ANKEBUT

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Ankebut 29/1)
الٓمٓ۠
ELİF! LÂM! MÎM![*]

[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır.

Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de önemli bir konuya vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.


(Ankebut 29/2)
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
İnsanlar, sadece “inanıp güvendik” dediler diye zorlu imtihanlardan geçirilmeden[1*] kendi hallerine bırakılacaklarını mı sanıyorlar[2*]?

[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf 7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.

[2*] Bakara 2/155, 214, Al-i İmran 3/142, Tevbe 9/16, Nur 24/47-50, Kıyamet 75/36.


(Ankebut 29/3)
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ
Biz kendilerinden öncekilerini de zorlu imtihanlardan geçirdik. Allah (imtihanlar sonucunda), özü sözü doğru olanları elbette bilecektir. Elbette yalancı olanları da bilecektir.


(Ankebut 29/4)
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Yoksa kötü işler yapanlar bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sanıyorlar[*]? Vardıkları kanaat ne kötüdür!

[*] Enfal 8/59, Nahl 16/45-47.


(Ankebut 29/5)
مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Kim Allah’ın huzuruna çıkmayı bekliyorsa (bilsin ki) Allah’ın belirlediği vakit elbette gelecektir[*]. O daima dinleyen ve bilendir.

[*] Kehf 18/110.


(Ankebut 29/6)
وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
Kim cihad ederse /elinden geleni yaparsaََ[1*] ancak kendisi için cihad ederََ[2*]. Yoksa Allah’ın bir varlığa asla ihtiyacı olmaz.

ََ[1*] Cihad (جهاد), düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen her türlü mücadeledir (Müfredat). Allah yolunda savaş, cihadın çok önemli bir parçasıdır.

ََ[2*] İsra 17/15, Zümer 39/41.


(Ankebut 29/7)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapmış olanların kötü işlerini örtecek ve onları, yaptıklarının en güzeli ile ödüllendireceğiz[*].

[*] Al-i İmran 3/195, Enfal 8/29, Nahl 16/96-97, Kehf 18/88, Teğabün 64/9.


(Ankebut 29/8)
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًاۜ وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَاۜ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
İnsana ana-babasına iyi davranma görevi yükledik. (Ey insan) Annen-baban bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak sayman için seninle mücadele edecek olurlarsa sakın onlara boyun eğme[*]! Dönüp geleceğiniz yer benim huzurumdur. Neler yaptığınızı size bildireceğim.

[*] İsra 17/23-24, Lokman 31/14, Ahkaf 46/15.


(Ankebut 29/9)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanları elbette iyilerin arasına katacağız[*].

[*] Nisa 4/69.


(Ankebut 29/10)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ
İnsanlardan “Allah’a inanıp güvendik” diyenler vardır. Ama Allah uğrunda eziyet gördükleri zaman insanların verdiği sıkıntıyı, Allah’ın azabıymış gibi sayarlar[*]. Rabbinden bir yardım gelse o zaman da “Biz de sizinle beraberiz!” derler. Allah, herkesin içinde olanı en iyi bilen değil midir?

[*] Hac 22/11-15.


(Ankebut 29/11)
وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ
Allah inanıp güvenenleri elbette bilecektir. Münafıkları /iki yüzlüleri de elbette bilecektir[*].

[*] Bu ayet ve daha nice ayet, mezheplerin ortaya koyduğu kader anlayışının yanlışlığını açıkça göstermektedir. Kader, Allah Teâlâ’nın varlıklara istediği gücü verip sınırlar koymasıdır (Mekâyîs’ul-luğa). Allah, yarattığı her şeye bir ölçü koyar (Bakara 2/20, Ahzâb 33/38, Kamer 54/49). İnsanın önünde, biri doğru, diğeri yanlış olmak üzere iki yol bulunur (İnsan 76/3-12). İmtihan, bilgi imtihanı değil, sabır ve cihad imtihanıdır. Bildikleri doğrulara uyanlar, imtihanı kazanırlar, menfaatlerini öne alanlar ise kaybederler (Ankebut 29/2-3). Allah’ın belirlediği kaderi /ölçüyü bırakıp kendilerine göre bir kader /ölçü oluşturanlar, bunları kabul edenler, bütün bu ayetlerde anlam kayması yapmakla yetinmemiş, Allah’ı da kendilerine göre tanımlamak zorunda kalmışlardır. Bir şey, ona benzer şeylerle tanınıp tanımlanabilir. Allah’ın bir benzeri olmadığı için o kendini nasıl tanıtmışsa ancak öyle tanıyabiliriz (En’âm 6/103-104). Allah sistemini imtihan için kurduğunu, sonucu önceden bilmediğini söylüyorsa (Al-i İmran 3/142) ona inanmak gerekir. Yanlış kader anlayışını savunanlar, Allah’ın her şeyi bildiğine dair âyetlere de dayanırlar. Arap dilinde “şey” varlık anlamındadır. Olmayana şey denmez. Cihad, düşmanın, şeytanın ve arzuların baskısına var gücüyle direnmek, sabır ise şartlar ne olursa olsun kararlı davranıp duruşunu bozmamaktır. Bunlar, kişinin imtihanla yüz yüze gelmesinden önce bilinemez. Ayrıntılı bilgi için “Bedir Savaşı ve Kader” başlıklı yazıya bakılabilir. https://www.suleymaniyevakfi.org/allahin-bilgisi-ve-kader/bedir-savasi-ve-kader.html.


(Ankebut 29/12)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ وَمَا هُمْ بِحَامِل۪ينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍۜ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Kafirlik edenler, inananlara: “Siz, bizim yolumuzu takip edin! Biz sizin hatalarınızı da yükleniriz” derler. Halbuki onlar, müminlerin hatalarından hiçbirini yüklenecek değillerdir. Onlar kesinlikle yalancıdırlar.


(Ankebut 29/13)
وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالًا مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Onlar kesinlikle kendi yüklerini ve yüklerinin yanında daha nice yükler yükleneceklerdir[1*]. Kıyamet /mezardan kalkış[2*] günü, uydurdukları şeylerden kesinlikle sorguya çekileceklerdir.

[1*] Nahl 16/25.

[2*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Ankebut 29/14)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَامًاۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Nuh’u kendi halkına elçi göndermiştik[1*]. Aralarında (elçi olarak) dokuz yüz elli yıl kaldı[2*]. Nihayet tufan onları yakalayıverdi, hep yanlışlar içindeydiler.

[1*] A’raf 7/59-64, Yunus 10/71-73, Hud 11/25-48, Şuara 26/105-122, Saffat 37/75-82, Nuh 71/1-28.

[2*] “Dokuz yüz elli yıl” şeklinde tercüme edilen ifadenin aslı “bin seneden (سَنَة) elli âm (عام) eksik” şeklindedir. Arapçada “sene” sözcüğü tamı tamına bir sene anlamında kullanılırken, “âm” sözcüğü bir seneye yakın ya da biraz eksik süreleri anlatmak için kullanılır. Demek ki Nuh aleyhisselam, bin yıldan yaklaşık 50 sene eksik, yani 950 yıldan fazla ama 951 yıldan az kalmıştır.


(Ankebut 29/15)
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ
Nuh’u ve gemide olanları ise kurtardık. Bu olayı herkes için bir ayet /bir belge yaptık[*].

[*] Furkan 25/37, Kamer 54/9-15, Hadid 57/26, Hakka 69/11-1.


(Ankebut 29/16)
وَاِبْرٰه۪يمَ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
İbrahim’i de (elçi gönderdik). Bir gün halkına şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin, ona karşı yanlış yapmaktan sakının. Bilseniz sizin için hayırlı olan budur[*]!

[*] En'am 6/74-81, Meryem 19/41-50, Enbiya 21/51-73, Şuara 26/69-89.


(Ankebut 29/17)
اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ اِفْكًاۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Siz sadece Allah ile aranıza koyup putlaştırdıklarınıza[1*] kulluk ediyor ve asılsız şeyler uyduruyorsunuz[2*]. Allah ile aranıza koyup kulluk ettikleriniz, size rızık verecek güçte değillerdir[3*]. Öyleyse siz rızkı Allah katından arayın[4*], ona kulluk edin, ona karşı görevlerinizi yerine getirin. Onun huzuruna çıkarılacaksınız.

[1*] “Putlaştırdıklarınız” diye meal verdiğimiz “evsan (أَوْثان)”, “vesen (وثن)” sözcüğünün çoğuludur. Vesen, -yalnızca fiziksel put olan “sanem (صنم)”den farklı olarak- ister fiziksel isterse hayali olsun, ilahlaştırılan her türlü varlığı gösterir (Lisan’ul-Arab). Buna göre evsan, elle yapılan putların yanı sıra ay, güneş, yıldızlar, türbeler, insanlar, kavram ya da ideolojiler gibi ilahlaştırılmış her türlü varlıktır. Vesen ile sanem arasinda mahiyet açısından fark olsa da şeri açıdan aynıdır, yani onlardan hangisine taparsa tapsın, tapan kişi müşrik olur.

[2*] Ankebut 29/25.

[3*] Maide 5/76, Nahl 16/73.

[4*] Yunus 10/31, Sebe 34/24, Fatır 35/3, Mülk 67/21.


(Ankebut 29/18)
وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Eğer yalana sarılırsanız (bilin ki) sizden önceki toplumlar da yalana sarıldılar[1*]. Elçiye düşen, sadece açık bir tebliğden /ayetleri bildirmekten ibarettir[2*].

[1*] Yunus 10/39, Hac 22/42-44, Sebe 34/45, Fatır 35/25, Zümer 39/25, Mülk 67/18.

[2*] Maide 5/92, 99, Nur 24/54, Teğabün 64/12.


(Ankebut 29/19)
اَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ
Allah’ın yaratılışı nasıl başlattığını hiç görmediler mi? Sonra onu tekrarlar[*]. Bu, Allah için kolaydır.

[*] Yunus 10/4, 34, Neml 27/64, Rum 30/11, 27.


(Ankebut 29/20)
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ
De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığına bir bakın[1*]!” Sonra Allah, yaratmayı son kez yapacaktır[2*]. Allah her şeye bir ölçü koyar.

[1*] Enbiya 21/30, Fussilet 41/9-12,

[2*] Yasin 36/78-79, Necm 53/47.


(Ankebut 29/21)
يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَاِلَيْهِ تُقْلَبُونَ
Allah, hak edene[1*] azap edecek, hak edene de ikramda bulunacaktır[2*]. Siz ona döndürüleceksiniz.

[1*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

[2*] Bakara 2/284, Al-i İmran 3/129, Maide 5/40, Fetih 48/14.


(Ankebut 29/22)
وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ۟
Siz, yerde de gökte de (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. Allah ile aranıza girecek bir veliniz /yakınınız ve yardımcınız yoktur[*].

[*] Şura 42/31.


(Ankebut 29/23)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Allah’ın ayetlerini ve onun huzuruna varmayı göz ardı etmekte direnenler var ya... İşte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir[1*]. Onlar için acıklı bir azap vardır[2*].

[1*] Yusuf 12/87, Hicr 15/56.

[2*] Kehf 18/103-106.


(Ankebut 29/24)
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ اَوْ حَرِّقُوهُ فَاَنْجٰيهُ اللّٰهُ مِنَ النَّارِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Halkının cevabı sadece: “Öldürün onu veya yakın!” demeleri oldu. (İbrahim’i ateşe attılar) Fakat Allah onu ateşten kurtardı[*]. İşte bunda inanıp güvenen bir topluluk için ayetler /belgeler vardır.

[*] Enbiya 21/68-72, Saffat 37/97-98.


(Ankebut 29/25)
وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَانًاۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًاۘ وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗ
İbrahim dedi ki: “Dünya hayatında sadece aranızda bir kaynaşma olsun diye, putlaştırılmış varlıkları Allah ile aranıza koydunuz. Kıyamet /mezardan kalkış günü biriniz diğerini tanımayacak ve yine biriniz diğerini lanetleyecektir /dışlayacaktır[*]. Varıp kalacağınız yer ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.”

[*] Bakara 2/165-167, A’raf 7/38, Ahzab 33/66-68, Ahkaf 46/5-6.


(Ankebut 29/26)
فَاٰمَنَ لَهُ لُوطٌۢ وَقَالَ اِنّ۪ي مُهَاجِرٌ اِلٰى رَبّ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Ona (bir tek) Lut inandı. İbrahim dedi ki: “Ben Rabbime / onun emrettiği yere hicret ediyorum. Çünkü daima üstün ve bütün kararları doğru olan odur[*].

[*] Enbiya 21/71, Saffat 37/99. Bu emir Tevrat’ın Yaratılış 12:1-3 pasajlarında da anlatılır.


(Ankebut 29/27)
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا ف۪ي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَاٰتَيْنَاهُ اَجْرَهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
İbrahim’e İshak’ı ve (İshak’ın oğlu) Yakub’u bağışladık[1*]. Soyundan gelenlere nebilik ve kitap verdik[2*]. Onu dünyada ödüllendirdik. O, ahirette de kesinlikle iyilerden olacaktır[3*].

[1*] En’am 6/84, Enbiya 21/72.

[2*] Hadid 57/26.

[3*] Bakara 2/130, Nahl 16/120-122.


(Ankebut 29/28)
وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَۘ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَم۪ينَ
Lut’u da elçi gönderdik[1*]. Bir gün o, halkına şöyle demişti: “Siz, eşcinsel ilişkide[2*] bulunuyorsunuz! Böyle bir işi sizden önce hiçbir varlık yapmamıştır.

[1*] A’raf 7/80-84, Hud 11/77-83, Hicr 15/61-75, Şuara 26/160-175, Neml 27/54-58, Saffat 37/133-138.

[2*] “Eşcinsel ilişki” anlamı verdiğimiz kelime, fuhuş anlamında olan (el-fahişe = الْفَاحِشَةَ)’dir. Türkçede para karşılığı yapılan cinsel ilişkiye fuhuş dendiği için, yanlış anlamaya yol açmasın diye bu anlam verilmiştir. Kur’an’a göre, erkek erkeğe, kadın kadına ve nikahsız olarak kadınla erkek arasındaki ilişkilere fuhuş denir. Ayrıntılar için bkz. Nisa 4/15-16 ve dipnotları.


(Ankebut 29/29)
اَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّب۪يلَ وَتَأْتُونَ ف۪ي نَاد۪يكُمُ الْمُنْكَرَۜ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Siz erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Onların yollarını kesiyor, o kötü işi toplandığınız özel yerlerde yapıyorsunuz!” Halkının cevabı sadece: “Eğer doğru söyleyenlerdensen bize Allah’ın azabını getir!” demeleri oldu.


(Ankebut 29/30)
قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِد۪ينَ۟
Lut dedi ki: “Rabbim! Bu bozguncular topluluğuna karşı bana yardım et!”


(Ankebut 29/31)
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِم۪ينَۚ
Elçilerimiz İbrahim’e bir müjde ile[1*] geldiklerinde ona şunu da söylediler: “Biz, o şehrin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı yanlışlar içinde[2*]!”

[1*] Hud 11/69, Zariyat 51/24-30

[2*] Hicr 15/57-60, Zariyat 51/31-37.


(Ankebut 29/32)
قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُوطًاۜ قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
İbrahim: “Ama orada Lut var!” dedi[1*]. “Biz, orada kimin olduğunu daha iyi biliyoruz. Karısı hariç, onu ve ailesini kurtaracağız. Karısı ise (bedeninin) kalıntısı kalacaklardandır[2*].” dediler.

[1*] Hud 11/74-76.

[2*] “(Bedeninin) Kalıntısı kalacaklardan” anlamı verdiğimiz kelime ğâbir (غابر)’dir (Lisan’ul-Arab). Bu kelime sadece, inanmadıkları için yanardağ patlaması sonucu lav külleri altında kalan Lut aleyhisselamın eşi ve diğerleri ile ilgili olarak bu ayetle birlikte tam yedi ayette geçer. Araf 7/83, Hicr 15/60, Şuara 26/171, Neml 27/57, Ankebut 29/33, Saffat 37/135. Kur’an’da yanardağ patlaması ile helak olduğu bildirilen diğer topluluk Ashab-ı Fil’dir. Orada ğabir kelimesi “içi yenmiş bitki kabuğu gibi” sözü ile örneklendirilir (Fil 105/5). Demek ki yanardağ külleri altında kalan cesetlerin içi yok olur ama dışında bir şeyler kalır (Saffat 37/137-138).


(Ankebut 29/33)
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Elçilerimiz, Lut’a geldiği zaman Lut onlar için kaygılandı, içi daraldı[1*]. Dediler ki: “Korkma, üzülme, seni ve karın hariç aileni kurtaracağız. Karın ise (bedeninin) kalıntısı kalacaklardandır[2*].

[1*] Hud 11/77.

[2*] ğâbir (غابر) için bkz. Ankebut 29/32’nin dipnotu.


(Ankebut 29/34)
اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Yoldan çıkmalarına karşılık biz, bu şehrin halkı üzerine gökten bir afet indireceğiz.”


(Ankebut 29/35)
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Aklını kullanan bir topluluk için o şehirden geriye açık bir ayet /gösterge bıraktık[*].

[*] Hicr 15/74-77.


(Ankebut 29/36)
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Medyenlilere de kardeşleri Şuayb’ı elçi gönderdik[*]. Onlara dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin, ahiret gününden beklentiniz olsun. Bozgunculuk yaparak ortalığı birbirine katmayın.”

[*] A’raf 7/85-93, Hud 11/84-95, Şuara 26/176-191.


(Ankebut 29/37)
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ
Şuayb’ı yalancı saydılar. Çok geçmeden onları öyle bir sarsıntı tuttu ki yurtlarında çöküp kaldılar[*].

[*] A’raf 7/92-93, Hud 11/94, Şuara 26/189.


(Ankebut 29/38)
وَعَادًا وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ
(Hud’un kavmi) Ad ile (Salih’in kavmi) Semud’u da (helak ettik). Oturdukları yerler /harabeler, onların durumlarını size açık seçik belli eder. Şeytan, yaptıklarını kendilerine süslü gösterdi ve onları yoldan çıkardı. Oysa onlar basiretli /ileri görüşlü kimselerdi[*].

[*] İbrahim 14/9, Şuara 26/41, Fussilet 41/15-18, Necm 53/50-52, Hakka 69/4-8.


(Ankebut 29/39)
وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِق۪ينَۚ
Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (helak ettik). Musa kendilerine açık belgelerle gelince onlar, o topraklarda kibirlendiler ve helak olmaktan kurtulamadılar[*].

[*] Al-i İmran 3/11, A’raf 7/103, Enfal 8/52, 54, Yunus 10/75, Kasas 28/39.


(Ankebut 29/40)
فَكُلًّا اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًاۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Onlardan her birini işlediği günah yüzünden yakaladık. Kimine taş-toprak savuran kasırga gönderdik[1*], kimini korkunç bir ses yakaladı[2*]. Kimini yerin dibine geçirdik[3*], kimini de suda boğduk[4*]. Allah onlara asla yanlış yapmadı; yanlışı onlar, kendilerine yapıyorlardı[5*].

[1*] Hicr 15/74, Kamer 54/34.

[2*] Hud 11/66-67, 94, Mu’minun 23/41, Kamer 54/31.

[3*] Kasas 28/81.

[4*] Bakara 2/50, A’raf 7/64, Enfal 8/54, Yunus 10/73, Şuara 26/65-66, 120, Saffat 37/81-82.

[5*] Al-i İmran 3/182, Mü’min 40/31, Fussilet 41/46.


(Ankebut 29/41)
مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتًاۜ وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Allah ile aralarına veliler koyanların durumu, bir yuva/aile kurmuş dişi örümceğin durumu gibidir. (Aile ilişkileri açısından) en zayıf yuva, kesinlikle örümcek yuvasıdır. Keşke bunu bilselerdi[*].

[*] Örümcek yuvası iki yönden en zayıf yuvadır. Bunlardan biri, yuvanın fiziksel olarak zayıf ve çabuk bozulabilir olmasıdır: Örümcek ağı ile örümcek yuvasını karıştırmamak gerekir. Yuva, barınmak için, örümcek ağı ise avlanmak içindir. Hiçbir örümcek o ağda barınmaz. Onların barınağı kuru ot yığınıdır. Küçük bir rüzgar, yuvalarını kendileriyle birlikte dağıtır atar. Diğer zayıflık ise örümcek ailesinin ilişkilerindeki zayıflıktır. Örümcek ailesinde dişinin erkeği veya yavrularını yemek amaçlı öldürdüğü, yavruların da birbirlerini veya ölmüş ya da diri haldeyken annelerini yediği bilinmektedir.


(Ankebut 29/42)
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Allah, onların, kendisiyle aralarına koyup yalvardıkları her şeyi bilir. O, daima üstün ve bütün kararları doğru olandır.


(Ankebut 29/43)
وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِۚ وَمَا يَعْقِلُهَٓا اِلَّا الْعَالِمُونَ
İşte bütün bu örnekleri insanlar için veriyoruz; ama, yalnızca bunlarla ilgili bilgi sahibi olanlar doğru bağlantıları kurabilir[*].

[*] İsra 17/89, Kehf 18/45, Rum 30/58, Zümer 39/27.


(Ankebut 29/44)
خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ۟
Allah gökleri ve yeri gerçek varlıklar[1*] olarak yaratmıştır. Bunda inanıp güvenenler için kesin bir ayet /belge vardır[2*].

[1*] Vahdet-i vücud, panteizm ve benzer felsefi akımlara göre Allah dışındaki varlıklar, ancak onun yansıması ya da gölgesidir; hatta gölge dahi yoktur. Kur’an ise Allah dışındaki varlıkların da gerçek olduğunu bildirmekte, böyle akımların görüşlerini çürütmektedir (Bakara 2/255, En'am 6/73, İbrahim 14/19, Hicr 15/85, Nahl 16/3, Rum 30/8, Zümer 39/5, Duhan 44/38-39, Casiye 45/22, Ahkaf 46/3, Tegabun 64/3).

[2*] Ankebut 29/61,63, 65.


(Ankebut 29/45)
اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Sana vahyedilen bu Kitabı bağlantılarıyla birlikte oku[1*], namazı da düzgün ve sürekli kıl[2*]. Namaz, cinsel günahlardan[3*] ve kötü şeylerden sakındırır. Allah’ın zikri (Kitabı) elbette her şeyden büyüktür /önemlidir. Allah, yaptığınız her işi bilir.

[1*] Kehf 18/27, Neml 27/92. Tilavet, birden çok şeyin, aralarına kendi cinslerinden olmayan bir şey karışmayacak şekilde peş peşe sıralanmasıdır (Müfredât). Gerektiği gibi tilavet ise kitabı doğru anlamak için birbiri ile bağlantılı ayetleri birlikte okumaktır. Hem Kur’an hem de önceki kitaplar için “tilavet” kelimesinin kullanılması, yalnızca Kur’an’ın değil, önceki kitapların da bu metoda göre okunması gerektiğini gösterir. Bu metoda göre okuma yapan Ehlikitap, gelecek son kitaba inanma yükümlülüğünü kendi elindeki kitapta bulur ve bu nedenle Kur’an’a iman eder.

[2*] Bakara 2/238, Hud 11/114, İsra 17/78, Müminun 23/9, Mearic 70/22-23.

[3*] 'Cinsel günahlar’ diye tercüme ettiğimiz kelime fahşa’dır. Fahşa ile fahişe kelimelerinin ikisi de mastardır ve aynı anlamdadır (Araf 7/28). Mastar olduğu için çoğul anlamı da verilebilir. Bu ayette kelimeye çoğul anlamı vermemiz, Necm 53/32’den dolayıdır.

 


(Ankebut 29/46)
وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Yanlış davranış içinde olanları hariç[1*] ehlikitapla /kitaplarında uzman kişilerle en güzel yöntemle mücadele edin[2*]. Onlara deyin ki: “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilahımızla sizin ilahınız birdir. Biz ona teslim olmuş kimseleriz[3*].”

[1*] Yanlış davranış içinde olanlar, Mümtahine 60/9. ayette belirtilenlerdir.

[2*] Al-i İmran 3/64, Nahl 16/125.

[3*] Bakara 2/135-137, Al-i İmran 3/84, Maide 5/59.


(Ankebut 29/47)
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ
Onlara indirdiğimiz gibi sana da bu Kitabı indirdik. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bu Kitaba inanırlar[1*]. Bunlardan /kitap bilgisi olmayanlardan da ona inananlar olacaktır. Kafirlerden başkası ayetlerimizi bile bile inkar etmez[2*].

[1*] Bakara 2/121, Maide 5/83-85, Kasas 28/52.

[2*] Lokman 31/32.


(Ankebut 29/48)
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ اِذًا لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
Sen bundan önce bir Kitabı ne okumuş ne de elinle yazmıştın. Öyle olsaydı batıla dalanlar kesinlikle şüpheye düşerlerdi[*].

[*] Kasas 28/86, Şura 42/52. Bu ayet Muhammed aleyhisselamın ve bütün Mekkelilerin ümmi olmasının sebebini açıklamaktadır. Daha önce ellerinde bir ilahi kitap yoktu (En’am 6/157, Cum’a 62/2). Bu yüzden Allah insanları, kitap verilenler ve ümmiler diye ikiye ayırmıştır (Al-i İmran 3/20). Nebimiz de Mekkeli olduğu için ümmi olarak nitelenmiştir. (A'raf 7/157-158) Kendilerine kitap verildiği halde o kitabın içeriğini bilmeyenler de ümmidir (Bakara 2/78).


(Ankebut 29/49)
بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ
Kur’an aslında, kendilerine ilim verilmiş olanların içine işleyen apaçık ayetlerden oluşur. Yanlışa dalanlardan başka hiç kimse ayetlerimizi bile bile inkar etmez[*].

[*] Ankebut 29/47.


(Ankebut 29/50)
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
“Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” dediler. De ki: “Mucizeler sadece Allah katındandır. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım[*].”

[*] Yunus 10/20, Hud 11/12, Ra’d 13/7, 27, İsra 17/90-93, Furkan 25/7-8.


(Ankebut 29/51)
اَوَلَمْ يَكْفِهِمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Kendilerine bağlantılarıyla birlikte okunan bu kitabı sana indirmiş olmamız (mucize olarak) onlara yetmiyor mu[1*]? Bu kitapta, inanıp güvenen bir topluluk için kesinlikle bir ikram ve akılda tutmaları gereken bilgi vardır[2*].

[1*] Nisa 4/82, Ra’d 13/43, Nahl 16/64, Şuara 26/192-200. Nebimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Her nebiye mutlaka insanların inanmakta oldukları şeyler cinsinden bir mucize verilmiştir. Bana verilen mucize ise vahiydir /Kur’an’dır, bunu bana Allah vahyetmiştir. Bundan dolayı kıyamet günü, takipçisi en çok olan nebinin ben olacağımı ümit ediyorum." (Buharî, Fezâilu'l-Kur'ân 1, Î'tisâm 1; Müslim, İman 239, (152) Muhammed aleyhisselamın mucizesi Kur­‘an-ı Ke­rim’dir. Kur’an ile tanışan herkes onu ge­tirenin elçi olması gerektiğini anlar. Çünkü o, in­sanın yazabile­ceği bir kitap değildir. Bu, tıpkı İsa aleyhissela­mın Allah’ın izniyle ölü­leri diriltmesi, kuş heykeli yapıp Allah’ın izniyle üfü­rünce canlı hale gelmesi; Salih aley­hisse­lamın devesi gibi hiç bir insanın benzerini yapamayacağı bir muci­zedir. Ama o kuş uçup gider, dirilen kişi tekrar ölür ve deve kesilirse bunlar ondan sonra ge­lenler için mucize olma özelliğini yitirmiş olur. Kur’an-ı Kerim’in mucizeliği ise süreklidir. Onu dün­ya­nın neresinde, kim ne zaman okur ve manasını anlarsa onun bir mucize olduğunu ve onu geti­ren kişinin Allah'ın elçisi ol­ması gerek­tiğini kavrar. Al­lah Teâlâ Kur’an'ı koru­mayı bizzat üst­lendiği için onun mucizeliği kıya­mete kadar devam edecektir. Kur’an var oldukça Muhammed aleyhisselamın Allah'ın elçisi olduğuna inanma mecburi­yeti de var olacak ve yeni bir elçiye ihtiyaç kal­mayacaktır.

[2*] En'am 6/90, A'raf 7/2-3, Zariyat 51/55.


(Ankebut 29/52)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يدًاۚ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter[1*]. O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir.” Batıla inanıp Allah’ı görmezlikten gelenler var ya; işte onlar kaybedecek olanlardır[2*].

[1*] Nisa 4/166, Ra'd 13/43.

[2*] Zümer 39/63.


(Ankebut 29/53)
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Eğer belirlenmiş bir zamanı olmasaydı o azap elbette gelirdi. O, onlara, kesinlikle ansızın gelecek ama gelişinin farkına bile varamayacaklardır[*].

[*] En'am 6/57-58, Yunus 10/50-51, Nahl 16/1, Hac 22/47.


(Ankebut 29/54)
يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَۙ
Senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. (Bilsinler ki) Cehennem kafirleri zaten kuşatacaktır.


(Ankebut 29/55)
يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
O gün azap, onları üstlerinden ve ayaklarının altından saracak ve Allah şöyle diyecektir: “Yapıp ettiklerinizin tadına varın bakalım[*] !”

[*] A’raf 7/40-41, İbrahim 14/49-50, Zümer 39/15-16.


(Ankebut 29/56)
يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ
Ey inanıp güvenen kullarım! Toprağım geniştir; öyleyse siz yalnız bana kulluk edin[*].

[*] Zümer 39/10.


(Ankebut 29/57)
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Her canlı ölümü tadacaktır. Sonra huzurumuza çıkarılacaksınız[*].

[*] Al-i İmran 3/185, Enbiya 21/35.


(Ankebut 29/58)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۗ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanları içlerinden ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. Orada ölümsüz olarak kalacaklar. O işleri yapanların ödülü ne güzeldir[*]!

[*] Nisa 4/57, 122, Tevbe 9/72, İbrahim 14/23, Taha 20/75-76, Zümer 39/20, Hadid 57/12, Teğabun 64/9, Talak 65/11, Beyyine 98/7-8.


(Ankebut 29/59)
اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Onlar sabreden /duruşunu bozmayan ve Rablerine güvenip dayanan kimselerdir[*].

[*] Ra’d 13/22-24, Nahl 16/41-42, 96, Furkan 25/74-75.


(Ankebut 29/60)
وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Nice canlılar vardır ki kendi rızkını yanında taşımaz[*]. Onlara da, size de rızık veren Allah’tır. O, daima dinleyen ve bilendir.

[*] Hud 11/6.


(Ankebut 29/61)
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ
Onlara, “Gökleri ve yeri ya­ratan, Güneş’i ve Ay’ı hizmete sokan kimdir?” diye sorsan kesinlikle “Allah’tır!” derler. Öyleyse yalana nasıl sürükleniyorlar[*]?

[*] Yunus 10/31, Mu’minun 23/84-89, Lokman 31/25, Zümer 39/38, Zuhruf 43/9-10, 87.


(Ankebut 29/62)
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Allah, kullarından tercih ettiği kişi için[1*] rızkı genişletir de daraltır da[2*]. Şüphesiz Allah her şeyi bilir.

[1*] Şâe (شاء) fiili için bkz. Ankebut 29/21.ayetin dipnotu.


(Ankebut 29/63)
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ۟
Onlara “Gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra canlandıran kimdir?” diye sorsan yine “Allah’tır!” derler. De ki: “Her şeyi mükemmel yapmak[*] Allah’a özgüdür.” Ama onların çoğu aklını kullanmaz.

[*] Üç tip övgü vardır. Birincisi, kişiyi kendi katkısı olmayan bir şeyden dolayı övmektir. Boyu uzun, zeki, iyi bir aileye mensup sözleri böyledir. Arapçada ona medih (المدح) denir. İkincisi, iyi bir şey yaptığı için övmektir. Güzel yemek yapar, arkadaşlığı iyidir gibi sözler buna girer. Bu tür övgüye Arapçada hamd (الحمد) denir. Üçüncüsü, bize yaptığı bir iyilikten dolayı övmektir. Bana güzel bir yemek ikram etti demek gibi. Arapçada ona şükür (الشكر) denir. Yaptığı her şeyi güzel yapan sadece Allah’tır. Allah’ın yaptığı ile insanların yaptığı arasındaki farkı göstermek için güzel yerine mükemmel kelimesini kullandık.


(Ankebut 29/64)
وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
(Allah ile yüzleşmeyi düşünmeyenler için) Dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurdundaki hayat ise asıl hayattır. Keşke bilselerdi[*]!

[*] En’am 6/32, Muhammed 47/36, Hadid 57/20.


(Ankebut 29/65)
فَاِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ اِذَا هُمْ يُشْرِكُونَۙ
Gemiye bindiklerinde (bir tehlike hissederlerse) Allah’ın dinine bir şey katmadan sadece ona yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarıp karaya çıkarınca bir de bakarsınız ki yine şirk / ortak koşuyorlar[*].

[*] En’am 6/63-64, Yunus 10/22-23, İsra 17/67-69, Lokman 31/31-32.


(Ankebut 29/66)
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۙ وَلِيَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Kendilerine yaptığımız iyiliği görmezden gelsinler ve sefalarını sürsünler bakalım! Yakında öğrenirler[*]!

[*] Nahl 16/53-55, Rum 30/33-34.


(Ankebut 29/67)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا حَرَمًا اٰمِنًا وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَكْفُرُونَ
Mekke’yi dokunulmaz ve güvenli bir yer yaptığımızı görmediler mi? Halbuki çevrelerinde (ki yerlerden) insanlar zorla alınıp götürülüyor[*]. Hal böyleyken batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini görmezlikten mi geliyorlar?

[*] Bakara 2/126, Kasas 28/57, Tin 95/3, Kureyş 106/1-4.


(Ankebut 29/68)
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ
Bir yalanı Allah’a mâl eden veya kendine gelen gerçekler /ayetler karşısında yalana sarılandan daha büyük yanlış yapan kişi kimdir? Kafirler için cehennemde yer mi yok[*]?

[*] En’am 6/21, A’raf 7/37, Yunus 10/17, Hud 11/18.


(Ankebut 29/69)
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Biz uğrumuzda cihad edenleri /elinden geleni yapanları[1*] elbette yollarımıza yönlendiririz. Allah elbette güzel davrananlarla beraberdir[2*].

[1*] Cihad için bkz. Ankebut 29/6. ayetin dipnotu.

[2*] Nisa 4/175, Maide 5/16, Tevbe 9/20-22, 88-89, Hac 22/54.