah katındadır[3*]. Ama insanların çoğu bunu bilmez.”

[1*] Gök de yer de yok olmuş ve ilk haline dönmüş olacak (İbrahim 14/48, Enbiya 21/104, Nebe 78/28-30, İnfitar 82/1-3).

[2*] Nahl 16/77, Kamer 54/50.

[3*] Lokman 31/34, Naziat 79/42-44.


(Araf 7/188)
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِۚ وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
De ki: “Allah’ın onayladıkları dışında kendime herhangi bir fayda sağlamaya da kendime gelecek bir zararı gidermeye de gücüm yetmez[*]. Eğer gaybı /gizli şeyleri bilseydim iyi şeylerden çokça elde ederdim. Bana kötülük de dokunmazdı. Ben, inanıp güvenen bir topluluk için sadece bir uyarıcı ve müjdeciyim.”

[*] İnsan 76/30, Tekvir 81/27-29.


(Araf 7/189)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَف۪يفًا فَمَرَّتْ بِه۪ۚ فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
Sizi bir tek nefisten[1*] yaratan, onunla huzur bulsun diye eşini[2*] de o nefisten oluşturan odur[3*]. Erkek onu sarınca eşi hafif bir yük yüklenir ve onunla dolaşır. Yükü ağırlaşınca da Rableri /Sahipleri olan Allah’a şöyle yalvarırlar: “Bize iyi bir evlat verirsen, üzerine düşeni yapanlardan olacağız.”

[1*] Nefis kelimesi, hem beden hem de ruh anlamına gelir (Zümer 39/42). Bu ayetteki nefis, bedenin özelliklerini içeren döllenmiş yumurtadır. Nefsin oluşumu, üç karanlık bölgede tamamlanır (Zümer 39/6). Bunlar yumurtalık /karar-ı mekîn (Müminûn 23/13, Mürselat 77/21), yumurtalıkla rahim arasındaki kanal /müstekar ve rahim /müstevda’dır (En’âm 6/98).

[2*] Zevc /eş kelimesinin müennesi /dişili olan “zevce” kelimesi Kur’an’da ve fasih Arapçada kullanılmaz. Kadın erkeğin zevci /eşi, erkek de kadının zevci /eşidir.

[3*] Rum 30/21.


(Araf 7/190)
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحًا جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ف۪يمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
İyi bir evlat verince de Allah’ın onlara verdiği (evlat) hakkında Allah’a ortaklar uydururlar[*]. Allah, onların ortak saydıklarından yücedir.

[*] Evlatlarının iyi olmasını Allah’a değil, ortak koştuklarına bağlamaya başlarlar.


(Araf 7/191)
اَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ
Bunlar, hiçbir şeyi yaratamayan üstelik kendileri de yaratılmış olan birilerini (Allah’a) ortak mı sayıyorlar?


(Araf 7/192)
وَلَا يَسْتَط۪يعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
Halbuki onların bunlara yardım etmeye güçleri yetmez; onlar kendileri için bile bir şey yapamazlar.


(Araf 7/193)
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ
O müşrikleri doğru yola çağırsanız size uymazlar; çağırsanız da sessiz kalsanız da sizin için değişen bir şey olmaz (bir sonuç alamazsınız)[*].

[*] En’am 6/68-69.


(Araf 7/194)
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Ey müşrikler!) Allah ile araya koyup yardıma çağırdıklarınız sizin gibi kullardır. İddianızda haklıysanız hadi onları çağırın da size cevap versinler[*].

[*] Fatır 35/14, Ahkaf 46/4-6.


(Araf 7/195)
اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ ك۪يدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ
Onların ayakları mı var ki yürüsünler; elleri mi var ki tutsunlar; gözleri mi var ki görsünler; kulakları mı var ki dinlesinler! De ki: “(Allah’a) ortak saydıklarınızı çağırın, sonra bana oyun kurun, hiç göz açtırmayın.


(Araf 7/196)
اِنَّ وَلِيِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ
Benim velim (en yakınım), bu kitabı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”


(Araf 7/197)
وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
(Ey müşrikler!) Allah ile aranıza koyup yardıma çağırdıklarınızın size yardıma güçleri yetmez. Onlar kendileri için bile bir şey yapamazlar.


(Araf 7/198)
وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
Onları doğru yola çağırsanız duymazlar. Sana baktıklarını görürsün ama onlar görmezler.


(Araf 7/199)
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ
Sen af yolunu tut, marufa[1*] uymalarını iste, cahilce davrananlara[2*] da aldırma!

[1*] Örf ve ma’ruf, güzelliği akıl ve din yoluyla bilinen şeydir.

[2*] Kendini bilmez olarak tercüme ettiğimiz cahil kelimesi, bilmeyen anlamına geldiği gibi, bilinen ve olması gerekenin aksine davranan anlamına da gelir (Müfredât). Ayette örfe, yani herkesin doğru olduğunu bildiği şeye uymayan kişiden ‘cahil’ olarak bahsedilmektedir.


(Araf 7/200)
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Şeytandan bir dürtü seni dürterse Allah’a sığın. Daima dinleyen ve bilen odur.


(Araf 7/201)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ
Yanlışlardan sakınanlar, şeytani bir kuruntu kendilerini sarınca, akıllarında tutmaları gereken doğru bilgileri (ayetleri) hatırlar ve hemen gerçeği görürler.


(Araf 7/202)
وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ
Şeytanların kardeşlerine gelince; şeytanlar onlara yanlış kurgularda destek verir, onlar da ellerinden geleni artlarına koymazlar.


(Araf 7/203)
وَاِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ قُلْ اِنَّمَٓا اَتَّبِعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪يۚ هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Onlara bir ayet getirmediğin zaman “kendin oluştursaydın ya!” derler[*]. De ki: “Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bunlar, Rabbinizden gelen göstergelerdir. İnanıp güvenen bir topluluk için bir rehber ve ikramdır.”

[*] Nahl 16/103


(Araf 7/204)
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Kur’ân okunduğu zaman ona kulak verin ve sessiz olun[*] ki iyilik bulasınız.

[*] Namazda imamın Kur’an’ı sesli okuduğu rekatlarda, onu duyan cemaatin susup dinlemesi gerekir. İmamı duyamayan, Fatiha ve zamm-ı sureyi kendi başına okur.


(Araf 7/205)
وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخ۪يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ
Öğle ve ikindide[1*], içten içe yalvararak, korku içinde, yüksek olmayan bir sesle[2*] Rabbini zikret[3*]. Sakın (ayetlere) ilgisiz davrananlardan olma!"

[1*] Öğle ve ikindi namazlarının sessiz kılınmasının delili bu ayettir. Ayetteki “el-ğuduvv (الْغُدُوِّ)” ve “el-âsâl (الْآَصَالِ)” kelimeleri öğle ve ikindi vakitlerini ifade eder. Başka bir ayette Allah Teâlâ bu kelimeleri şöyle açıklamıştır:

“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de el-ğuduvv ve el-âsâl vakitlerinde ister istemez sadece Allah’a secde ederler.” (Ra’d 13/15)
Ayette işaret edilen iki vakitte gölgelerin secde ettiğinin bildirilmiş olması, bu iki vaktin, güneşin bulunduğu zaman dilimleri olduğunu göstermektedir. Zira Allah Teâlâ, güneşi gölgenin göstergesi yaptığını belirtmiştir: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmüyor musun? Eğer farklı bir kural koysaydı onu hareketsiz /sabit kılardı. Biz güneşi gölgenin göstergesi kıldık.” (Furkân 25/45)
Dolayısıyla ğuduvv ve âsâl, güneş ışıklarının bulunduğu gündüz vakitleridir. Gündüz kılınan farz namazlar da öğle ve ikindi namazlarıdır. Ayete sabah-akşam değil de öğle-ikindi şeklinde mana vermemiz bundandır. Bu vakitlerle ilgili olarak başka ayetler de vardır:
“(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda, “el-ğuduvv ” ve el-âsâl” vakitlerinde Onun şanını yücelterek tenzih eden öyle yiğitler vardır ki ne ticaret ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoyar. Onlar kalplerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.” (Nûr 24/36-37)
Bu ayete göre “el-ğuduvv” ve “el-âsâl”, pazarların kurulup alışverişin kızıştığı zaman dilimlerini gösterir. Cuma namazının farziyetini bildiren aşağıdaki ayet de cumanın vaktinin alışverişin kızıştığı vakitte yani öğle vakti olduğuna işaret etmektedir. Çünkü pazarlar kurulduktan sonra alışverişin kızıştığı vakitlerin başlangıcı “genelde” öğle vaktine denk gelir. Ayet şöyledir:
“Ey inananlar! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun, alım satımı bırakın. Bilseniz bu sizin için daha iyidir.” (Cuma 62/9).
“El-ğuduvv”  ile aynı kökten gelen “el-ğadâ (غَدَاءَ)” kelimesi de bunun bir başka delilidir. İlgili ayet şöyledir: “(Buluşma yerlerini) geçip gittiklerinde Musa genç adamına “Öğle yemeğimizi (غَدَاءَنَا) getir bize. Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden başımıza (epeyce) sıkıntı geldi.” dedi.” (Kehf 18/62)
Bu ayete göre “ğadâ (غَدَاءَ)” kelimesi, sabah kalkıp yorulana kadar yol yürüdükten sonra yenilen yemeğe denir. Bir kişinin gece dinlendikten sonra sabah kalkıp yorulana kadar yürümesi yaklaşık olarak öğle vaktine denk gelir. “Ğadâ” kelimesinin öğle vakti olduğunun başka bir delili de “el-âsâl” kelimesidir. Çünkü bu kelimenin  müfredi/tekili olan “asîl (أَصِيلً)” Kur’an-ı Kerim’de “bükraten (بُكْرَةً)” kelimesinin zıddı olarak gelmektedir (Furkân 25/5, Ahzâb 33/42, Fetih 48/9, İnsân 76/25). “Bükraten (بُكْرَةً)” kelimesi, güneş ışıklarının yayılmaya başlamasından öğlene kadar olan zaman dilimini ifade eder. Buna göre “asîl (أَصِيلً)”, güneş ışıklarının zayıflamasıyla güneşin batışı arasındaki zamanı gösterir ki bu ikindi namazının vaktidir.  “el-ğuduvv (الْغُدُوِّ)” vakti “asîl (أَصِيلً)” vaktinden önce olduğuna ve “asîl (أَصِيلً)” de ikindi manasına geldiğine göre ayetlerdeki “el-ğuduvv (الْغُدُوِّ)” öğle vaktini gösterir.

[2*] Bu ayetteki “öğle ve ikindi” ifadeleri, Allah’ı anmanın (zikir) ve bir önceki ayetteki Kur’an okumanın (kıraat) namazda olan ameller olduğunu gösterir. Buna göre, gündüz namazlarının (öğle ve ikindi) kıraati sessiz, gece namazlarının (akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtı ve sabah namazı) kıraati sesli olur. Cemaatle namaz kılınırken sabah namazında, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtlarında -ki buna Cuma ve bayram namazlarının iki rekâtı da dâhildir- imam açıktan okurken cemaat susup imamı dinlemeli; imamın sessiz okuduğu diğer namazlarda (öğle ve ikindi namazlarının bütün rekâtlarında, akşamın üçüncü, yatsının üç ve dördüncü rekâtlarında) ve imamın sesinin duyulmadığı durumlarda ise cemaat de içinden kıraatte bulunmalıdır.

[3*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28) Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209).


(Araf 7/206)
اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ
Rabbinin yanında olanlar[*], kibirlenip de ona kulluktan geri durmazlar. Ona boyun eğer, secde ederler.

[*] Nisa 4/172-173, Fussilet 41/37-38.