MAİDE

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla...[*]

[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabilir. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. âyette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.


(Maide 5/1)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ اُحِلَّتْ لَكُمْ بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
Ey inanıp güvenenler! Sözleşmelerinizin gereğini yapın.[1*] (Aşağıda) size sıralanacak olanlar hariç[2*] en’âm cinsi hayvanlar[3*] /koyun, keçi, sığır ve deve size helal kılınmıştır. İhramlı iken avlanmayı[4*] helâl saymayın. Allah istediği hükmü verir.

[1*] “Sözleşme” şeklinde tercüme edilen sözcük “akit”tir. Müminlerin asıl sözleşmeleri Allah iledir. Bu şekilde oluşturdukları bağa itikat denir. Helallar ve haramlar, bu itikadın gereklerindendir. Müminler, haram olmayan konularda, insanlarla yaptıkları sözleşmelere de uymak zorundadırlar (Nisa 4/33, Maide 5/89). Çünkü verilen söz sorumluluk doğurur (İsra 17/34).

[2*] Bunlar, bu surenin üçüncü ayetinde belirtilen hayvanlardır (Maide 5/3). Benzer bir ifade için bkz: Hac 22/30.

[3*] En’am 6/143-144. Kurban Bayramında kurban olarak kesilebilecek hayvanlar bunlardır (Hac 22/28,34). 

[4*] Ayette geçen “es-sayd (الصَّيْدِ)” kelimesinin başında belirlilik takısı olan el (ال) olması, hac veya umre için ihrama girmiş olanlara haram olan avın Maide 5/96. ayette anlatılan kara avı olduğunu gösterir. İhramlı iken kara avı avlamak haram olduğu gibi başkası tarafından avlanan kara avından yemek de haramdır; ama deniz avı helaldir (Mâide 5/95-96).


(Maide 5/2)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًاۜ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a kulluğun simgelerine,[1*] haram aylara,[2*] hacıların yanlarında getirdikleri kurbanlık hayvanlara, onlara takılan gerdanlıklara,[3*] Rablerinin lütfunu ve rızasını elde etmek için Beyt-i Haram’a /dokunulmazlığın olduğu bölgeye[4*] yönelenlere saygısızlık etmeyin.[5*] İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram’dan sizi engellediler diye bir topluluğa olan nefretiniz, sizi aşırılık yapmaya sürüklemesin.[6*] Erdemli olma ve takva /yanlışlardan sakınma konusunda birbirinizle yardımlaşın ama günah ve düşmanlık konusunda yardımlaşmayın. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının; çünkü Allah cezalandırması çetin olandır.

[1*] “Simgeler” anlamı verilen şeâir (شَعَآئِرَ); Allah’a kulluk etmeye vesile olan, saygı gösterilmesi ve korunması gereken belli işaret ve sembollerdir. Safa ile Merve’nin ve kurbanlık hayvanların şeâirullâhtan yani Allah’a kulluğun simgelerinden olduğu ve onlara saygı göstermenin, kalplerin takvasına bağlı bulunduğu bildirilmiştir (Bakara 2/158, Hac 22/32, 36).

[2*] Bakara 2/194, 217, Tevbe 9/36-37.

[3*] Harem bölgesinde kesilmek üzere götürülen hayvanlar “hedy” diye adlandırılır (Bakara 2/196, Maide 5/95, Fetih 48/25). Bu ayetteki “kalâid” ise gerdanlıklar anlamındadır. Hedy kelimesinden hemen sonra gelmesi sebebiyle, tanınıp saygı gösterilsin diye o kurbanlıkların boynuna takılan özel süsler demektir (Maide 5/97).

[4*] Arap dilinde beyt, gece kalınabilecek yerdir (Müfredât). İnsanlar için kurulan ilk Beyt, Bekke’dedir. Bekke; milyonlarca hacıyı barındıracak kapasitedeki Arafat bölgesi ile başlar, Ka'be'yi de içine alan vadinin bitiminde sonlanır. Arafat'tan sonrası ekin bitmeyen bir vadidir (İbrâhîm 14/37). Tevrat’ta oraya Bekke Vadisi denir (Mezmurlar 84:4-7). Batı sınırı, 17 km uzağındaki Hudeybiye’ye kadar uzanır (Fetih 48/24). Mekke için Mescid-i Haram ifadesi de kullanılır (Tevbe 9/7). Kâbe’ye de beyt denir (Bakara 2/127). Kabe’nin ve onun bulunduğu bölgenin “Haram” olarak nitelendirilmesinin sebebi, orada insanların can ve mal dokunulmazlıklarının olmasıdır. 

[5*]  “Saygısızlık etmeyin” şeklinde tercüme edilen ibare “helal saymayın” (لاَ تُحِلُّواْ)’dır. Helal; mübah olan bir şey veya kişinin yapıp yapmamakta serbest olduğu eylemdir. Bu ayet, Safa ile Merve arasında say ve hacıların Kurban Bayramında kesmek üzere getirdikleri kurbanlıklar (Hac 22/28) gibi Allah’a kulluğun sembollerinden olan şeylere saygısızlığı yasaklamaktadır (Bakara 2/158, 196, Hac 22/32,36). İbadet için Mekke’ye gelenlere de saygısızlık yapılamaz.

[6*] Maide 5/8. Bunlar, Mekke’den Hudeybiye’ye kadar gidip, Muhammed aleyhisselamın başkanlığındaki Müslümanların Mescid-i Haram’a girmesini engelleyen Mekke müşrikleridir (Fetih 48/24-25). 


(Maide 5/3)
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
(Kesilmeden) ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilenler size haram kılınmıştır. (Ölmeden yetişip) kestikleriniz hariç; boğulan, darbe alan,[1*] yüksekten düşen, boynuz darbesi yiyen ve yırtıcı hayvanların parçaladığı hayvanlar da (haram kılınmıştır). Sunaklar[2*] üzerinde kesilenler (onları yemeniz) ve bir de (etleri) aranızda şans oyunuyla paylaşmanız[3*] (haramdır). Bunların hepsi fısktır /yoldan çıkmaktır.[4*] Kafirlik edenler/âyetleri görmezlikte direnenler, bugün dininizden (onun etkisini yok etmekten) ümitlerini kesmişlerdir.[5*] Bu yüzden onlardan çekinmeyin, benden çekinin. Bugün dininizi, sizin için mükemmel hale getirdim[6*] ve size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak bu İslâm’ı uygun gördüm.[7*] Kim şiddetli bir açlık içinde bulunur da günaha meyletmeden[8*] (haram olanlardan) yemek zorunda kalırsa (bilsin ki) Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Sopa ve taş gibi sert bir cisimle başına veya vücudunun herhangi bir yerine vurularak öldürülen hayvanlar.

[2*] Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa (Türk Dil Kurumu).

[3*] Bu oyun, kesildikten sonra eti muhtelif hisselere ayrılan bir hayvandan pay kazanmak amacıyla üzerlerinde pay ve risk değerleri yazılı, her biri ayrı isimle anılan belirli sayıdaki okların çekilmesi suretiyle oynanırdı (DİA, Meysir).

[4*] Fısk, doğru yoldan çıkma anlamındadır (En’âm 6/121 ve 145). 

[5*] Allah’ın kitabını okuyup anladıktan ve ona inandıktan sonra kafir olanlar (Âl-i İmrân 3/86-91) Kur’an’ın Allah tarafından korunduğunu da öğrenince bu dinin diğer dinlere hakimiyetini engellemekten ümitlerini kesmişlerdir. 

[6*] Mükemmel olan şeye ilave veya çıkarma yapılamaz. İslamın, Kur’an’da anlatılan hükümlerine yapılan her türlü ilave ve çıkarma kişiyi dinden uzaklaştırır ve müşrik yapar (Bakara 2/136-138, Âl-i İmran 3/85, En’am 6/14, Hud 11/1-2).

[7*] İslam, teslim olmak demektir. Allah’a teslim olana “müslim” denir. Türkçede ona “Müslüman” adı verilir. Bütün nebiler insanları İslam’a çağırmışlardır (Âl-i imrân 3/19, 83-85; Şûrâ 42/13). Bu dinin, Allah tarafından mükemmel hale getirilmiş ve herkesin uyması emredilmiş olan son şekli, Kur’an’daki İslamdır (Mâide 5/48). 

[8*] Günaha meyletmemek, “başkasının hakkına saldırmamak ve ihtiyaç sınırını aşmamak”tır (Bakara 2/173; En’âm 6/145; Nahl 16/115).


(Maide 5/4)
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: Size, temiz olan her şey helal kılındı.[1*] Allah'ın size verdiği bilgiyi öğreterek eğitip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için yakaladıklarını yiyin. (Onları yerken) üzerlerine Allah’ın adını anın. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Allah, kesinlikle hesabı çabuk görendir.[2*]

[1*] Eti helal olan hayvanlar, en’am ile sınırlı değildir. Temiz olanların hepsi helaldir. Bir şeyin temiz olması, insan fıtratına ters olan pisliklerden arınmış olmasıdır.

[2*] Bir önceki ayette “ölmüş”, “darbe almış” ve “yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmış” hayvanların haram olduğu bildirilmişti. Bu ifadelerden sonra avlanan hayvanların ölü olarak ele geçmesi halinde yenilip yenilmeyeceği sorusu akla gelir. İşte bu ayette Allah Teâlâ  “avcı hayvanların, sizin için yakaladıklarını “Bismillah /Allah'ın adıyla” diyerek yiyin.” buyurmuş, böylece avlanma yolu ile öldürülen hayvanların da helal olduğunu bildirmiştir.

 

(Maide 5/5)
اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟
Bugün size, temiz olan her şey helâl kılındı. Kendilerine kitap verilmiş olanların yiyeceği size helâl,[1*] sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. İffetli mümin kadınlar ile sizden önce kitap verilmiş olanlardan iffetli olan kadınlar; mehirlerini vermeniz, sizin de iffetli olmanız, zinadan uzak durmanız ve onları gizli dost edinmemeniz şartıyla size helal kılınmıştır.[2*] Kim bu imanı /Kur’an’a imanı görmezden gelirse yaptıkları boşa gider ve ahirette kaybedenlerden olur.[3*]

[1*] Öncekilerde helal olup da Kur'an'da haram kılınan bir yiyecek yoktur. Zira Kur'an kendisinden öncesini misliyle veya hayırlısı ile neshetmiştir (Bakara 2/106). Bize helal kılınanlar Kur'an'ın son vahiy olmasından dolayı onlara da helal kılınmıştır. Bu sebeple “Kendilerine kitap verilmiş olanların yiyeceği” ifadesine domuz eti girmez; çünkü domuz onlara da haram kılınmıştır. "Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir." (Levililer 11:7-8). İşledikleri bazı suçlar sebebiyle Yahudilere, normalde helal olan bazı yiyecekler ceza olarak haram kılınmıştır. (Nisâ,4/160-161; En’âm, 6/146) Bunun dışında Allah Teâlâ onlara cumartesi günleri balık avlamayı da yasaklamıştır (A’râf, 7/163; Bakara, 2/65-66). İsa aleyhisselamın nebi olarak görevlendirilmesi ile birlikte, ceza olarak haram kılınan bazı temiz yiyecekler Yahudilere helal kılınmıştı (Al-i İmrân, 3/50). Son nebi  Muhammed aleyhisselamın gelmesi ile de ceza olarak haram kılınan temiz yiyeceklerin tamamının helal kılındığı bildirilmiş (A’râf, 7/157), haram yiyeceklerin sayısı dört ile sınırlandırılmıştır (Bakara, 2/173; Mâide, 5/3; En’âm, 6/145; Nahl, 16/115). Böylece “bizden önce kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri” ile bizim yiyeceklerimiz arasında helallik-haramlık açısından bir fark kalmamış, bizim yiyeceklerimiz onlara, onların yiyecekleri bize helâl kılınmıştır.

[2*] Kadın olsun erkek olsun, namuslu olma, gizli veya açık olarak zinadan uzak durmak, evlenmede olmazsa olmaz şartlardandır (Nisa 4/24, 25, Nur 24/3 ve 26). Zinadan uzak duran bir mümin erkek veya kadın, ancak kendi gibi zinadan uzak duran bir erkek veya kadınla evlenebilir. Bunları yaptıktan sonra tövbekâr olup kendini tamamen düzelten de namuslu sayılır (Furkan 25/68-70).

[3*] Allah Teâlâ, Müslümanların en çetin düşmanlarının Yahudiler ve müşrikler olduğunu bildirir (Maide 5/82). Kimi Yahudi ve Hristiyanların da müşrik oldukları (Tevbe 9/30-31) belirtildiği halde, Allah burada Yahudi ve Hristiyanlar dahil, kendilerine kitap verilen bütün toplumların yiyeceklerinin ve onların namuslu kadınlarıyla evlenmenin helal olduğunu bildirmiş, din farkının yiyecekler konusunda da evlenme konusunda da bir engel oluşturmadığını kesin hükme bağlamıştır. Onların iman esaslarından biri, gelecek nebiye inanmaktır (Âl-i İmran 3/81-85). Muhammed aleyhisselamın bekledikleri nebi, Kur’an’ın da inanmaları gereken kitap olduğu konusunda en küçük şüpheleri olmamasına rağmen inanmayarak kafir olmaları (Bakara 2/89-91, 146, En’am 6/20-21) onları, elinde kitap olmayan müşriklerden daha kötü konuma sokar. Her kafir müşrik olduğu için (Âl-i İmran 3/151) müşriklerden daha kötü konuma düşmüş birinin yiyeceğinden yemek veya onunla evlenmek yasak değilse diğer müşrikler konusunda hiçbir yasak olmaz. Şunu da unutmamak gerekir ki Müslüman olmayanlarla evlenmek haram değildir ama tavsiye edilmez (Bakara 2/221).


(Maide 5/6)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِۜ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْ مِنْهُۜ مَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ يُر۪يدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve bilek kemiklerine kadar ayaklarınızı mesh[1*] edin. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin / yıkanın. Hasta veya yolculuk halinde olursanız ya da sizden biri rahatladığı /abdest bozduğu yerden gelirse[2*] yahut kadınlarınızla birleşir[3*] de su kullanacak durumda değilseniz[4*] temiz bir yüzeye[5*] yönelip onunla yüzünüzü ve ellerinizi[6*] mesh edin. Allah, size güçlük çıkarmak istemez. Ama sizi arındırmak ve size olan nimetini tamamlamak ister ki görevlerinizi yerine getirebilesiniz.[7*]

[1*] Mesh etmek, eli bir şey üzerinde gezdirmektir (Müfredât). Bkz. Sâd 38/33. Ayette, su bulamayanların teyemmüm etmeleri emredildiği için abdestte meshin ıslak elle yapılması gerektiği anlaşılır. Başı mesh etmek, ıslak eli başın üzerine sürmek; ayağı mesh etmek de ıslak eli bilek kemiklerine kadar ayağın üzerine sürmektir.

[2*] ‘Rahatladığı /Abdest bozduğu yer’ diye meal verdiğimiz “el-ğâit” (الغائطَ) kelimesi geniş ve rahat yer anlamındadır (Lisan). Yellenme, küçük ve büyük abdest, böyle bir yerde yapılabilir. Kişinin uyuduğu yer de rahat ettiği yerdir. Uyku, eklemlerin gevşemesine ve yellenmeye sebep olur. Bu sebeple ayetin başında yer alan ‘namaza kalkma’ ifadesi, hem böyle bir uykudan uyanarak kalkma hem de abdestsiz veya cünüp olunduğunda namaz kılmak için kalkma anlamındadır. 

[3*] Cinsel ilişki veya başka yolla meydana gelen orgazm hali.

[4*] Suyu kullanacak durumda değilseniz (Müfredat وجد md.).

[5*] Saîd (صَعٖيدً) üste çıkmış şey anlamındadır. Dünya’nın dış yüzeyine (Kehf 18/8) ve yüzeyde olan her şeye saîd (Kehf 18/40) denir.

[6*] Arapçada el anlamına gelen “yed” (يد) kelimesi, sözlüklere göre omuzdan parmak uçlarına kadar tüm kolu ifade eder. Ancak kelimenin Kur’an’daki kullanımları, bilekten parmak uçlarına kadar olan, bir şeyi tutmaya yarayan bölümü ifade etmektedir. Bu durum A’râf 7/195 ve Tâhâ 20/22. ayetlerde görülebilir. Bu sebeple Mâide suresi 6. ayette abdest tarif edilirken, “ellerinizi dirseklerinize kadar yıkayın” denilerek, sadece ellerin yıkanıp bırakılmaması, yıkanacak bölgenin dirseklere kadar uzatılması emredilmiştir. Ayrıca Nisa 4/43. ayette de “yüzünüzü ve ellerinizi meshedin” şeklinde tarif edilen teyemmümde, “dirseklere kadar” ifadesi kullanılmadığı için sahih rivayetlerin çoğuna göre Nebimiz de teyemmümü ellerini bileklerine kadar mesh ederek yerine getirmiştir. (Buhari, Teyemmüm 3; Müslim, Hayız 87; Ebu Davud, Taharet 123).

[7*] Ayette geçen "size olan nimetini tamamlamak ister" ifadesi, yeni bir hükmün geldiğini göstermektedir. Bu ayette geçen teyemmüm, daha önce Nisa 4/43. ayette de aynı şekilde geçtiği, abdest ise detaylarıyla sadece burada anlatıldığı için bu yeni hükmün abdestle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Bu, önceki şeriatte var olan ve bu ayet gelinceye kadar Müslümanların da uyguladıkları “ayakları yıkama” hükmünün meshe çevrilmesidir. "Allah size güçlük çıkarmak istemez" ifadesi de buna işaret etmektedir. Bakara 2/106. ayetinde "Biz bir ayeti nesh edersek veya unutturursak ya aynısını ya da daha hayırlısını getiririz" buyrulduğundan bu durum, oruç tutmada getirilen kolaylık (Bakara 2/187) gibi daha hayırlısıyla neshin örneğini teşkil etmektedir.


(Maide 5/7)
وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَم۪يثَاقَهُ الَّذ۪ي وَاثَقَكُمْ بِه۪ٓۙ اِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Allah’ın size olan nimetini ve sizinle sözleştiğinde ona verdiğiniz sözü hatırlayın. Hani “Dinledik ve gönülden boyun eğdik!” demiştiniz.[*] Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Allah sinelerde olanı bilir.

[*] Âl-i İmrân 3/193, Nûr 24/51.


(Maide 5/8)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Ey inanıp güvenenler! Allah için dik duran ve hakka uygun şahitlik yapan kimseler olun. Bir topluluğa olan nefretiniz, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adil olun! Yanlıştan korunmak için uygun[1*] olan budur. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Allah, yaptığınız her şeyin iç yüzünden haberdardır.[2*]

[1*] Ayette geçen “akrab” (أَقْرَبُ) kelimesi ism-i tafdil değil, sıfat-ı müşebbehe sayılarak anlam verilmiştir. Çünkü ayet dengesiz davranmayı yasaklamaktadır.

[2*] Nisa 4/58, 135; Maide 5/42; En’am 6/152; Nahl 16/90; Şûrâ 42/15; Hucurat 49/9.

 

(Maide 5/9)
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ
Allah, inanıp güvenen ve iyi işler yapanlara şunu vaat etmiştir: Onlar için hem bağışlanma hem de büyük bir ödül vardır.[*]

[*] Âl-i İmran 3/57, Hud 11/11, Hac 22/50, Fatır 35/7, Yasin 36/11.

 

(Maide 5/10)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
Kafirlik eden ve ayetlerimiz karşısında yalana sarılanlar[1*] var ya işte onlar o yakıcı ateşin /cehennemin ahalisidir.[2*]

[1*] Kezzebe (كذّب) fiili bazı ayetlerde geçişsiz /lâzım, bazılarında geçişli /müteaddî, bazılarında da bâ (ب) harf-i cerri ile geçişli kılınmıştır. Doğrudan geçişli olduğu yerlerde “yalanlama” harf-i cerr ile geçişli olanlarda “bir şey karşısında yalan söyleme” ve geçişsiz olanlarda da “çok yalan söyleme” anlamındadır.

[2*] Bakara 2/39, Maide 5/86, Hac 22/57, Rum 30/16, Hadid 57/19, Teğabun 64/10.

 


(Maide 5/11)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟
Ey inanıp güvenenler! Allah’ın üzerinizde olan nimetini hatırlayın; hani bir topluluk[1*] sizi ele geçirip yok etmeye kalkışmıştı da Allah onların ellerini sizden çekmişti. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Müminler, yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.[2*]

[1*] Bu ayeti, Tevbe 9/41 ve devamındaki ayetler ile birlikte okursak, bu topluluğun Müslümanları ele geçirip yok etmek için harekete geçen ve Nebimizin, en zor zamanda Tebük seferine çıkmasına sebep olan Rumlar olduğu anlaşılır. 

[2*] Teğabün 64/13.


(Maide 5/12)
وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يبًاۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
Allah, İsrailoğulları’ndan kesin söz almış, içlerinden on iki temsilci çıkarmış[1*] ve şöyle demişti: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı özenle ve sürekli kılar, zekâtı verir, elçilerime inanıp güvenir, onların değerini bilir ve bana[2*] güzel bir ödünç[3*] verirseniz ben de kötü işlerinizi kesinlikle örter, sizi mutlaka içinden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Fakat bundan sonra sizden kim kafirlik ederse o, doğru yoldan sapmış olur.”[4*]

[1*] Tevrat’a göre İsrâil’in oğulları Ruben, Şimeon, Levi, Yahuda, İssakar, Zebulun, Yûsuf, Benyamin (Binyamîn), Dan, Naftali, Gad ve Aşer adlarını taşımakta, bunlardan her biri aynı addaki kabilenin atası sayılmakta ve böylece İsrâiloğulları on iki kabileden oluşmaktadır. Ancak Yûsuf’un iki oğlu Efraim ve Menasseh’nin soyu iki ayrı kabile olarak kabul edilmekte, Levi ise özel statüsü sebebiyle on ikinin dışında tutulmaktadır. (DİA, İsrâil)

[2*] Ayet metnindeki “Allah’a güzel bir ödünç verirseniz” ifadesi “bana güzel bir ödünç verirseniz” şeklinde tercüme edilmiştir. Çünkü bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki left (لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.

[3*] “Karz (قرض)” Arapçada “kesmek” anlamındadır. Ayette geçen  “Allah’a güzel bir ödünç verme”, karşılığını Allah’tan bekleyerek malını, onun rızası için hayra harcamaktır. Bunu yapanlara Allah kat-kat fazlasını verecektir. Faizsiz borç veren kişi de bunu, Allah rızası için yaptığından o da bu kapsama girer. (Bakara 2/245, Hadid 57/11, 18, Teğabün 64/17, Müzzemmil 73/20). Allah’a ödünç verme ifadesi Tevrat’ta da geçer: “Yoksula cömert davranan Rab’be ödünç vermiştir; karşılığını da Rab ona ödeyecektir.” (Tevrat-Özdeyişler 19:17)

[4*] Bakara 2/83.


(Maide 5/13)
فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
Verdikleri sözden dönmelerinden dolayı onları lanetledik /dışladık,[1*] kalplerini katılaştırdık. Kelimelerin anlamlarını tahrif eder /kaydırırlar.[2*] Onlar, akıllarında tutmaları istenen bilgilerin bir kısmını unuttular.[3*] Pek azı dışında onlardan hep hainlik göreceksin. Sen onların yaptıklarını görmezden gel ve yeni bir sayfa aç. Allah güzel davrananları sever.

[1*] Ayette geçen bu ifade, onlara yüklenen, gelecek nebiye inanma ve ona destek olma sorumluluğunu yerine getirmediklerini gösterir. (Bakara 2/40-41, 89-91, Nisa 4/47, Araf 7/157).

[2*] Din bilginlerinin yaptığı tahrif, Tevrat’ta, şu şekilde yerilmektedir: “Nasıl, “biz bilge kişileriz, Rabbin Yasası bizdedir” diyebiliyorsunuz? İşte, bilginlerin yalancı kalemi Yasayı yalana çevirmiş.” (Yeremya 8/8)

[3*] Allah kimseyi, unuttuğu şeyden dolayı sorumlu tutmayacağı için (Bakara 2/286) buradaki unutma mecazdır.  Hıristiyanların unuttukları şeylerden biri de gelecek nebiye inanma görevidir (Araf 7/157).

 


(Maide 5/14)
وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
“Biz Nasraniyiz[1*] /Hristiyanız” diyenlerden de söz aldık; ama onlar da akıllarında tutmaları istenen bilgilerin bir kısmını unuttular.[2*] Biz de aralarına kıyamet /mezardan kalkış gününe kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret yerleştirdik.[3*] Allah, ustaca yaptıkları şeyleri ileride onlara bildirecektir.

[1*] Bir ayette, Hristiyan anlamında "Nasrânî", on dört ayette de onun çoğulu olan "Nasâra" kullanılır. Kelimenin, Îsâ aleyhisselamın yardım talebine havârilerin olumlu cevap vermeleri sebebiyle (Âl-i İmrân 3/52; Saf 61/14), “yardım etme” anlamındaki nasr kökünden geldiği (Müfredat) veya İsa'nın memleketi olan Nâsıra şehrine nisbet edildiği söylenir (DİA, Hıristiyanlık).  

[2*] Hristiyanlardan alınan söz, yeni gelecek Nebi Muhammed’e inanma sözüdür (Âl-i İmrân 3/81). Bunlar, yeni bir nebinin geleceğine inanır, onun Mekke’den çıkacağını bilir, ama çoğu ona inanmaz. Ayrıntılı bilgi için A’râf 7/157 ve dipnotlarına bkz.

[3*] Aynı şey Yahudiler için de geçerlidir (Maide 5/64).

 


(Maide 5/15)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ
Ey ehlikitab /kitaplarında uzman olanlar! Size, kitabınızdan gizlemekte olduğunuz[1*] şeylerin çoğunu açığa çıkaran, birçoğuna da değinmeyen[2*] elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.[3*]

[1*] Ehlikitabın bir kesimi, kitaplarında olanın çoğunu gizliyorlardı (Bakara 2/42, 146; Âl-i İmran 3/71, 187; Maide 5/19; En’am 6/91).

[2*] Ehlikitap, ellerinde bulunan Tevrat’ın bir kısmını, kağıt parçaları haline getirip ortaya çıkarır, çoğunu da gizler (En’am 6/91). İşte bu ayet, saklanan bu bilgilerin çoğunun Kur’an’a alınarak açığa çıkarıldığını ve bir çoğunun da alınmadığını ifade etmektedir. Kur’an’a, olduğu gibi alınanlar misliyle, alınmayanlar da hayırlısı ile nesh edilenlerdir. Mesela önceki ümmetlerin tuttuğu gibi oruç tutmak Muhammed aleyhisselamın ümmetine de farz kılınarak misliyle (Bakara 2/183), daha sonra oruçla ilgili bazı kolaylıklar getirilerek hayırlısı ile neshedilmiştir. İbrahim aleyhisselam ile başlayan, erkeklerin sünnet edilmesi ile ilgili hüküm de (Tekvîn, 17/9-27) Kur’an’a alınmayarak hayırlısı ile nesh edilenlerdendir. (Bakara 2/106)

[3*] Nisa 4/174.


(Maide 5/16)
يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Allah, rızasının peşinde olanlara, o kitapla /Kur’an ile güvenlik ve esenlik yollarını gösterir. Verdiği onayla onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve doğru bir yola sokar.[*]

[*] İbrahim 14/1, Şûrâ 42/52, Hadid 57/9, Talak 65/11.

 

(Maide 5/17)
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًاۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
“Allah, Meryem oğlu Mesih’tir”[1*] diyenler, kesinlikle kâfir olmuşturlar.[2*] De ki: “Allah; Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde olan herkesi yok etmek istese ona karşı koymaya kimin gücü yeter?” Göklerde, yerde ve bu ikisinin arasında tüm yetkiler Allah'ındır.[3*] O, gerekli gördüğünü[4*] yaratır. Allah, her şeye bir ölçü koyar.

[1*] Katolik Kilisesi’nin yayınladığı Din ve Ahlak İlkeleri (İstanbul 2000) kitabında, özetle şu ifadeler yer alır: “İsa, Allah’ın elçisidir (Par. 858) Havariler zamanında İsa, gerçek anlamda insan sayılırdı. Onun Allah’ın oğlu olduğu iddiasını Pavlus ortaya attı. Bunu doğru sayan karar, üçüncü yüzyıldan sonra Antakya’da alındı (Par. 465.) 325’te toplanan Ökümenik İznik Konsili de İsa’nın yaratılmış olmadığına, Baba’dan doğduğuna ve onunla aynı özden olduğuna karar verdi (Par. 465). Üçüncü Ökümenik Efes konsili 431’de şu kararı aldı: “İsa, kendi kişiliğini, akıllı ruhla canlandırılmış bir bedenle birleştirerek insan olmuştur. Meryem Ana ise, gerçek anlamda Tanrı’nın anasıdır.” 451’de toplanan dördüncü ökümenik Kadıköy konsili onun gerçek tanrı olduğunu şöyle ilan etti: “Rabbimiz Mesih İsa’nın mükemmel Tanrılığa ve mükemmel insanlığa sahip, gerçek Tanrı ve gerçek insan olduğunu, akıllı bir ruhtan ve bedenden oluştuğunu, Tanrılık açısından Baba ile, insanlık açısından da bizimle aynı özde olduğunu, günah dışında hepimize her şeyde benzer olduğunu, Tanrılık açısından yüzyıllar öncesinden Baba’dan doğduğunu, insanlık açısından bizim esenliğimiz için bakire Meryem’den doğduğunu oybirliği ile kabul ettiğimizi resmen beyan ederiz (Par. 467).” 

 

[4*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html


(Maide 5/18)
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
Yahudiler ve Hıristiyanlar “Biz, Allah'ın oğulları ve sevdiği kimseleriz” dediler.[1*] De ki: “Madem öyle, Allah niçin günahlarınızdan dolayı size azap ediyor?” Hayır, siz de onun yarattığı birer beşersiniz. O, bağışlanmayı hak edeni bağışlar, azabı hak edene de azap eder. Göklerin, yerin ve bu ikisinin arasında olanların üstündeki tüm yetkiler Allah'ındır.[2*] Dönüp varılacak yer, onun huzurudur.

[1*] Bakara 2/94, Nisa 4/49, Cuma 62/6. Mezmurlarda Allah’ın Yahudilere şöyle dediği iddiası yer alır: ‘Siz ilahlarsınız’ diyorum, ‘Yüceler Yücesi’nin oğullarısınız hepiniz!’ (Mezmurlar 82:6-7) Hristiyanların kendilerine Tanrı oğlu dedikleri de İncil’de yer alır (Yuhanna 8:41-47) 

[2*] Maide 5/40, 120.

 

(Maide 5/19)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
Ey ehlikitap /kitaplarında uzman olanlar! “Bize bir müjdeci ve uyarıcı gelmedi!” dersiniz diye,[1*] elçilerin arasının kesildiği bir dönemde,[2*] size (gerçekleri) açık açık anlatan elçimiz geldi.[3*] İşte size bir müjdeci ve uyarıcı geldi.[4*] Allah her şeye bir ölçü koyar.

[1*] En’am 6/156-157, Kasas 28/47, Tâhâ 20/134.

[2*] Hadid 57/16.

[3*] Maide 5/15, Nahl 16/44.

[4*] Bu elçinin geleceği, İncillerde Yuhanna 14:26, 15:26, 16:7 bölümlerinde İsa aleyhisselamın ağzından anlatılmaktadır. 

 

(Maide 5/20)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ ف۪يكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًاۗ وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَدًا مِنَ الْعَالَم۪ينَ
Bir gün Musa halkına şöyle demişti: “Ey halkım! Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın.[1*] Hani içinizden nebiler çıkarmış, sizi hükümranlar yapmış ve çağdaşlarınızdan hiç kimseye vermediğini size vermişti.[2*]

[1*] A’raf 7/137, İbrahim 14/6.

[2*] Bakara 2/40, 122.

 

(Maide 5/21)
يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّت۪ي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ
Ey halkım! Allah'ın sizin için yazdığı[1*] şu kutsal topraklara girin;[2*] gerisin geriye dönmeyin,[3*] yoksa kaybedenlere dönüşürsünüz.”

[1*] Bu konu, Tevrat’ta pek çok pasajda bildirilmiştir (Yaratılış 50:24, Mısır'dan Çıkış 6:8). Allah, kendilerine verilen emirlere uyarlarsa onlara yazdığı topraklarda uzun süre yaşayacaklarını (Yasa'nın Tekrarı 6:1-3), uymazlarsa çeşitli lanetlere uğrayacaklarını ve diğer ulusların arasına dağıtılarak ezileceklerini söylemiştir (Yasa’nın Tekrarı 28:15-68). 

[2*] Bakara 2/58, Nisa 4/154, A’raf 7/161.

[3*] İsrailoğulları kutsal topraklara girmekten korktukları için Mısır’a geri dönmeyi istiyorlardı (Tevrat/Çölde Sayım 14:3).


(Maide 5/22)
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ ف۪يهَا قَوْمًا جَبَّار۪ينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ
Dediler ki: “Ey Musa! Orada çok zorba bir halk var.[1*] Onlar oradan çıkmadıkça biz asla oraya girmeyeceğiz! Eğer onlar oradan çıkarlarsa biz o zaman gireriz.”[2*]

[1*] Oradaki halkın çok güçlü ve uzun boylu olduğu, ülkenin ise orada yaşayanlara iyilik getirmediği bilgisini şehri araştırmaya gidenlerden bazıları söylemiş, böylece halkı korkutmuşlardı (Tevrat/Çölde Sayım 14:30-33).

[2*] Tevrat’ta da o bölgeye hiç savaşmadan girecekleri bildirilir (Mısır’dan Çıkış 33:1-3, Yasanın Tekrarı 7:1).

 

(Maide 5/23)
قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَۚ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
O yere girmeye korkanların arasından Allah’ın nimet verdiği iki kişi[*] şöyle dedi: “Onların yanına şu kapıdan girin; oradan girerseniz hakim olanlar siz olursunuz. İnanıp güveniyorsanız yalnız Allah’a dayanın.”

[*] Tevrat’ta bu iki kişinin Nun oğlu Yeşu ile Yefunne oğlu Kalev olduğu belirtilmektedir (Çölde Sayım 14 /6-9).


(Maide 5/24)
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَٓا اَبَدًا مَا دَامُوا ف۪يهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ
Dediler ki: “Musa! Onlar orada oldukları sürece biz asla oraya girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla ikiniz savaşın! Biz işte şurada oturup bekleyeceğiz.”[*]

[*] Bakara 2/59, A’raf 7/162.

 

(Maide 5/25)
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ
Musa dedi ki: “Rabbim! Benim kendimden ve kardeşimden başkasına sözüm geçmiyor. Sen bizimle yoldan çıkmış bu topluluğun arasını ayır!”[*]

[*] Benzer bir duayı Şuayb Aleyhisselam da yapmıştır (A’raf 7/89).

 

(Maide 5/26)
قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟
Allah dedi ki: “Artık orası onlara kırk yıl yasaktır. Onlar burada şaşkın şaşkın dolaşıp duracaklar.[*] Sen de yoldan çıkmış bu topluluk için dertlenme!”

[*] Allah, İsrailoğullarına yazdığı ülkeyi savaşmadan alacaklarını Tevat’ta söylemiştir (Yasa’nın Tekrarı 6:18-19). Onlarsa vadedilen ülkenin yanına kadar gelmişken “Keşke Mısır'da ya da bu çölde ölseydik! RAB neden bizi bu ülkeye götürüyor? Kılıçtan geçirilelim diye mi? Karılarımız, çocuklarımız tutsak edilecek. Mısır'a dönmek bizim için daha iyi değil mi?” (Çölde Sayım 14:2-3) demişlerdi. Bu, onların Allah’a karşı onuncu isyanları olduğu için Allah, artık onların orayı görmelerini istememişti (Çölde Sayım 14:21-24).

 

(Maide 5/27)
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ
Onlara, Âdem’in iki oğluyla ilgili haberi tüm gerçekliği ile anlat: Bir gün ikisi de birer sunu[*] takdim etmişler, birininki kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti. Sunusu kabul edilmeyen “Seni kesinlikle öldüreceğim!“ deyince kardeşi şöyle demişti: “Allah (sunuyu) sadece kendisini yanlışlardan koruyanlardan kabul eder.

[*] “Sunu” anlamı verilen kelime kurbandır. Arapçada kurban, Allah’a yakınlaşma vesilesi yapılan şeydir. Yaygın kullanımda, hak yolunda boğazlanan kurbanlık hayvan anlaşılır (Müfredat). Bu nedenle Allah’ın indirdiği kitaplarda kendisine yakınlaşmak amacıyla takdim edilmesini emrettiği çeşitli türden sunular bu kapsama girer. Nitekim Habil ve Kabil’in Tevrat’taki kıssası, sunulardan birinin toprak mahsulü, diğerinin ise hayvan cinsinden olduğunu göstermektedir (Yaratılış 4:2-5). Her yıl ibadet olarak kesilen Kurban Bayramı kurbanı ise Kur’an’da “mensek” kelimesiyle ifade edilmiş ve her ümmete farz kılındığı bildirilmiştir (Hac 22/34, 67). 


(Maide 5/28)
لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
Sen elini beni öldürmek için kaldırsan bile ben elimi asla seni öldürmek için kaldırmam.[*] Çünkü ben, bütün varlıkların Rabbi olan Allah’tan korkarım.

[*] İsra 17/33.

 

(Maide 5/29)
اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓواَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَۚ
İsterim ki sen, hem benim günahımı hem kendi günahını[*] yüklenesin de o ateşin ahalisinden olasın. Yanlış yapanların cezası işte budur.”

[*] “Benim günahımı” ifadesi, “beni öldürme günahını” anlamındadır. Yoksa kimse kimsenin günahını üstlenmez (En’am 6/164, İsra 17/15, Fatır 35/18, Zümer 39/7, Necm 53/38). 

 

(Maide 5/30)
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Sonunda nefsi onu, kardeşini öldürmeye ikna etti, o da öldürdü. Böylece kaybedenlerden oldu.


(Maide 5/31)
فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ
Tam o sırada Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi.[*] O da: "Yazık bana, bu kadar mı acizim! Şu karga kadar olup kardeşimin cesedini gömemedim!” dedi. Böylece yaptığına pişman olanlardan oldu.

[*] Allah, ölen kişinin kabre koyulmasını bir kural olarak belirlemiş (Abese 80/18-21), ilk ölen kişinin nasıl gömüleceğini de bu ayette belirtildiği gibi Adem aleyhisselamın oğluna öğretmiştir.

 

(Maide 5/32)
مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ
Bu yüzden İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir kişiyi, bir başkasını öldürmesine veya yeryüzünde bozgunculuk yapmasına karşılık olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur.[1*] Kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. Elçilerimiz İsrailoğullarına, apaçık belgelerle gelmişlerdi.[2*] Buna rağmen onların çoğu, hala yeryüzünde aşırılıklar yaparlar.

[1*] Bu hüküm, bu şekliyle elimizdeki Tevrat’ta yer almaz. Ancak Yahudilerin Sözlü Tevrat dedikleri Talmud’un bir bölümü olan Jerusalem Talmud Sanhedrin 4.9’da da Yaratılış 4:10 hakkında bilgi verildikten sonra, “Bu nedenle insan, tek bir yaşamı yok edenin tüm dünyayı yok etmiş gibi sayılacağını ve tek bir yaşamı kurtaranın tüm dünyayı kurtarmış gibi sayılacağını öğretmek için dünyada tek olarak yaratılmıştır.” şeklinde bu ayetin hükmünden bahsedilir. 

[2*] Âl-i İmran 3/183, A’raf 7/101, Rum 30/47.

 

(Maide 5/33)
اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِۜ ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ
Yeryüzünde bozgunculuk yaparak[1*] Allah’a ve resulüne karşı savaş açanların cezası; öldürülmeleri veya asılmaları ya da ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi yahut bulundukları yerden sürgün edilmeleridir.[2*] Bu, dünyada uğrayacakları rezilliktir. Onların ahirette hak ettiği ise büyük bir azaptır.[3*]

[1*] Bir ayetteki cezaların uygulanabilmesi için iki eylemin birlikte işlenmesi gerekir. İkinci cümlenin, başında vav (واو) edatı olan muzari ile başlamasına rağmen önceki cümleye hal yapılmıştır. Nahiv yani Arap dili grameri alimleri bunu kabul etmezler ama konuya Kur’an açısından bakınca onların da bazı hatalarının olduğu görülür. 

[2*] Savaş açanlar” anlamı verilen “yuharibûn (يحاربون)” kelimesinin, harb (حرب) ve hareb (حرب) şeklinde iki ayrı kökü vardır. Harb, savaş, hareb ise soygun anlamındadır (Müfredat). “Allah ve Resulüne karşı savaş açma” ifadesi, Mescid-i dırar ile ilgili ayette de geçer. O ayette Nebimize, orada bulunmama dışında bir emir verilmemiştir (Tevbe 9/107-108). İki ayette de “harb = (حرب)” kelimesi geçer. Bunlardan biri, faiz alacaklarından vaz geçmeyenlerle (Bakara 2/279) diğeri de savaş meydanında yapılması gerekenlerle ilgilidir (Muhammed 47/4). Her ikisinde de soygun anlamı vardır. Faizciler, batıl yollarla insanların mallarını yerler (Nisa 4/29) ama Bakara 2/279’da, Allah’ın onlara vereceği ceza dışında herhangi bir cezadan söz edilmez. Savaş açanlar da karşı tarafın malına ve yurduna konmayı hedeflerler. Yukarıdaki âyette geçen fesadın (فساد) anlamı ise bir şeyin dengesinin bozulmasıdır (Müfredat) “Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanlar” ifadesinin geçtiği ayetlerde sadece Allah’ın onları sevmediği bildirilir (Bakara 2/205, Maide 5/64). Maide 5/33. âyette, çoğul ifadeler kullanıldığı için orada sözü edilen cezalar, ancak bu iki suçun birlikte, organize olarak işlenmesi halinde uygulanabilir. Kur’an’da, suç ve ceza arasında denklik şartı vardır (Nahl 16/126, Hac 22/60, Şurâ 42/40). Bu sebeple can ve mal güvenliğini yok edenler, suçlarının derecesine göre cezalandırılırlar. Bizimle savaşanları etkisiz hale getirinceye kadar bulduğumuz yerde öldürmemiz, bizi çıkardıkları yerden çıkarmamız ama sınırları aşmamamız emredilmiştir (Bakara 2/190-192, Muhammed 47/4). Terör eylemi de bu kapsama girer. Cinayet işlemek için örgütlenenler, eyleme geçmişlerse asılarak öldürülürler. Soygun için örgütlenenler, soygun yapmışlarsa elleri ve ayakları çaprazlamasına kesilir. Faizcilik de bir çeşit soygun olduğu için bunu örgütlü olarak yapanlar da durumlarına göre cezaya çarptırılırlar. Can ve mal güvenliğini ihlâl için örgüt kurmuş ama eyleme geçmemiş olanlar, korku salıp seyahat özgürlüğünü engelledikleri için sürgün edilirler (Bakara 2/251, Hac 22/40).

[3*] Şûrâ 42/42.


(Maide 5/34)
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Ancak onları yakalamanızdan önce tövbe edenler /dönüş yapanlar hariç…[*] Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Furkan 25/68-71.

 

(Maide 5/35)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Sizi ona yöneltecek vesile[1*] arayın ve Allah yolunda cihad edin /elinizden geleni yapın[2*] ki umduğunuza kavuşasınız.

[1*] Bu ayette geçen vesile, kulu Allah’a yaklaştıran şeydir. Bunlar iman ve salih amellerdir (İsra 17/57, Sebe 34/37, Alak 96/19). Allah, kendisine yaklaşmak için nebileri, melekleri, salih kulları veya başka varlıkları vesile kılmayı yasaklamıştır; çünkü bu, Allah’a yaklaşmak değil, onları araya koyup Allah’tan uzaklaşmaktır (A’raf 7/3, Zümer 39/3, Ahkaf 45/5-6). Bu da Allah’ın asla affetmeyeceği şirk günahıdır (Nisa 4/48, 116).

[2*] Cihad (جهاد), düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen her türlü mücadeledir (Müfredat). Allah yolunda savaş, cihadın çok önemli bir parçasıdır.

 

(Maide 5/36)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Kafirlik edenler var ya! Yeryüzündeki her şey, hatta bir o kadarı daha onların olsa kıyamet /mezardan kalkış gününün azabından kurtulmak için onların hepsini fidye olarak verseler bu onlardan kabul edilmez. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır[*].

[*] Al-i İmran 3/91, Yunus 10/54, Ra’d 13/18, Zümer 39/47, Mearic 70/11-14.


(Maide 5/37)
يُر۪يدُونَ اَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنْهَاۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌ
O ateşten çıkmak isterler ama çıkamazlar. Onların hak ettikleri kalıcı bir azaptır.[*]

[*] Bakara 2/167, Hac 22/22, Mü’minun 23/106-108, Secde 32/20, Fatır 35/36-37, Casiye 45/35.


(Maide 5/38)
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Yaptıklarının cezası ve Allah tarafından (herkese) verilen caydırıcı bir ders olmak üzere hırsız erkeklerin de hırsız kadınların da (birer) elini kesin.[*] Daima üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.

[*] Bir malı çalan kişi; biri mal sahibine, ikincisi topluma, üçüncüsü Allah’a karşı olmak üzere üç suç işlemiş olur. Bunların cezası, suçlunun elini kesmektir. Bu ceza hem ona hem de çevresine, iyi bir ders olur. Bu, el kesme cezasının caydırıcı özelliğidir. Suçlu, yakalanmadan teslim olur ve iyi hal gösterirse el kesme cezasından kurtulur. Artık onun cezası, çaldığı mal ile birlikte onun dengi bir mal daha vermektir. Kur’an’ın sârik /hırsız dediği kişinin nasıl bir suç işlediğini, Kur’an’dan tespit etmek mümkündür. Yusuf Suresi 70-72. ayetlerde Yusuf aleyhisselam, bir plan yaparak kralın su tasını öz kardeşinin yükünün içine koymuş ve bundan dolayı üvey kardeşlerinin hırsız (sârik) sanılmalarını sağlamıştır. Kendilerine ait olmayan bir eşyayı gizlice almış olan kişilere ayette sârikûn denmiştir. Ayetteki “neyi kaybettiniz” ifadesi bir malın sahibinden gizlice alındığını göstermektedir. Yine “kralın su kabı” ifadesi malın başkasının mülkiyeti altında ve korunan bir mal olduğunun yanı sıra belli bir ekonomik değere sahip olduğunu da belirtmektedir. Yusuf Suresinin 76. ayetinde kralın su kabının Yusuf aleyhisselamın öz kardeşinin yükünden çıkmış olması, eyleme konu olan malın bulunduğu yerden izinsiz ve gizlice alınarak başka bir yere nakledildiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bir suçun el kesme cezasını gerektirecek şekilde nitelikli hırsızlık (serika) olarak değerlendirilebilmesi için şu şartları taşıması gerektiği anlaşılmaktadır: Koruma altında olan başkasının mülkiyetindeki belli bir ekonomik değer taşıyan bir malın, sahibinin izni olmaksızın gizlice bulunduğu yerden alınması ve başka bir yere intikal ettirilmesi. Malın korunuyor olması, suçun gizli yapılıyor olması, malın ekonomik bir değer taşıması, serika türündeki hırsızlığın mülkiyet hakkına yönelik bir saldırı olduğunu ortaya koymaktadır. Malın bir başka yere nakledilmiş olması da suçun tasarıdan tatbikata dönüştüğünün göstergesidir. Kelimenin mecaz olarak kullanıldığı Hicr 15/17-18. ayetlerde bile çalınan şeyin korunuyor, çalanın da eylemi gizlice yapıyor olduğu görülebilmektedir. Yukarıda sayılan şartlardan birini dahi barındırmayan bir hırsızlık suçu, serika olarak adlandırılamayacağı için bu suçu işleyene de sârik denmez ve el kesme cezası uygulanmaz. Nebimizin de çeyrek dinar veya bir kalkan ya da zırh değerinde olmayan malların çalınması durumunda el kesme cezasını uygulamadığı, hadis rivayetlerinde yer almaktadır (Bkz: Buhari, Hudud 13; Ebu Davud, Hudud).


(Maide 5/39)
فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِه۪ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Kim, yaptığı bu yanlıştan sonra tövbe eder /dönüş yapar ve kendini düzeltirse Allah onun tövbesini kabul eder.[*] Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Nisa 4/17, En’am 6/54, Meryem 19/60, Taha 20/82, Furkan 25/70-71, Kasas 28/67.

 
 

(Maide 5/40)
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Göklerde ve yerde tüm yetkilerin Allah’a ait olduğunu bilmez misin![1*] O, azabı hak edene azap eder, bağışlanmayı hak edeni de bağışlar.[2*] Allah her şeye bir ölçü koyar.

[1*] Maide 5/120.

[2*] (Şâe = شاء) fiili ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Maide 5/17. ayetin dipnotu.

(Maide 5/41)
يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Ey resul, kalpten inanmadıkları halde ağızlarıyla “inandık!” diyenler ve Yahudilerden kafirlikte yarışanlar seni üzmesin![1*] Onlar, yalan üretmek amacıyla kulak kesilenlerdir; kelimelerin anlamlarını tahrif eden /kaydıran,[2*] “size şu söylenirse alın, söylenmezse uzak durun” diyen ama sana gelmeyen başka bir topluluk için kulak kesilen kimselerdir. Allah’ın sıkıntıda kalmasını istediği kişilere, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi engellemeye senin gücün asla yetmez! İşte onlar Allah’ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.

[1*] Âl-i İmran 3/176; Maide 5/60-63.

[2*] Tahrif (التحريف), Nisa 4/46 ve Maide 5/13’te açıklandığı gibi iki tarafa çekilebilecek bir anlamı, kolayca anlaşılmayacak biçimde, sözün akışına uygun olmayan tarafa çekmektir. Tahrif, metinde değil anlamda olduğu için Kur’an, önceki kitapların ana metinlerini tasdik eder. Ama tahrif kelimesi de tahrif edilip ona “tebdil” yani metni değiştirme anlamı verildiğinden hem Kur’an’ın önceki kitapları tasdik ettiği unutturulmuş hem de Kur’an ayetlerinde yapılan anlam kaydırmalarının üstü örtülmüştür. En fazla tahrif, Yahudileri rahatsız eden ayetlerde olmuştur. 

 

(Maide 5/42)
سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـًٔاۜ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
Onlar yalan üretmek amacıyla kulak kesilen, haram yemeyi meslek edinen kimselerdir.[1*] Sana (hakemlik yapman için) gelirlerse ya aralarında hakemlik yap ya da onlarla arana mesafe koy. Onlarla arana mesafe koyacak olursan sana hiçbir şekilde zarar veremezler.[2*] Hakemlik yapacak olursan da aralarında hakka uygun hüküm ver.[3*] Allah, hakka uygun davrananları sever.

[1*] Maide 5/62.

[2*] Nisa 4/113.

[3*] Maide 5/47.

 

(Maide 5/43)
وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟
Yanlarında Tevrat, onun içinde de Allah'ın hükmü varken onlar nasıl seni hakem yapıyorlar! Sonrasında da (verdiğin hükümden) yüz çeviriyorlar![1*] Onlar inanan kimseler değildir.[2*]

[1*] Bir gün Muhammed aleyhisselama zina etmiş Yahûdi erkek ve kadın getirildi. Henüz zina ile ilgili bir ayet inmemişti. Tevrat’ta zina cezasının recm olduğunu öğrenince (Levililer 20/10-26) onlara o cezayı uyguladı  (Buhârî, Hudûd, 24). Çünkü konuyla ilgili ayet ininceye kadar önceki kitaplara uymak zorundaydı (En’am 6/90). Onlar, daha hafif bir ceza vermesini bekledikleri için onları Nebimize gönderen Yahudiler: “Size şu hüküm verilirse kabul edin, verilmezse kabul etmeyin” (Maide 5/41) demişlerdi (Taberî).  

[2*] Bu insanların Muhammed aleyhisselamı hakem tayin etmelerinin nedeni ona inanmaları değil, istedikleri hükmü vermesini beklemeleridir (Maide 5/41).

 

(Maide 5/44)
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
İçinde doğru yol rehberi ve bir nur bulunan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebiler, Yahudilere onunla hüküm verirlerdi.[1*] Kendini Rabbinin yoluna adayanlar ve ilim adamları da Allah’ın kitabını koruma ve onun Allah katından olduğuna şahitlik etme görevleri gereği, onunla hüküm verirler. Öyleyse siz insanlardan çekinmeyin; benden çekinin. Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın.[2*] Her kim Allah'ın indirdiği ile hüküm vermezse işte onlar kafir olanlardır.

[1*] Bu ayette nebilerin Yahudilere Tevrat’la hükmettikleri bildirilmektedir. Bakara 2/140. ayette de İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi ya da Nasrani olmadığı vurgulanır. Musa aleyhisselamdan önce gelen son İsrailoğlu nebisi, Yusuf aleyhisselamdır. Hatta İsrailoğulları, onun ardından başka nebi gelmeyeceğini söylüyorlardı (Mü’min 40/34). Demek ki Tevrat’ın inişi Musa (as) ile başlamıştır; ancak Kur’an’ın hiçbir ayetinde Musa’ya Tevrat’ın verildiğinden bahsedilmez. Musa’ya Kitap verildiği bildirilir. Yahudi geleneğinde de Tevrat'ın ilk beş bölümünün Musa'ya verildiği kabul edilmektedir. Tevrat’ın omurgasını /ahkama dair yönünü Musa’ya verilen bu kitap oluşturur. Musa’dan sonraki nebilere indirilen her kitap, Musa’ya indirilen kitaba eklenmiş, Tevrat meydana gelmiştir. Nebiler sadece kendilerine verilenle değil kendilerinden önce indirilenle de amel ediyor, hüküm veriyorlardı. Muhammed aleyhisselam da kendisine emredildiği gibi, hakkında hüküm indirilmemiş konularda önceki kitaplara uymuştur (En’am 6/90). Örneğin, kıble değişimi ile ilgili ayetler ininceye kadar namaz kılarken Kudüs’e doğru dönmüştür (Bakara 2/142-150). Maide Suresinin 3. ayetinin inmesiyle birlikte dinin tamamlandığı bildirilmiş ve artık her konuda Kur'ân'da olan hükümlere uyulması emredilmiştir (Maide 5/48). 

[2*] Bakara 2/40-41.

 

(Maide 5/45)
وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ ف۪يهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Onlara o kitapta şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralamalara karşılık kısas gerekir. Kim kısas hakkını bağışlarsa[1*] günahları için kefaret[2*] olur. Her kim Allah'ın indirdiği ile hüküm vermezse işte onlar yanlış yapanlardır.

[1*] Tevrat’ta da benzer ifadeler yer alır: “Acımayacaksınız: Cana can, göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak.” (Yasanın Tekrarı 19:21). Ama başka bir zarar varsa, cana karşılık can, göze karşılık göz, dişe karşılık diş, ele karşılık el, ayağa karşılık ayak, yanığa karşılık yanık, yaraya karşılık yara, bereye karşılık bere verilecektir (Mısır’dan Çıkış 21:23-25). Kur’an’da kısas, sadece adam öldürmelerde farz kılınarak Tevrat’taki hükümler daha hayırlısı ile neshedilmiştir (Bakara 2/106, 178-179).

[2*] Suçun üstünü örten şey anlamında olan keffaret kelimesi, örtme anlamına gelen küfr (كفر) kökünden türemiş bir isimdir. 


(Maide 5/46)
وَقَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِۖ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ ف۪يهِ هُدًى وَنُورٌۙ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ
Sonra (o nebilerin) arkalarından, onların izini takip eden ve önündeki Tevrat’ı tasdik eden[1*] Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona içinde doğru yol rehberi ve bir nur bulunan, önündeki Tevrat’ı tasdik eden, yanlışlardan sakınanlar için bir rehber ve öğüt olan İncil’i verdik.[2*]

[1*] Âl-i İmran 3/50, Saf 61/6.

[2*] Ayette İsâ aleyhisselamın gönderilmesinin Tevrat’ı tasdik etmesiyle kendisine verilen İncîl’in Tevrat’ı tasdik etmesi birbirinden ayrılmaktadır. Çünkü İsâ Aleyhisselam, doğumundaki özel durum sebebiyle Tevrat’ı, İncil’den ayrı olarak tasdik etmektedir. Tahrîm 66/12. ayette geçen Meryem validemizin Allah’ın kelimelerini ve kitaplarını tasdik etmesi ifadeleri de bunu göstermektedir. Enbiyâ 21/91 ve Mü’minun 23/50. ayetlerde Meryem validemiz ve oğlunun birer ayet olduklarının söylenmesi de yine Tevrat’taki bölümü tasdik etmeleri ile ilgilidir. Zira Meryem validemiz ve İsa aleyhisselam, Tevrat’ta da ayet kelimesinin karşılığı olan “alâmet” ifadesi ile anlatılır: “Bunun için Rab kendisi size bir alâmet verecek; işte, bakire kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel (Allah bizimle) koyacak.” (İşaya, 7:14) İsa aleyhisselamın babasız olarak dünyaya gelmesi Tevrat’taki bu ifadeleri tasdik etmiştir. Matta İncili’nde de Tevrat’taki ifadelere gönderme yapılmakta ve beklenen olayın gerçekleştiği ifade edilmektedir. “Ve bir oğul doğuracaktır; ve onun adını İsâ koyacaksın; çünkü kavmini günahlarından kurtaracak olan odur. İmdi peygamber vasıtası ile Rab tarafından söylenen: ‘İşte kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel koyacaklar’ sözü yerine gelsin diye hep bunlar vaki oldu.” (Matta, 1: 23) Böylece İncil, Tevrat’taki ifadeleri aynen kullanmak suretiyle onu tasdik etmiş olmaktadır. 

 

(Maide 5/47)
وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْج۪يلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ف۪يهِۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
İncil’de uzman olanlar, Allah'ın onda indirdiği ile hüküm versinler.[1*] Her kim Allah'ın indirdiği ile hüküm vermezse işte onlar yoldan çıkmış olanlardır.[2*]

[1*] Hadid 57/27.

[2*] Fâsık, Allah’a içinden söz verdikten sonra onunla bağını koparıp yoldan çıkan kişidir. O, Allah’ın emirlerini anlar, uymaya karar verir, daha sonra vazgeçer (Âl-i İmran 3/81-82, Ra’d 13/27, Nur 24/55) ve onları unutmuş gibi davranır (Tevbe 9/67, Haşr 59/19). İşte cezayı hak edenler onlardır (Ahkaf 46/35).

 

(Maide 5/48)
وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًاۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَۙ
(Ey Muhammed!) Sana da gerçekleri içeren bu kitabı, kendinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu özellikte indirdik.[1*] O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hüküm ver. Sana gelen gerçekleri bırakıp onların arzularına uyma. Her biriniz için bir özel hüküm ve açık yol[2*] oluşturduk.[3*] Allah farklı tercihte bulunsaydı sizi tek bir ümmet /toplum yapardı; fakat verdiği şeylerle /özel hükümlerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için (öyle yapmadı).[4*] O zaman siz hayırlı işlerde yarışın.[5*] Hep birlikte dönüp geleceğiniz yer Allah’ın huzurudur; O da anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.

[1*] Kur’an, bütün nebilere verilmiş kitapları hem tasdik eder hem de içeriklerini büyük ölçüde korur (Maide 5/15). Ortak hükümler, ancak Kur’an ile tespit edilebilir. Kur’an’ın önceki kitapları tasdik edici özelliğine dair ayetler için bkz: Bakara 2/41, 89, 91, 97, Âl-i İmran 3/3, Nisa 4/47, En’am 6/92, Yunus 10/37, Yusuf 12/111, Fatır 35/31, Ahkaf 46/12, 30.

[2*] “Açık yol” anlamı verdiğimiz kelime minhac (مِنهاجُ)’tır (Lisan’ul-arab). Bu, Allah’ın sünnet veya sünnetullah diye nitelediği ve gidilmesini emrettiği ana yoldur (Nisa 4/26-27, Ahzab 33/38-39). “Özel hüküm” anlamı verdiğimiz kelime ise şir’a (شِّرْعةُ)’dır. Şir’a, şeriat ile aynı kökten türemiş, çeşit bildiren mastardır. Şeriat ana yolun içindeki değişmez kanunları gösterirken (Şûrâ 42/13) şir’a, ilahi kitaplardan her birine konan özel hükümleri ifade eder. Her bir ümmete özel olan bu hükümler, nesih kavramını (Bakara 2/106) doğru anlamamızı sağlar. 

[3*] Hac 22/67, Casiye 45/18.

[4*] Nitekim İncil’in inişiyle, Tevrat’ta haram kılınan bazı yiyecekler helal kılınmıştı (Âl-i İmran 3/50). Bu tür imtihanın bir diğer örneği de kıblenin değişmesidir. İlk kıble, Mekke’deki Mescid-i Haram’dır (Âl-i İmran 3/96). Kıblenin Kudüs’te bulunan Beytülmakdis’e çevrilmesi, Süleyman aleyhisselam zamanında olmuştur (Tevrat / I Krallar 8:28-30, II Tarihler 6/19-21). Bakara 2/143-146 ayetleri oranın, Yahudileri ve Hristiyanları imtihan için geçici bir süreliğine kıble yapıldığını bildirmektedir.

[5*] Nisa 4/105-107, Şûrâ 42/15.


(Maide 5/49)
وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ
Aralarında Allah’ın indirdiği ile hüküm ver; onların arzularına uyma![1*] Onlara karşı dikkatli ol! Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni uzaklaştırıp sıkıntıya sokmasınlar.[2*] Yüz çevirirlerse bil ki bazı günahları sebebiyle Allah, onların başına bir iş gelmesini istiyordur. Zaten insanların çoğu yoldan çıkmıştır.

[1*] Nisa 4/105-107, Şûrâ 42/15.

[2*] Hud 11/12, İsra 17/73-75, Kasas 28/87.

 

(Maide 5/50)
اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟
Onlar cahiliye[1*] hükümlerini /bilgisizce uygulamaya konan şeyleri mi arıyorlar? Kesin bilgi peşinde olan bir topluluk için kimin hükmü Allah’ın hükmünden güzel olabilir?[2*]

[1*] "Cahiliye” kavramı Arapların İslâm’dan önceki dinî hayatını ifade için kullanılır. Kelime aynı zamanda kişilerin ve toplumların günah ve isyanlarını ifade eder. Cahiliye kavramının geçtiği ayetler için bkz: Âl-i İmran 3/154, Ahzab 33/33, Fetih 48/26.

[2*] Tîn 95/8.


(Maide 5/51)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Yahudileri ve Hristiyanları veliler edinmeyin /kendinize yakın konumda tutmayın.[1*] Onlar birbirlerinin velileridir.[2*] Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır. Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez.[3*]

[1*] Bakara 2/120, Âl-i İmran 3/28, Nisa 4/144, Maide 5/57, Enfal 8/73, Mümtahine 60/1.

[2*] Onlar Müslümanlara karşı birbirlerine destek verirler; ama kendi aralarında bitmez tükenmez düşmanlıkları vardır (Maide 5/14, 64; Casiye 45/19; Haşr 59/14).

[3*] Tevbe 9/23, Mümtahine 60/8-9.

 

(Maide 5/52)
فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ
Kalplerinde hastalık olanların,[1*] “durumun aleyhimize dönmesinden korkuyoruz” diyerek Yahudi ve Hristiyanların arasında koşuştuğunu görürsün. Belki Allah, bir zafer nasip eder veya kendi katından yeni bir durum ortaya çıkarır da içlerinde sakladıkları şeyden pişmanlık duyarlar.[2*]

[1*] Bakara 2/8-10; Tevbe 9/64,125; Muhammed 47/20, 29; Müddessir 74/31.

[2*] Nisa 4/138-139, 141-143.

 

(Maide 5/53)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ
Müminler (birbirlerine) şöyle derler: “Biz de sizinle beraberiz, diye var güçleriyle Allah’ın adıyla yemin edenler bunlar mı?”[*] Artık onların bütün yaptıkları boşa çıkmış ve hüsrana uğramışlardır.

[*] Haşr 59/11.


(Maide 5/54)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler! Sizden kim dininden dönerse[1*] (şunu bilsin): Allah ileride (onların yerine) öyle bir topluluk getirir[2*] ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı başları diktir. Allah yolunda cihad eder /ellerinden geleni yapar,[3*] kınayanın kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın lütfudur; onu, gereğini yapana[4*] verir.[5*] Allah, imkânları geniş olan ve daima bilendir.

[1*] Mezhepler, “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” (Buhârî, Cihad 149) şeklinde uydurulan bir rivayete dayanarak dinden dönenin öldürüleceği konusunda ittifak etmişlerdir. Oysa dinden dönenler hakkındaki ayetlerde dışlanmışlık (Âl-i İmran 3/86-88) dışında dünyevi bir cezadan bahsedilmez. Onların, ölünceye kadar tövbe etme imkanları olduğu ama etmezlerse amellerinin boşa gideceği ve ahirette cezaya çarptırılacakları belirtilir. Kur’an’da  dinden dönenin öldürüleceğine dair bir hüküm yoktur (Bakara 2/108, 217, 256; Âl-i İmran 3/72, 89-91; Nahl 16/106; Muhammed 47/25).

[2*] Muhammed 47/38.

[3*] Cihad (جهاد), düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen her türlü mücadeledir (Müfredat). Allah yolunda savaş, cihadın çok önemli bir parçasıdır.

[4*] Şâe (شاء) fiili ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz Maide 5/17. ayetin dipnotu.

[5*] Nur 24/55.


(Maide 5/55)
اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ
Sizin veliniz /en yakınınız sadece Allah, resulü ve Allah’a boyun eğerek; namazı özenle ve sürekli kılan, zekatı da veren mü’minlerdir.[*]

[*] Enfal 8/72, Tevbe 9/71.

 

(Maide 5/56)
وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟
Kim Allah’ı, resulünü ve müminleri kendine veli /yakın dost edinirse bilsin ki galip gelecek olanlar Allah’tan yana olanlardır.[*]

[*] Âl-i İmran 3/160, Ankebut 29/69, Saffat 37/173, Mücadele 58/22.


(Maide 5/57)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Sizden önce kitap verilenlerden dininizi hafife alan ve oyun sayanlar ile diğer kâfirleri veli /yakın dost edinmeyin.[*] İnanıp güveniyorsanız Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının.

[*] Maide 5/51.

 

(Maide 5/58)
وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ
Namaz için çağrı yaptığınızda /ezan okuduğunuzda onlar namazı hafife alır ve oyun sayarlar.[*] Bu, onların, aklını kullanmayan /doğru bağlantı kurmayan bir topluluk olmalarından dolayıdır.

[*] Maide 5/57.


(Maide 5/59)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ
De ki: “Ey ehlikitap /kitaplarında uzman olanlar! Bize bunları reva görmenizin sebebi; bizim Allah’a, bize indirilene, daha önce indirilenlere inanıp güvenmiş olmamız ve sizin de çoğunuzun yoldan çıkmış olmasıdır![*]

[*] Âl-i İmran 3/110, 118-120.


(Maide 5/60)
قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ
De ki: (Ey müminler!) Allah katında (Yoldan çıkanlardan) daha kötü bir karşılık alacak olanları size bildireyim mi? Onlar Allah’ın lanetlediği /dışladığı, öfkelendiği, kimini maymun, kimini de domuz gibi yaptığı kimseler[1*] ile tağutlara[2*] kulluk edenlerdir. İşte bunlar daha kötü konumda ve doğru yoldan daha da sapmış olanlardır.”

[1*] Cumartesi yasağını çiğneyenler maymunlar gibi olmuşlardı. Bu, onlara has fiziksel dönüşüm değil, benzer davranışları gösteren herkese uygulanan bir dışlama biçimidir (Bakara 2/65, Nisa 4/47, A’raf 7/166).

[2*] Tağut, haddini aşmakta ileri giden insan ve cin şeytanlarıdır. Bunlar, yoldan çıkmakla kalmaz ayetleri ya yok sayarak ya da anlamlarını bozarak başkalarının da haddini aşmasına ve yoldan çıkmasına sebep olurlar (Bakara 2/256, 257; Nisa 4/51, 60, 76Nahl 16/36; Zümer 39/17).

 
 

(Maide 5/61)
وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪ۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ
Onlar size geldiklerinde “İnanıp güvendik.” derler, oysa yanınıza, kesinlikle kâfir girer, kâfir çıkarlar. Allah onların gizlemekte oldukları şeyi çok iyi bilir.[*]

[*] Âl-i İmran 3/72, Maide 5/41.


(Maide 5/62)
وَتَرٰى كَث۪يرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlardan çoğunun günah işleme, düşmanlık etme ve haram yeme konusunda yarıştıklarını görürsün.[*] Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

[*] Maide 5/42.


(Maide 5/63)
لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Kendilerini Rablerinin yoluna adayanlar (din adamları)[1*] ve ilim adamları onları, günaha sokan sözler söylemekten ve haram yemekten men etseler olmaz mı?[2*] Bunların ustaca yaptıkları şeyler ne kötüdür!

[1*] Âl-i İmran 3/79.

[2*] Maide 5/79.

 

 


(Maide 5/64)
وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًاۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ
Yahudiler “Allah’ın eli sıkı” dediler.[1*] Böyle dedikleri için elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır; nasıl tercih ederse ona göre verir. Rabbinden sana indirilen şey /Kur’an, kesinlikle onlardan birçoğunun azgınlığını ve kâfirliğini artırır.[2*] Aralarına, kıyamet /mezardan kalkış gününe kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret soktuk.[3*] Ne zaman bir savaş ateşi tutuşturdularsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde fesat çıkarmak /düzeni bozmak için uğraşırlar. Allah bozguncuları sevmez.

[1*] Âl-i İmran 3/181.

[2*] Maide 5/68.

[3*] Aynı şey Hristiyanlar için de geçerlidir (Maide 5/14).

 

 


(Maide 5/65)
وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
Ehlikitap /kitaplarında uzman olanlar (gereği gibi) inanıp güvenseler ve yanlışlardan sakınsalardı onların kötü işlerini örter ve onları nimetlerle dolu cennetlere sokardık.[*]

[*] Bakara 2/62, Âl-i İmran 3/110, Maide 5/69, Hac 22/17.

 

(Maide 5/66)
وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟
Eğer onlar; Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı)[1*] uygulasalardı üstlerinden ve altlarından gelecek nimetler içinde yüzerlerdi. Aralarında ölçülü davranan bir toplum var[2*] ama çoğunun yaptığı ne kötüdür!

[1*] Allah Teala bütün nebilerine kitap ve hikmet vermiş ve daha sonra onlardan, yanlarında olanı tasdik eden bir resul geldiğinde ona inanma sözü almıştır (Âl-i İmran 3/81). Yahudi ve Hristiyanlara da gelecek son kitaba ve son nebiye inanma görevini yüklemiştir (Bakara 2/40-41, A’raf 7/157). 

[2*] Âl-i İmran 3/113, A’raf 7/159.

 

(Maide 5/67)
يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Ey Resul! Rabbinden sana ne indirilmişse sen onu tebliğ et /insanlara ulaştır.[1*] Eğer böyle yapmazsan onun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan koruyacaktır.[2*] Allah, kafirlik eden topluluğu yola getirmez.

[1*] Allah’ın emrettiği tebliğ görevi, onun indirdiği ayetleri insanlara  anlayacakları dilde ulaştırmaktır (İbrahim 14/4). Resulün tebliğ görevinin tanımı “ayetleri okuma, muhatabı geliştirme, kitap ve hikmeti öğretme” şeklindedir (Bakara 2/129, 151, Al-i İmran 3/163, Maide 5/67, Cuma 62/2).

[2*] Yunus 10/103, Rum 30/47, Mümin 40/51, Muhammed 47/7, "...O vefalı kullarının canını korur; kötülerin elinden onları kurtarır." (Tevrat/Mezmurlar 97:10)


(Maide 5/68)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
De ki: “Ey ehlikitap /kitaplarında uzman olanlar! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı (Kur’an’ı) tam olarak uygulamadıkça bir temeliniz olamaz.”[1*] Rabbinden sana indirilen, kesinlikle onlardan çoğunun azgınlığını ve kâfirliğini artırır.[2*] O kâfirler topluluğu için dertlenme.

[1*] Maide 5/66 ve 68. ayetlerde, Tevrat’ın ve İncil’in uygulanması konusunda kullanılan ikame fiili, bir şeyi tam ve sürekli yapma anlamındadır. Buna göre, ehlikitabın doğru yolda olabilmesi, ancak Tevrat ve İncil’deki büyük küçük bütün emirlere uymalarıyla mümkün olabilecektir. Bir emri dahi görmezden gelmeleri, onların doğru yola girmelerine engeldir (Yasa’nın Tekrarı 6:2, Matta 5:18-19). Bu emirlerden biri de gelecek son nebiye uyma emridir (A’raf 7/157). Ehlikitap, ellerindeki kitapla Kur’an arasındaki tasdik ilişkisini kurduğunda, Kur’an’a uymak zorunda olduğunu görür.

[2*] Maide 5/64.

 

(Maide 5/69)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
İnananlar ile Yahudiler, Sâbiîler[1*] ve Hristiyanlar var ya! Onlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe inanıp güvenir ve iyi işler yaparsa[2*] onların üzerinde ne bir korku olur ne de üzülürler.[3*]

[1*] Sâbiîler, Yahya aleyhisselamın ümmeti olmalıdır. Çünkü Allah Teala, her nebi gibi (Al-i İmran 3/81) Yahya aleyhisselama da kitap ve hikmet vermiştir (Meryem 19/12, En’âm 6/84-89). Sabiîlerin temel kitapları Ginza, Draşya d Yahya ve Kolasta’dır. (Şinasi Gündüz, Sâbiîlik, DİA)

[2*] Kur’an tebliğ edilmemişse kendi kitaplarına uymaları yeterli olur (Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157). Ama Kur’an tebliğ edilmişse artık Kur’an’a uymak zorundadırlar (Bakara 2/136-137, Âl-i İmran 3/84-85, Nisâ 4/161-162, Maide 5/67-68).

[3*] Bakara 2/62, Hac 22/17. Kendisine bir elçinin tebliği ulaşmayan kimse, sadece bile bile şirk koşmaktan (Bakara 2/22) ve bildiği doğrulardan sorumlu tutulur.

 

(Maide 5/70)
لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلًاۜ كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ فَر۪يقًا كَذَّبُوا وَفَر۪يقًا يَقْتُلُونَ
İsrailoğullarından söz aldık,[1*] onlara resuller /elçiler gönderdik. Ne zaman bir resul onlara hoşlanmadıkları bir şey getirse kimini yalancı saydılar, kimini de öldürdüler /itibarsızlaştırdılar.[2*]

[1*] Bakara 2/63, 83-84, 93; Maide 5/12.

[2*] Bakara 2/89. Allah Teâlâ, resullerine yardım eder ve onları düşmanlarından korur (Maide 5/67Yunus 10/102-103Enbiyâ 21/7-9Saffat 37/171-173). Nebi olmayan resuller de vardır (Şuara 26/106, 123, 141, 176) Ama her nebi, aynı zamanda resul olduğu için nebilerin ve resullerin öldürülmesi, onların nebiliklerinin ve resullüklerinin öldürülmesidir. İlgili ayetlerde geçen öldürme /katl kelimesinin kök anlamlarından biri izlâl (اذلال) (Müfredât) yani itibarı ile oynamadır. Yahudiler, İsa aleyhisselamı öldürdüklerini söylerler (Nisa 4/157). Hıristiyanlar da sistemlerini, İsa aleyhisselamın çarmıha gerilip defnedilmesinden üç gün sonra kabrinden çıkarak Celile’de 11 havarisine gö­ründüğü iddiası üzerine kurarlar (Matta 28/16-20). Halbuki İsa aleyhisselam ne öldürümüş ne de asılmıştır (Nisa 4/157-158). İncil, Allah’ın İsa aleyhisselama indirdiği kitaptır (Maide 5/46). Onun ölümünden sonrası ile ilgili sözler İncil’e ait olamaz. Bazı İncillere Yahya aleyhisselamın öldürüldüğü iddiaları da sokuşturulmuştur (Matta 14/3-12, Markos 6/17-29). Hâlbuki Kur’an, bu iki nebinin öldürüldüklerinden değil, öldüklerinden söz eder ve öldükleri gün tam bir güven içinde olduklarını bildirir (Meryem 19/15 ve 33). Nebiler gibi dürüst davranmaya davet eden insanların kişiliklerini öldürme gayretleri de eskiden olduğu gibi bugün de devam etmektedir (Al-i İmran 3/21-22). Allah onları da, kurtarma sözü vermiştir (A’râf 7/163-166, Hud 11/116)

(Maide 5/71)
وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
(Yaptıklarından ötürü) Hiçbir bir sıkıntı[1*] olmayacağını sandılar da kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah, tövbelerini /dönüşlerini kabul etti. Ama onların çoğu daha sonra yine kör ve sağır kesildi.[2*] Allah, onların yaptıklarını görmektedir.

[1*] “Sıkıntı” anlamı verilen “fitne (فتنة)”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat).  Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında da kullanılmıştır. 

[2*] En’am 6/39.


(Maide 5/72)
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
“Allah, Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler kâfir oldular.[1*] Oysa Mesih şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Hem benim hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.[2*] Kim Allah’a ortak koşarsa Allah, ona cenneti haram kılar. Onun varıp kalacağı yer ateştir. Yanlış yapanların yardımcısı olmaz.”

[1*] Maide 5/17, 73.

[2*] Âl-i İmran 3/51, Maide 5/117, Meryem 19/36, Zuhruf 43/64.

 

(Maide 5/73)
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
”Allah üçün üçüncüsüdür.”[1*] diyenler de kesinlikle kâfir oldular. Oysa tek bir ilah dışında ilah yoktur.[2*] Söyledikleri bu sözden vazgeçmezlerse içlerinden kafirlik edenleri[3*] elbette acıklı bir azap çarpacaktır.

[1*] Onlar, Allah ile aralarına, İsa aleyhisselamı (Maide 5/17, 72, Tevbe 9/31) ve annesi Meryem’i, aracı ilah olarak koyar (Maide 5/116) ve bunlarla Allah’a ulaşmaya çalışırlar. Bu sebeple Allah, onlara göre üçün üçüncüsüdür. .

[2*] Nisa 4/171, Nahl 16/51.

[3*] Âyette geçen, “içlerinden kafirlik edenleri acıklı bir azap çarpacaktır.” ifadesi, onların içinde, kafirlik etmeyenlerin de olduğunu gösterir. Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kimsenin şüphesi yoktur. İlah sayılanlar, kendilerini Allah’a daha çok yaklaştırmak için araya girdiğine inandıkları aracılardır (Zümer 39/3). Ayetlerde anlam kaydırmaları yapılarak bir çok insan buna inandırılmıştır. Allah kimseyi, bilmeden yaptığı yanlışlardan sorumlu tutmaz (Bakara 2/286) Bu sebeple onların içinde kafirlik etmeyenler, bilmeden aracıları ilah edinenlerdir. Bunun örneği İbrahim aleyhisselamdır. O, büluğa erdiği andan itibaren putların ilah olmayacağını anlamıştı (A’raf 7/172-173). Ama gözlemler yapıp kesin kanaate varıncaya kadar gezegenin, ayın ve güneşin aracı rabler olduğuna inanıyordu. Onların rab olamayacaklarını anlar anlamaz tavrını ortaya koydu (Enbiya 21/51-64) ve toplumuna: “"Ey halkım! Ben, sizin ortak saydıklarınızdan uzağım. Ben yüzümü doğrudan doğruya, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden /Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan değilim” dedi. Onun bu konuda, bile bile yaptığı bir yanlış olmadığı için Allah onun hiçbir zaman müşriklerden olmadığını söylemiştir (Bakara 2/135, Âl-i imran 3/18, 67, 95, En’am 6/161, Nahl 16/123). (Enbiya 21/52-56). Bir çok hristiyan da kendine anlatılan yanlışların etkisi ile İsa’yı ve Meryem’i, kendini Allah’a daha çok yaklaştıracak bir aracı ilah sayabilir. Bu ayetlere göre Allah onları, bilmeden işledikleri şirk günahından sorumlu tutmayacaktır.


(Maide 5/74)
اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Allah’a tövbe edip /dönüş yapıp ondan bağışlanmalarını isteseler olmaz mı? Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.[*]

[*] Âl-i İmran 4/135, Nisa 4/110, En’am 6/54, A’raf 7/153, Hicr 15/49, Nahl 16/119, Taha 20/82, Furkan 25/70, Zümer 39/53, Şûrâ 42/25.

 

(Maide 5/75)
مَا الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌۜ كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ
Meryem oğlu Mesih sadece bir resuldür. Ondan önce de nice resuller geldi geçti. Annesi (Meryem) özü sözü doğru bir kadındı, ikisi de (herkes gibi) yer içerdi.[*] Sen şu ayetleri onlara nasıl açıkladığımıza bak. Bir de onların o yalana nasıl sürüklendiklerine bak!

[*] Nisa 4/171, Enbiya 21/8, Furkan 25/20, Zuhruf 43/59.

 

(Maide 5/76)
قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًاۜ وَاللّٰهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
De ki: "Size zarar veya fayda verme yetkisi olmayan şeyleri Allah ile aranıza koyup ona kulluk mu ediyorsunuz?"[*] Allah, her şeyi dinleyen ve bilendir.

[*] Furkan 25/3, 55.

 

(Maide 5/77)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟
De ki: Ey ehlikitap /kitaplarında uzman olanlar! (Rabbinizden gelen) gerçeklerin[1*] dışına çıkarak dininizde aşırılık etmeyin.[2*] Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış olan bir topluluğun arzularına uymayın. Onlar, orta yoldan sapmışlardır.

[1*] Bakara 2/147, Âl-i İmran 3/60, Nisa 4/170, Yunus 10/32, 94, 108, Hud 11/17, Kehf 18/29, Hac 22/54, Secde 32/3.

[2*] Nisa 4/171.

 

(Maide 5/78)
لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ
İsrailoğullarından kafirlik edenler, Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle (indirilen kitaplarda) lânetlendiler /dışlandılar.[1*] Bu, isyan etmelerine ve sınırları aşmalarına karşılıktır.[2*]

[1*] Allah, her resulü, kendi toplumunun dili ile göndermiştir (İbrahim 14/4). Davud ve İsa aleyhisselamın dili de onlara indirilen kitapların dilidir. Bakara 2/87-88, Nisa 4/46, 51-52, Maide 5/13, 64.

[2*] Âl-i İmran 3/112.

 

(Maide 5/79)
كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
Birbirlerini, işledikleri kötülüklerden sakındırmazlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötüydü![*]

[*] Maide 5/63, Hud 11/116.


(Maide 5/80)
تَرٰى كَث۪يرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ
Ehlikitaptan çoğunun, kafirlik edenleri veli /yakın dost edindiğini görürsün.[*] Allah’ı kızdırarak kendileri için ne kötü bir gelecek hazırlıyorlar! Onlar o azap içinde, ölümsüz olarak kalacaklardır.

[*] Maide 5/51, Enfal 8/73.


(Maide 5/81)
وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
Eğer Allah’a, bu Nebi’ye ve ona indirilmiş olana (Kur’ân’a) inanıp güvenselerdi kâfirleri veli /yakın dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.[*]

[*] Âl-i İmran 3/110, Maide 5/66.

 

(Maide 5/82)
لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَانًا وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ
İnsanlar içinde müminlere düşmanlığı en katı olanların, Yahudiler ile müşrikler olduğunu göreceksin.[1*] Müminlere en sıcak davrananların ise “Biz Nasraniyiz /Hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin. Bunun sebebi içlerinde keşişlerin[2*] ve rahiplerin[3*] bulunması ve onların kibirlenmemeleridir.

[1*] Âl-i İmran 3/119, Tevbe 9/97.

[2*] Keşiş bazı dinlerde ıssız bir yerde tek başına veya manastırda cemaat halinde münzevi hayat süren zâhidler için kullanılan terimdir (DİA).

[3*] Ayette geçen ruhban, “korkmak”, “çekinmek” anlamlarına gelen r-h-b (رهب) kökünden türemiş bir kelimedir. “Allah’tan korkan”, “O’ndan çekinen” anlamında “Râhib” kelimesinin çoğuludur. Buna göre Ruhban; “Allah’tan korkan ve uzlet halinde ibadet eden kimseler” anlamına gelmektedir (Müfredât). Bu kişiler çoğunlukla manastırda uzlete çekilen din adamlarıdır (Âl-i İmran 3/113-115; Tevbe 9/31, 34).


(Maide 5/83)
وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ
Bu Resul’e indirileni dinlediklerinde ona inen gerçeği tanımalarından dolayı gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz! İnanıp güvendik; sen de bizi buna şahit olanlarla birlikte yaz.[*]

[*] Bakara 2/121, Ra’d 13/36, Ankebut 29/47.

 

(Maide 5/84)
وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ
Rabbimizin bizi iyiler topluluğuna katmasını beklerken ne diye biz Allah’a ve bize gelen bu gerçeğe inanıp güvenmeyelim ki!"[*]

[*] Kasas 28/52-53.

 

(Maide 5/85)
فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ
Böyle demelerinden dolayı Allah onlara ölümsüz olarak kalmak üzere, içinden ırmaklar akan cennetler /bahçeler verecektir. İşte bu, güzel davrananların alacağı karşılıktır.[*]

[*] Kasas 28/54.


(Maide 5/86)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟
Kafirlik eden ve ayetlerimiz karşısında yalana sarılanlar var ya işte onlar o yakıcı ateşin ahalisidir.[*]

[*] Bakara 2/39, Maide 5/10, Hac 22/57, Rum 30/16, Teğabun 64/10.

 

 

(Maide 5/87)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Allah’ın size helâl kıldığı şeylerin temiz olanlarını haram sayıp da sınırları aşmayın![*] Allah, sınırları aşanları sevmez.

[*] A’raf 7/32, Yunus 10/59, Nahl 16/116-117, Tâhâ 20/81.

 

(Maide 5/88)
وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ٓي اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ
Allah’ın size verdiği rızıkların helâl ve temiz olanlarından yiyin ve inanıp güvendiğiniz Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının.[*]

[*] Bakara 2/168, 172, En’am 6/142, Nahl 16/114, Mülk 67/15.

 

(Maide 5/89)
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Allah, sizi kasıtsız olarak ettiğiniz yeminlerden sorumlu tutmaz; ama belli bir maksatla yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutar.[1*] (Bozulan) Yeminin keffareti, ailenize yedirdiklerinizin ortalamasından on miskini /çaresizi[2*] doyurmak veya giydirmek veyahut da boyunduruk altında olan birini hürriyetine kavuşturmaktır. Kim bunları bulamazsa üç gün oruç tutmalıdır. Bu, ettiğiniz yemini bozmanın keffaretidir. Yeminlerinizi tutun.[3*] Allah, size ayetlerini böyle açıklar; belki şükredersiniz /görevlerinizi yerine getirirsiniz.

[1*] Bakara 2/225.

[2*] Miskinler; geliri açlık sınırı altında, çaresiz durumda kalmış ve ihtiyaçlı olduğu her halinden belli olan kişilerdir. Oruç tutabilenlerin Ramazan bayramında vermesi gereken fitre /fidyenin en düşük ölçüsü miskin yiyeceği (Bakara 2/184) olduğundan, miskinlerin ihtiyaç sahipleri içinde en düşük seviyede ya da en zor durumda olan kesim olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an’a göre miskinler temel ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için doyurulması gereken (Kalem 68/24), keffaret olarak “yedirilmesi veya giydirilmesi” emredilen (Maide 5/89-95, Mücadele 58/4), Müslümanların mallarında hakkı olan (İsra 17/26, Rum 30/38), mirastan yararlandırılan (Nisa 4/8), kendilerine ihsanda bulunulması istenen (Nisa 4/36) dolayısıyla gönüllü veya zorunlu harcama  kalemlerinin hepsinde yer alan kişilerdir (Bakara 2/177215, Tevbe 9/60, İnsan 76/8).
 
[3*] Allah, yeminlere uymayı emretmiş; ama yeminin erdemli davranmaya, yanlışlardan sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılınmasını yasaklamıştır (Bakara 2/224, Nahl 16/91-94, Tahrim 66/2). 
 

 


(Maide 5/90)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ey inanıp güvenenler! İçki ve uyuşturucu çeşitleri,[1*] kumar çeşitleri,[2*] sunaklar[3*] ve piyango[4*] şeytan işi pisliklerdir. Öyleyse onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız.

[1*] “İçki ve uyuşturucu çeşitleri” anlamını verdiğimiz kelime, “bir şeyi örten” anlamına gelen “hamr (خمر)”dır. Sarhoş edici tüm içkiler ve uyuşturucu çeşitleri insanı sarhoş ettiğinden dolayı bu anlam verilmiştir. Nitekim Nebimizin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sarhoşluk veren her şey hamrdır. Sarhoş eden her şey haramdır.” (Müslim, Eşribe,73; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5)

[2*] Ayet metninde geçen “meysir (ميسر)”, “yüsr (يسر)” yani kolaylık kökünden gelmektedir. Meysir, Bakara 2/219 ve Maide 5/91. ayetlerde de “hamr” ile birlikte zikredilir. Kolayca mala kavuşmayı amaçlayan ve aynı zamanda malı kolayca kaybetmeye sebep olan piyango, toto, loto ve tombala gibi bütün şans oyunları; poker, rulet, kollu kumar makineleri gibi tüm kumar çeşitleri; iddaa, at yarışı, horoz dövüştürme vb. her türlü bahis bu kapsama girer. Kaybedenin hesabı ödemesi şartıyla oynanan tüm oyunlar da meysir kapsamında olduğu için bu tür oyunları oynamak haramdır.

[3*] Tapınaklarda ilâhlara kurbanların sunulduğu ve üzerinde tütsüler yakılıp çevresinde dînî merâsimlerin yapıldığı taş masalara sunak denir (Kubbealtı).

[4*] Ezlam ile ilgili olarak bkz. Maide 5/3’ün dipnotu.


(Maide 5/91)
اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ
Şeytan; içki, uyuşturucu ve kumar çeşitleriyle aranıza sırf düşmanlık ve nefret sokmak, sizi Allah’ı hatırlamaktan[1*] ve namazdan alıkoymak ister.[2*] Artık vazgeçersiniz, değil mi?

[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/286).

[2*] Nisa 4/43.


(Maide 5/92)
وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Allah’a gönüllü olarak boyun eğin, Resulüne de[1*] gönüllü olarak boyun eğin ve dikkatli olun. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki elçimize düşen, açık bir tebliğden ibarettir.[2*]

[1*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir.  (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen  Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Muhammed aleyhisselam öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, Kur’an’dır (Âl-i İmrân 3/144).

[2*] Nisa 4/59, 80, Enfal 8/1, 20, 46, Nur 24/54, Muhammed 47/33, Teğabün 64/12.

 

(Maide 5/93)
لَيْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ ف۪يمَا طَعِمُٓوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟
Allah’a inanıp güvenen ve iyi işler yapanlar; kendilerini yanlışlardan korur, inanıp güvenmeyi sürdürür, iyi işler yapmaya devam eder, sonra inanıp güvenerek yanlışlardan korunur, sonra yine korunmayı sürdürür de güzel davranırlarsa daha önce yiyip içtiklerinden dolayı üzerlerinde bir günah kalmaz.[*] Allah güzel davrananları sever.

[*] Bu ayet, tevbe edip durumlarını düzelten kişilerin daha önceden yiyip içmiş oldukları haram şeylerden sorumlu tutulmayacaklarını bildirmektedir. Yaptığı yanlıştan dolayı tevbe edip durumunu düzeltenlerle alakalı diğer ayetler şöyledir: A'râf 7/153, Nahl 16/119, Taha 20/82, Furkân 25/68-71Ankebut 29/69.

 

(Maide 5/94)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler! Allah sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın ulaşabileceği avlarla yıpratıcı bir imtihandan geçirecektir.[1*] Allah bunu, kendinden içten içe[2*] korkanları bilmek için yapar. Bundan sonra kim aşırı giderse onun için acıklı bir azap vardır.

[1*] Maide 5/1.

[2*] İçten içe anlamı için bkz Bakara 2/3. ayeti “içten” kelimesi ve dipnotu.


(Maide 5/95)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَامًا لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ
Ey inanıp güvenenler! İhramlı iken[1*] av hayvanı öldürmeyin.[2*] Sizden kim onu bilerek öldürürse öldürdüğüne denk bir kurbanlık hayvanı ceza kurbanı olarak (kesilmesi için) Kâbe’ye ulaştırmalıdır. Denklik kararını içinizden iki adil kişi versin. Ceza, çaresizleri doyuracak bir keffaret yahut suçu dengeleyecek oruç şeklinde de olur. Bu, işlediği suçun cezasını çekmesi içindir. Allah, daha önce olanları affetmiştir. Bundan sonra o suçu kim tekrar işlerse Allah ona hak ettiği cezayı verir. Daima üstün olan, hak edildiği kadar ceza veren Allah’tır.

[1*] İhram, niyet edip telbiye getirerek hac veya umre ibadetine başlayan kişi için, bu ibadetler tamamlanıncaya kadar süren bazı yasaklar anlamına gelir (Bakara 2/197). Bu tıpkı, niyet edip tekbir getirerek namaza başlayan kişiye, namaz boyunca bazı davranışların yasak olması gibidir.

[2*] İhramlı iken kara avı avlamak haram olduğu gibi başkası tarafından avlanan kara hayvanlarından yemek de haramdır; ama deniz avı helaldir (Mâide 5/2, 96). 

 

(Maide 5/96)
اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًاۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Deniz avı[1*] ve deniz yiyeceği[2*] size helal kılındı ki hem siz hem de yolculuk yapanlar yararlansın. Kara avı ise ihramda olduğunuz sürece haram kılındı.[3*] Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının.

[1*] Arapçada büyük su kütlelerine; denize, akarsulara, tuzlu veya tuzsuz göllere “bahr (بحر)” denir (Lisan’ul-arab). Nitekim tatlı ve tuzlu su ayrımı olmaksızın Kur’an’da her ikisine de “bahr” denmiştir. Bahr kelimesi Türkçeye deniz diye çevrilir. Deniz deyince kimsenin aklına tatlı su kütlesi gelmeyeceği için kelimenin “büyük su kütlesi” şeklinde meallendirilmesi daha uygundur. Bu nedenle tatlı ve tuzlu su avlarının tamamı ayetteki “deniz avı” kapsamındadır.

[2*] Deniz avı, kaçma özelliği olanı, deniz yiyeceği de kaçma özelliği olmayan deniz canlılarını ifade eder. Bu âyete göre kaçma özelliği olsun veya olmasın, deniz canlılarının tamamı helaldır (Nahl 16/14, Fatır 35/12).

[3*] Maide 5/1-2, 95.

 
 
 

(Maide 5/97)
جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَۜ ذٰلِكَ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Allah, Kâbe’yi; o Beyt-i Haram’ı (dokunulmazlığın olduğu o bölgeyi),[1*] haram ayları, hacıların yanlarında getirdikleri kurbanlık hayvanları ve onlara takılan gerdanlıkları, (orada yaşayan)[2*] insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde olanı bildiğini, hatta Allah’ın her şeyi bildiğini bilmeniz içindir.

[1*] Bakınız. Maide 5/2. ayetin dipnotu. 

[2*] Kabe’yi eski temelleri üzerine yeniden bina eden İbrahim aleyhisselam, Allah’tan orayı güvenli bir yerleşim yeri haline getirmesini ve orada yaşayanları her türlü üründen yararlandırmasını istedi, Allah da onun bu isteğini kabul etti (Bakara 2/126). 


(Maide 5/98)
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ
Allah’ın cezalandırmasının çetin olduğunu ve yine O’nun çok bağışlayan ve ikramı bol olduğunu da bilin.[*]

[*] Mü’min 40/3.

 

(Maide 5/99)
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ
Resule düşen, sadece tebliğdir.[1*] Allah, açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir.[2*]

[1*] Maide 5/92.

[2*] Enbiya 21/110.


(Maide 5/100)
قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَب۪يثِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟
De ki: “Pis şeyler ile temiz şeyler bir olmaz,[1*] isterse pis şeylerin çokluğu seni etkilemiş olsun.” Ey aklıselim sahibi olanlar,[2*] Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ki umduğunuza kavuşasınız!

[1*] Bkz. Nisa 4/2. ayetin dipnotu.

[2*] “Aklıselim sahibi olanlar” anlamı verdiğimiz ifade “ulü’l-elbâb”dır. Bkz. Bakara 2/179’un dipnotu.


(Maide 5/101)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler! Açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.[1*] Eğer Kur’an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Allah sizi onlardan muaf tutmuştur.[2*] Allah çok bağışlayan ve pek yumuşak davranandır.

[1*] Burada, açıklandığında hoşa gitmeyecek şeylerin sorulmasının istenmemesi, daha önceki şeriatlerde olduğu halde son şeriate alınmayan bazı hükümlerdir (Maide 5/15).Yoksa burada bahsedilen mesele, dini öğrenmek için soru sorulması ile alakalı değildir.  

[2*] Bu âyet, ehli kitabın sakladığı bilgilerin (Bakara 2/42, 146; Âl-i İmran 3/71, 187; Maide 5/19; En’am 6/91) bir çoğunun Kur’an’a alınmadığını (Maide 5/15) desteklemektedir. Artık Allah onlardan sorumlu tutmayacağı için Kur’an nazil olurken onların sorulmamasını istemiştir. Dolayısı ile bu âyet, unutturulan hükümlerin son kitaba alınmayarak daha hayırlısı ile nesh edildiğini (Bakara 2/106) anlatmaktadır.

 

(Maide 5/102)
قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ
Sizden önce bir topluluk böyle şeyler sormuşlardı da sonra o yüzden kâfir olmuşlardı.[*]

[*] Sorma anlamı verilen seele (سأل) fiili, “isteme” anlamına da gelir. Ehlikitap Musa aleyhisselamdan Allah’ı, kendilerine  açıkça göstermesini istedikleri için onları yıldırım çarpmıştı. Apaçık delillere rağmen daha sonra da buzağıya tapmışlar ve kafir olmuşlardı (Nisa 4/153).


(Maide 5/103)
مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
Allah ne Bahîre’yi ne Sâibe’yi ne Vasîle’yi ve ne de Hâmî’yi[1*] haram kılmıştır. Fakat kafirlik edenler kendi yalanlarını Allah’a mâl ediyorlar.[2*] Onların çoğu aklını kullanmaz /doğru bağlantıları kurmaz.

[1*] Bahîre; Cahiliye Arapları tarafından sütünün içilmesinin, sırtına binilmesinin ve yük yüklenmesinin haram olduğunu göstermek için kulakları yarılan dişi develer anlamına gelmektedir. Sâibe; on batın yavrulayan ve yavrularının hepsi dişi olan ve bu yüzden sahipleri tarafından ölünceye kadar etinden, sütünden ve yününden yararlanılmayan deveye denildiği gibi, bir nimete şükür olarak adanan veya bir hastalıktan kurtulan birinin adak olarak serbest bıraktığı hayvana da denir. Cahiliye Arapları beş batında ikiz olarak toplam on dişi doğuran koyunu Vasîle olarak adlandırırlardı. Eğer hayvan bundan sonra tekrar doğurursa doğan yavrular erkeklerin olur, kadınlar ondan yiyemezlerdi. Ancak bu yavru ölürse o zaman kadın-erkek herkes bunun etini yiyebilirdi. Hâmî ise Cahiliye Araplarının, sulbünden fazlaca döl alınan ve yaşlanmış olan erkek deveye verdikleri isimdir. Bu deveyi putlarına adayarak serbest bırakırlar ve ölünceye kadar hiçbir şekilde ondan yararlanmazlardı. Kaynaklarda, buraya kadar özellikleri anlatılan hayvanların tariflerinde farklı görüşler vardır. Mesela bir görüşe göre bahîre için verilen tanım, başka bir görüşe göre sâibe veya vasîle için verilebilmektedir. Bu dört tür hayvanın özelliklerinden yola çıkarak -Muhammed Esed’in yaptığı gibi- dördüne birden “müşrik Araplar tarafından kutsanmış hayvanlar” tanımı yapılabilir. Zira dördünün de ortak özelliği kutsanmış olmalarıdır. (Bkz. En’am 6/136-140)

[2*] Yunus 10/59-60, Nahl 16/116.


(Maide 5/104)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ
Onlara "Allah’ın indirdiğine ve bu Resul’e gelin!" denildiğinde, ”Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter!” dediler. Ya ataları bir şey bilememiş ve doğru yola da girmemişlerse?[*]

[*] Bakara 2/170, A’raf 7/28, Lokman 31/21, Zuhruf 43/22-24.

 
 

(Maide 5/105)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Ey inanıp güvenenler! Siz kendinizden sorumlusunuz.[1*] Doğru yolda olduğunuz sürece yoldan çıkanların size zararı olmaz.[2*] Hep birlikte dönüp geleceğiniz yer Allah’ın huzurudur. O da size neler yaptığınızı bildirecektir.[3*]

[1*] Nisa 4/84.

[2*] Âl-i İmran 3/120.

[3*] En’am 6/60, Nur 24/64, Zümer 39/7.


(Maide 5/106)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ح۪ينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ اَوْ اٰخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ اِنْ اَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَاَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةُ الْمَوْتِۜ تَحْبِسُونَهُمَا مِنْ بَعْدِ الصَّلٰوةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ اِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَر۪ي بِه۪ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۙ وَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّٰهِ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الْاٰثِم۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! İçinizden birine ölüm hali gelip de vasiyette /borç itirafında[*] bulunacağı zaman o sırada aranızdan iki adil kişi ona şahitlik etsin. Ölüm musibeti yolculuk yaptığınız sırada size gelip çatarsa sizin dışınızdan /Müslüman olmayanlardan iki kişi de şahitlik edebilir. Şahitlerden şüphelenirseniz onları namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da şöyle yemin ederler: “Lehinde şahitlik ettiğimiz kişi en yakınımız bile olsa vallahi bu işten bir kazancımız yoktur. Allah için yaptığımız şahitlikte hiçbir şeyi gizlemeyiz. Öyle olsa biz elbette günahkarlardan oluruz.”

[*] Bakara 2/282-283.


(Maide 5/107)
فَاِنْ عُثِرَ عَلٰٓى اَنَّهُمَا اسْتَحَقَّٓا اِثْمًا فَاٰخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذ۪ينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْاَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ لَشَهَادَتُنَٓا اَحَقُّ مِنْ شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَاۘ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ
Şahitlerin günaha girdikleri anlaşılırsa mağdur ettikleri taraftan /ölünün yakınlarından şahitlik etmeye en uygun iki kişi şahitlerin yerine geçip şöyle yemin ederler:[1*] “Vallahi, bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur, biz kimsenin hakkına girmiyoruz. Öyle yaparsak elbette yanlış yapanlardan oluruz.”[2*]

[1*] Ölünün yakınlarından şahitlik edenlerin ikisi de kadın olabilir. Bu ayet, şahitlikte kadın erkek ayrımının olmayacağının çok açık delillerindendir. Benzer eşitlik, zina iftirasında da kurulmuştur (Nur 24/6-10). Bakara 2/282. ayet, kadının şahitliğinin erkeğinkine denk olmadığına delil getirilir ama o ayette geçen “böylesi şahitlik için daha sağlamdır” ifadesi, bir erkek ile bir kadının veya iki kadının şahitliğinin de “sağlam” olduğunu gösterir. Zinaya ve boşanmaya şahitlik konularında da kadın erkek ayrımı yoktur (Nisa 4/15; Nur 24/4, 6-8, 13; Talak 65/2).

[2*] Nisa 4/135, Maide 5/8.


(Maide 5/108)
ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلٰى وَجْهِهَٓا اَوْ يَخَافُٓوا اَنْ تُرَدَّ اَيْمَانٌ بَعْدَ اَيْمَانِهِمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
Bu, şahitlerin şahitliği gereği gibi yapmaları veya yeminlerinin başka yeminlerle çürütülmesinden korkmaları için en uygun olandır. Siz, Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve (bu söylenenleri) dinleyin. Allah, yoldan çıkan topluluğu yola getirmez.


(Maide 5/109)
يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
Allah, elçilerini topladığı günde (kıyamet gününde) onlara “Size (yaptığınız çağrıya) ne cevap verildi?” diye soracak,[1*] onlar da “Bizim (işin iç yüzüne dair) bir bilgimiz yok; çünkü bütün gaybı /her şeyin gizlisini saklısını[2*] en iyi bilen sensin!” diyeceklerdir.

[1*] Elçilerin gönderildiği toplumlara da o elçilere ne cevap verdikleri sorulacaktır (A’raf 7/6, Kasas 28/65).

[2*] Elçiler kendilerine cevap verenlerin içlerini bilmedikleri için Allah’a bu cevabı vereceklerdir. İnsanın içi, Allah’tan başkası için gaybdır. ‘Gayb’, var olduğu halde duyu organlarından uzak olana veya kişinin bilmediği şeylere denir (Müfredat). İman, kalp ile tasdik şartına bağlandığından bir kişinin gerçekten inanıp inanmadığını Allah’tan başkası bilemez (Kasas 28/56, Kaf 50/16-18). Nitekim, Muhammed aleyhisselamı konuşma ve davranışlarıyla hayran bırakan bazı kişilerin münafık olduğunu ona Allah bildirmiştir (Bakara 2/204, Maide 5/61, Münâfikûn 63/1-4). 

 

(Maide 5/110)
اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًاۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
O gün Allah (İsa'ya) şöyle diyecek: “Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi hatırla! Hani seni Kutsal Ruh’la /Cebrail ile desteklemiştim;[1*] beşikteyken de yetişkinken de insanlarla konuşuyordun.[2*] Sana kitabı ve hikmeti,[3*] Tevrat'ı ve İncil’i[4*] öğretmiştim. İznimle balçıktan kuş şeklinde bir şey yaratır,[5*] sonra ona üflerdin de yine iznimle kuş olurdu. Doğuştan kör olan ve alaca hastalığı olanları iznimle iyileştirirdin. Yine iznimle ölüleri (mezardan diri olarak) çıkartırdın.[6*] İsrailoğullarına açık mucizelerle geldiğinde onlardan kafirlik edenler ‘Bu apaçık bir sihir!’ demişlerdi de onları senden Ben engellemiştim.”[7*]

[1*] Bakara 2/87, 253.

[2*] Meryem 19/29-33.

[3*] Hikmet, doğru hükümdür. Allah’ın indirdiği ve yarattığı ayetlerden hareketle doğru hükme ulaşma yöntemine de hikmet denir. Allah’ın kitabındaki hikmete ulaşma yöntemi, o kitabın içinde anlatılmıştır (Bakara 2/269, Âl-i İmran 3/7, A’raf 7/52, Hûd 11/1-2, Zümer 39/23, Fussilet 41/3).

[4*] Tevrat ve İncil, tıpkı Kur’an gibi içinde hikmeti barındıran kitaplardır. Bu sebeple bunlar, kitap ve hikmetin atf-ı tefsiridirler yani kitap ve hikmet ile neyin kastedildiğini gösterirler (Âl-i İmrân 3/48).

[5*] Yaratma iki türlüdür. Birincisi, maddesi ve benzeri olmayan bir şeyi yoktan var etmektir. Onu Allah’tan başkası yapamaz (En’âm 6/101). İkincisi, bir şeyden bir başka şey üretmektir. Bu tür yaratmayı insanlar da yapabilir. İsa aleyhisselamın  yaptığı ikincisidir (Mü’minun 23/14). 

[6*] Âl-i İmran 3/49.

[7*] Âl-i İmran 3/55.


(Maide 5/111)
وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّنَا مُسْلِمُونَ
Bir gün havarilere[1*] “Bana ve resulüme inanıp güvenin!” diye vahyetmiştim.[2*] Onlar da “İnanıp güvendik, bizler Allah’a teslim olan /Müslüman kimseleriz; sen buna şahit ol!” demişlerdi.[3*]

[1*] İncil’de havarilerin sayısı on ikidir: “… Bunlar, Petrus adıyla bilinen Simun, onun kardeşi Andreya, Zebedi'nin oğulları Yakup ve Yuhanna, Filipus ve Bartalmay, Tomas ve vergi görevlisi Matta, Alfay oğlu Yakup ve Taday, Yurtsever Simun ve İsa'yı sonradan ele veren Yahuda İskariyot.” (Matta 10/2-4) Bunların içinde tek bir din alimi yoktur, hepsi halktan kişilerdir.

[2*] Buradaki vahiy, Allah’ın her insana, yaptığının iyi veya kötü olduğunu ilham etmesidir (Şems 91/8). Havarilerin içine yapılan vahiy, böyle bir ilhamdır (Âl-i İmran 3/52). 

[3*] Âl-i İmran 3/52-53, Saf 61/14.

 

(Maide 5/112)
اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Bir gün havariler dediler ki: “Ey Meryemoğlu İsa! Rabbinin bize, gökten bir sofra indirmeye gücü yeter mi?” İsa: “Eğer inanıp güveniyorsanız Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının!” dedi.


(Maide 5/113)
قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
Onlar da “Biz o sofradan yemeyi, kalplerimizin tatmin olmasını, senin bize doğru söylediğini bilmeyi ve bunlara şahit olmayı istiyoruz” dediler.


(Maide 5/114)
قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يدًا لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
Meryemoğlu İsa dedi ki: “Ey Allah’ım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir. (Onun indiği gün) bizim için; hem şimdikiler hem de bizden sonrakiler için bir bayram /tekrarlanan bir kutlama[1*] ve senden bir ayet /gösterge olsun. Bize rızık ver. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.”[2*]

[1*] Ayette geçen “Iyd (عِيد)” kelimesi “belirli aralıklarla tekrarlanan şey” anlamına gelir (Müfredat). Her yıl tekrarlandığı için bayramlara da “ıyd” denmiştir. 

[2*] Zariyat 51/58.


(Maide 5/115)
قَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَدًا مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟
Allah dedi ki: "O sofrayı size indireceğim; ama bundan sonra sizden kim kafirlik ederse ona, varlıklardan hiçbirine etmediğim azabı edeceğim!”[*]

[*] Âl-i İmrân 3/56.

 

(Maide 5/116)
وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
(Tüm elçilerini toplayacağı)[1*] o gün Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, “Beni ve anamı Allah ile aranıza iki ilâh olarak koyun!” dedin?”[2*] İsa diyecek ki: “Haşa! Ben sana içten boyun eğerim. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem benim için mümkün değil. Zaten öyle söylemiş olsaydım mutlaka bilirdin. Sen bende olan her şeyi bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Çünkü bütün gaybı /her şeyin gizlisini saklısını en iyi bilen sensin![3*]

[1*] Maide 5/109.

[2*] Allah Teala, İsa aleyhisselamı ve annesi Meryem’i birer âyet /mucize yaptı (Müminun 23/50). Üzeyir’i de aynı şekilde bir âyet /mucize yapmıştı (Bakara 2/259) Daha sonra Yahudiler Üzeyiri, Hristiyanlar da İsa aleyhisselamı (Tevbe 9/30) ve annesi Meryem’i birer ilah yaptılar.

[3*] Maide 5/109.


(Maide 5/117)
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًا مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۜ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
Ben onlara senin bana emrettiğin şeyden başkasını söylemedim: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!” dedim. Aralarında bulunduğum sürece onlara şahittim (beni ve annemi ilah edinen yoktu).[1*] Ne zaman ki beni vefat ettirdin,[2*] onları görüp gözeten sadece sen kaldın. Sen her şeye şahitsin.

[1*] Âl-i İmran 3/51-52, Zuhruf 43/64.

[2*] Zümer 39/42’ye göre vefat, işi biten ruhun bedenden ayrılmasıdır. Allah ruhu iki şekilde vefat ettirir, biri uykuya daldığında, diğeri de öldüğünde olur. Ruh, bilgisayarın işletim sistemi gibi bütün bilgileri korur. Onun için Allah, hem uyuyan hem de ölen bedenin ruhunu koruma altına alır. Uyuyan insanın ruhu, uyandığında, ölen kişinin ruhu da vücut yeniden yaratıldığında geri döner. (Bkz. Müminûn 23/100 ve Tekvîr 81/7) Bu ayete göre İsa aleyhisselam, vefatından sonraki ilk konuşmasını ahirette yapacağı için o, ölmüştür. Dünyaya tekrar gelmesi diye bir şey yoktur.

 

 

(Maide 5/118)
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Eğer onlara azap edeceksen (edersin çünkü) onlar senin kullarındır. Ama onları bağışlayacak olursan daima üstün olan ve bütün kararları doğru olan sensin, yalnız sen!”[*]

[*] İbrahim 14/36.

 

(Maide 5/119)
قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Allah şöyle diyecektir: Doğru olanlara doğruluklarının fayda vereceği gün işte bugündür.[1*] Onlar için, sonsuza dek kalmak üzere içinden ırmaklar akan cennetler vardır.[2*] Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu büyük bir başarıdır.

[1*] Ahzab 33/8, Kamer 54/54-55.

[2*] Kur’an’da, cennetlik ve cehennemlik olanlar için iki kelime kullanılır. Birisi ‘ebeden’ diğeri ‘halid’tir. Ebeden, ‘sonsuza kadar’, halid ise ‘ölümsüz olan’ anlamına gelir. Cennetlikler için Nisa 4/57,122; Maide 5/119, Tevbe 9/22,100; Tegabun 64/9, Talak 65/11, Beyyine 98/8 ayetlerine; cehennemlikler için Nisa 4/169, Ahzab 33/65, Cin 72/23 ayetlerine bakınız.

 

 

(Maide 5/120)
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Göklerin, yerin ve onlarda olan her şeyin tüm yetkisi Allah'ındır.[*] O, her şeye bir ölçü koyar.

[*] Bakara 2/107,  Al-i İmran 3/189, Maide 5/40, Tevbe 9/116, Nur 24/42, Furkan 25/2, Zümer 39/44, Şûra 42/49, Zuhruf 43/85, Casiye 45/27, Fetih 48/14, Hadid 57/2, 5, Buruc 85/9.