NAHL

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Nahl 16/1)
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Allah’ın (cezalandırma) emri gelecektir; hemen gelmesini[*] istemeyin. Allah, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.

[*] İnsanın yapısında acelecilik vardır. Bu sebeple ona en zor gelen şey sabırlı olmak ve ölene kadar duruşunu bozmadan doğru yolda gitmektir (Enfal 8/32, Yunus 10/11, Ra’d 13/6, İsra 17/11Enbiya 21/37. Hac 22/47. Şura 42/17-18).


(Nahl 16/2)
يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاتَّقُونِ
Allah melekleri, kendi işi olan ruh[1*] ile birlikte kullarından seçtiği kişilere[2*] indirir ve insanları şöyle uyarın der: “Allah’tan başka ilah yoktur, o halde ona karşı yanlış yapmaktan sakının[3*]!”

[1*] Bu ayetteki Ruh, Allah’ın emirlerini içeren ayetler kümesidir. Bkz. İsra 17/85

[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

Bu ayette Allah, koyduğu kurallara uygun olarak kitap indirdiği nebilerinden söz etmektedir.

[3*] Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki “left = لفت” kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.
 

(Nahl 16/3)
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Allah, gökleri ve yeri gerçek varlıklar olarak yaratmıştır[*]. O, onların ortak koştuklarından yücedir.

[*] Bu ayet, Allah dışındaki varlıkların da gerçek olduğunu bildirmekte ve vahdet-i vücudu reddetmektedir. Çünkü vahdet-i vücuda göre Allah’tan başka varlık yoktur; varlık diye bilinenler onun gölgesidir. Onlara göre gölge de yoktur. Oysa ki Allah, göklerin ve yerin gerçek varlıklar olduğunu açıkça bildirmektedir (Bakara 2/255).

 


(Nahl 16/4)
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
İnsanı, döllenmiş yumurtadan yaratmıştır. Bir de bakarsın ki, açık bir tartışmacı olmuş[*].

[*] Yasin 36/77.


(Nahl 16/5)
وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ ف۪يهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ
En’âm cinsi hayvanları da (koyun, keçi, sığır ve deveyi)[1*] sizin için o yarattı. Onlarda (yün, kıl ve post gibi sizi) ısıtan ve işinize yarayan çok şey vardır. Onlardan yersiniz[2*].

[1*] En’am 6/143-144.

[2*] Nahl 16/80, Müminun 23/21-22, Yasin 36/71-73, Mümin 40/79-81, Zuhruf 43/12-13.

 


(Nahl 16/6)
وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ ح۪ينَ تُر۪يحُونَ وَح۪ينَ تَسْرَحُونَۖ
Ağıla getirirken ve otlağa salarken sizin için onlarda güzellikler vardır.


(Nahl 16/7)
وَتَحْمِلُ اَثْقَالَكُمْ اِلٰى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغ۪يهِ اِلَّا بِشِقِّ الْاَنْفُسِۜ اِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ
Yüklerinizi öyle yerlere taşırlar ki yorgunluktan canınız çıkmadan oralara varamazsınız. Rabbiniz çok şefkatlidir ve ikramı boldur.


(Nahl 16/8)
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةًۜ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Atları, katırları ve eşekleri hem binmeniz için hem de süs olsun diye yarattı. O, bilmediğiniz daha neler yaratmaktadır.


(Nahl 16/9)
وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَٓائِرٌۜ وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟
Doğru yolu göstermek Allah’ın işidir. O yoldan sapanlar da olur[1*]. Tercihi Allah yapsaydı elbette hepinizi doğru yola getirirdi[2*].

[1*] İnsan 76/3, Leyl 92/12.

[2*] Tercihi insanlara bıraktığı için herkes doğru yola girmiyor (Kehf 18/29).

 

(Nahl 16/10)
هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ ف۪يهِ تُس۪يمُونَ
Sizin için gökten su indiren odur. O sudan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de ondan oluşur.


(Nahl 16/11)
يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخ۪يلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
O su ile sizin için ekinleri, zeytinleri, hurmaları, üzümleri ve meyvenin her türlüsünü bitirir. Bunda düşünen bir topluluk için kesin bir belge /ayet vardır.


(Nahl 16/12)
وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ
Allah geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da onun koyduğu kurallarla hizmetinize verilmiştir. Bunda aklını kullanan bir topluluk için kesin belgeler /ayetler vardır.


(Nahl 16/13)
وَمَا ذَرَاَ لَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
Sizin için bu yerde türlü renklerle yetiştirdiği ne varsa, onların hepsini hizmetinize vermiştir. Bunda bilgisini kullanan bir topluluk için kesin bir belge /ayet vardır.


(Nahl 16/14)
وَهُوَ الَّذ۪ي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Denizi, taze et yemeniz ve takınacağınız süsler[*] çıkarmanız için hizmetinize veren odur. Gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün; o gemiler (Allah’ın) ikram olarak verdiklerini aramanız içindir. Belki görevinizi yerine getirirsiniz.

[*] Süs özelliği bulunan eşyalar, takılar: altın, gümüş, değerli taşlar, inci, mercan, sedef bu kelimenin kapsamına girer. Bunların hepsi kadına da erkeğe de helal kılınmıştır (A’raf 7/32).


(Nahl 16/15)
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَاَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ
Yer kabuğu sizi çok sarsmasın diye[*] yere sabit dağlar yerleştirdi. Hedefinize ulaşabilmeniz için de ırmaklar ve yollar oluşturdu.

[*] Dağ anlamına gelen “راسي =râsi” kelimesinin çoğulu olan “رواسي =revasi”, Kur’an’da 9 kez geçmektedir. Bu ayette olduğu gibi 2 ayette daha “ميد =meyd” fiiliyle birlikte kullanılmıştır (Enbiyâ 21/31, Lokman 31/10). Meyd, “gidip gelme, sallanma, sarsılma” anlamlarına gelmektedir. Bu sebeple kelimenin geçtiği üç ayete, “sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi” şeklinde meal verilmekte, bu da dağların bulunduğu bölgelerde deprem olmadığı gibi bir yanlış anlamaya sebep olmaktadır. Oysa ayetteki “أَن تَمِيدَ بِكُمْ = en temide bikum” ifadesini “sizi sarsar diye” şeklinde çevirmek metne daha uygun olacaktır. Dolayısıyla ayetin meali “sizi sarsar diye yere sabit dağlar yerleştirdi” şeklinde olmalıdır. Ayette insanları sarsacak olan “yeryüzü”dür (الأرض). Dağların varlığı insanları bu sarsıntı esnasında korumak, daha güvenli bir yerleşim yeri oluşturmak içindir. Ayette dağların yeri sabitlemesinden bahsedilmemektedir. Nitekim toprak, kum ve alüvyonlu kıyı kesimlerin depremlerde en uzun süreli sarsıntı yaratan, sarsıntının şiddetinin en büyük, hızının en fazla olduğu bölgeler olduğu, dağlık ve kayalık alanlarda ise bu sarsıntıların çok daha kısa ve yavaş olduğu yerbilimleri tarafından da tespit edilmiş gerçeklerdir. Ayet bu gerçeği dile getirmekte, bu özelliğinden dolayı dağlar için demir atma, sabitleme kök anlamından türetilmiş رواسي revasi kelimesi kullanılmaktadır.


(Nahl 16/16)
وَعَلَامَاتٍۜ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ
Birtakım işaretler de oluşturdu. İnsanlar, o yıldızla da (Kutup Yıldızı[*] ile) yollarını bulurlar.

[*] "O yıldız" anlamında en-necm = النَّجْمِ kelimesi bu âyetle beraber dört ayette geçer. (Necm 53/1, Rahman 55/6, Tarık 86/1-3). Kuzey, yarım kürede her gece doğan ve güçlü ışığı olan tek yıldız Kutup Yıldızıdır. Ekvatora sıfır, kutup noktasına 90 derecelik açı yapar. Bu ikisi arasındaki her yere yaptığı açı, oranın enlemi kadardır. Konum ve yön belirlemede en önemli göstergedir. Diğer yıldızlar, sürekli yer değiştirirler ama Kutup Yıldızı hep aynı noktada kalır.


(Nahl 16/17)
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Yaratan, hiç yaratamayan gibi olur mu? Bilginizi kullanmaz mısınız?


(Nahl 16/18)
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayıp bitiremezsiniz. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.


(Nahl 16/19)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ
Allah, neyi gizlediğinizi ve neyi açığa vurduğunuzu bilir.


(Nahl 16/20)
وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ
Allah ile aralarına koyup dua ettikleri, hiçbir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılmıştır.


(Nahl 16/21)
اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍۚ وَمَا يَشْعُرُونَۙ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ۟
Onlar diri değil, ölüdürler. Ne zaman diriltileceklerinin farkında bile değillerdir.


(Nahl 16/22)
اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ
Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri, kendilerini yalanlar. Onlar, kibirli kimselerdir.


(Nahl 16/23)
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِر۪ينَ
Şüphesiz Allah, onların neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir. O, kibirli kimseleri sevmez.


(Nahl 16/24)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۙ قَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَۙ
Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulsa “Bunlar, öncekilerin yazıları[*]!” derler.

[*] Şunu demiş oluyorlar: Allah’ın indirdiği iddia edilen şeyler, öncekilerin yazılarından başkası değildir. Kur’an’ın önceki kitaplardan ya da kimi rivayetlerden derlendiği iddiası da bu kapsama girer.
En’am 6/25, Enfal 8/31, Müminun 23/83, Furkan 25/5, Neml 27/68, Ahkaf 46/18, Kalem 68/15, Mutaffifin 83/13.
Esâtîr = أَسَاطِيرُ, aslı astarı olmayan yazılar anlamına gelir (El-Ayn). Ayette geçen “esâtîr = أَسَاطِيرُ” kelimesi, bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelen “satr =سطر” kökünden türemiştir. Aynı kökle ilişkili olan “musaytir = مُصَيْطِر” kelimesi de “kişileri hizaya sokan” anlamında kullanılır. Bir şeyi hizalamaya yarayan cetvel, satır, mala gibi kelimelerin Arapça karşılıkları da bu kökten türetilmiştir (Gaşiye 88/22). “Satara =سَطَرَ” fiilinin “yazı yazmak” anlamına da gelmesi, harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması sebebiyledir. Kur’an’da bu kökten fiil ile kalemin yazdıklarına yemin edilmekte (Kalem 68/1), yine bu kökten türeyen “mestûr =مَسْطُور” kelimesi ile satırlara dökülmüş, yani kayda geçmiş bir kitabın önemine dikkat çekilmektedir (Tûr 52/2, İsrâ 17/58, Ahzab 33/6). Dokuz yerde geçen “esâtîru’l-evvelîn = أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ” ifadesi, Kur’an’da anlatılanların yeni olmadığını, önceki kitaplarda zaten var olduğunu ifade etmek için kafirler tarafından kullanılmıştır.

 


(Nahl 16/25)
لِيَحْمِلُٓوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۙ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذ۪ينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ۟
Böylece kıyamet /mezardan kalkış[*] günü hem kendi günahlarının tamamını hem de saptırdıkları bilgisiz kimselerin günahlarından yüklenirler. Bakın ne kötü yük yükleniyorlar!

[*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Nahl 16/26)
قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ
Onlardan öncekiler de planlar kurmuşlardı. Allah da yapılarını temelden sarsmış, tavanları tepelerine çökmüştü. Azap onlara hiç beklemedikleri yerden gelmişti.


(Nahl 16/27)
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ
Sonra kıyamet /mezardan kalkış günü Allah, onları rezil edecek ve “Uğrunda bölündüğünüz ortaklarım nerede?” diyecek. Kendilerine bilgi verilmiş olanlar[*] şöyle diyecekler: “Bugün bütün rezillik ve bütün kötülükler kâfirlerin üstündedir.”

[*] Bunlar, hesap günü, her toplumun içinden getirilecek olan şahitlerdir (Nisa 4/41-42, Hud 11/18).

 


(Nahl 16/28)
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Onlar, meleklerin, yanlışlar içinde iken vefat ettireceği[*] kimselerdir. Hemen teslimiyet gösterir ve “Biz kötü bir şey yapmadık ki!” derler. Hayır, ne yaptığınızı Allah iyi biliyor.

[*] Zümer 39/42’ye göre vefat, işi biten ruhun bedenden ayrılmasıdır. Allah ruhu iki şekilde vefat ettirir, biri uykuya daldığında diğeri de öldüğünde olur. Ruh, bilgisayarın işletim sistemi gibi bütün bilgileri korur. Onun için Allah, hem uyuyan hem de ölen bedenin ruhunu koruma altına alır. Uyuyan insanın ruhu, uyandığında, ölenin ruhu da vücut yeniden yaratıldığında geri döner (Müminûn 23/100 ve Tekvîr 81/7).


(Nahl 16/29)
فَادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ
(Onlara şöyle denecektir:) “Ölümsüz olarak kalmak üzere Cehennem’in kapılarından girin!” Büyüklük taslayanların yerleşecekleri yer ne kötüdür.


(Nahl 16/30)
وَق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا خَيْرًاۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ
Yanlışlardan sakınanlara da “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulunca, “Hayırlı olanı!” derler. Bu dünyada iyilik eden iyilik bulur. Ahiret yurdu elbette daha iyidir. Müttakilerin /yanlışlardan sakınanların son yurdu ne güzeldir!


(Nahl 16/31)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ كَذٰلِكَ يَجْزِي اللّٰهُ الْمُتَّق۪ينَۙ
Orası Adn cennetleridir[1*]. Oraya gireceklerdir. İçlerinden ırmaklar akacak, orada arzuladıkları her şey onların olacaktır[2*]. Allah, müttakileri /yanlışlardan sakınanları işte böyle ödüllendirir.

[1*] Ahiretteki Cennet, “Adn cennetleri” olarak nitelenir (Meryem 19/60-63). Bir diğer niteleme biçimi de “Firdevs”tir (Kehf 18/107-108, Müminun 23/1-11).

[2*] Zuhruf 43/71.


(Nahl 16/32)
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Onlar, meleklerin, iyi durumda iken vefat ettireceği kimselerdir. Onlara şöyle derler: “Selam size /artık güvendesiniz! Yapmış olduğunuz şeylerin karşılığı olarak cennete girin!.”


(Nahl 16/33)
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Bunlar Meleklerin gelmesi veya Rablerinin /Sahiplerinin emrinin gelmesi dışında bir şey beklemiyorlar. Onlardan öncekiler de böyle yaptılar. Allah bunlara yanlış yapmaz, bunlar yanlışı kendilerine yaparlar.


(Nahl 16/34)
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Yaptıkları kötülükler başlarına geldi. Hafife aldıkları azap onları çepeçevre kuşattı.


(Nahl 16/35)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Şirke düşenler /Allah’ı ikinci sıraya koyanlar şöyle derler: “Allah farklı bir tercihte bulunsaydı[*] biz de atalarımız da onun dışında hiçbir şeye kulluk etmez, onun haram kıldığından başka hiçbir şeyi de haram saymazdık.” Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Elçilere düşen, açık bir tebliğ /bildirmeden başka nedir ki!

[*] Şâe = شاء fiili ile ilgili olarak bkz. Nahl 16/2. ayetin dipnotu.

 

(Nahl 16/36)
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
“Kulluğu Allah’a yapın ve tağutlardan[*] uzak durun!” desinler diye her ümmete bir elçi gönderdik. Onların içinden, Allah’ın yoluna kabul ettiği kimseler de oldu, sapıklığı hak etmiş olanlar da. Yeryüzünü gezip dolaşın da yalana sarılanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.

[*] Tağut, ‘haddini aşmakta ileri giden’ anlamına gelir. Bunlar; Allah’ın verdiği hükme razı olmayan kişilere, razı olacakları hükümleri verirler. Bu nedenle Allah’tan başka bir ilah olarak görülür, Allah’a has yetkilerin bir kısmına sahip oldukları iddia edilir, dua ve ibadete layık görülür, bir yönüyle Allah’a bir yönüyle de insanlara yakın sayılırlar. Tağutlar, insan ve cin şeytanlarıdır (Bakara 2/256, 257; Nisa 4/51, 60, 76; Maide 5/60; Nahl 16/36; Zümer 39/17).


(Nahl 16/37)
اِنْ تَحْرِصْ عَلٰى هُدٰيهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ
Yola gelmelerini ne kadar istersen iste, Allah, sapık saydığı kişiyi[1*] yola getirmez[2*]. Onların yardımcıları da olmaz.

[1*] A’raf 7/186, Ra’d 13/27.

[2*] Maide 5/43Yusuf 12/103, Kehf 18/6, Şuara 26/3, Kasas 28/56.

 


(Nahl 16/38)
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ بَلٰى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۙ
“Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez” diye var güçleriyle Allah’ın adıyla yemin ettiler. Hayır diriltecektir! Bu, Allah’ın verdiği sözdür, mutlaka gerçekleşecektir[*]. Ama insanların çoğu bunu bilmez.

[*] İsra 17/51, Enbiya 21/104, Tegabun 64/7.


(Nahl 16/39)
لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذ۪ي يَخْتَلِفُونَ ف۪يهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِب۪ينَ
Diriltecek ki, hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri onlara açıklasın ve kafirlik edenler /ayetleri görmezlikte direnenler, yalancı olduklarını öğrensinler.


(Nahl 16/40)
اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ اِذَٓا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟
Bir şeyin olmasını istediğimizde, onun için sözümüz sadece “Ol!” demektir. Sonra o şey oluşur[*].

[*] Yasin 36/78-82, Mü’min 40/68. Bu ayete, “ol der, hemen olur” şeklinde meâl verilir. Allah her şeyi bir ölçüye göre yarattığından (Kamer 54/49) o emirle, sadece oluşum başlar. Mesela Allah, bir çocuğun olmasını murad ettiğinde emri, döllenme öncesinde verir ve çocuk oluşmaya başlar (Al-i İmran 3/59, Meryem 19/23, İnsan 74/1-2).

 


(Nahl 16/41)
وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَۙ
Haksızlığa uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri[1*] dünyada, kesinlikle güzel yerlere yerleştiririz[2*]. Bunların ahiretteki ödülü daha büyüktür. Keşke bilmiş olsalar.

[1*]  Hicret sözlükte, kişinin bir şeyden bedeniyle, diliyle veya kalbiyle uzaklaşmasıdır (Müfredat). Bir müslümanın, istenmediği bir yerden bedeniyle uzaklaşması (Nisa 4/97, Enfal 8/72-75); babası, annesi, eşi veya kendine yakın gördüğü kişilerin kafir olmalarından dolayı kalbiyle uzak kalması da hicrettir (Âl-i İmran 3/28, Nisa 4/138-144, Tevbe 9/23-24, Müzzemmil 73/10)

[2*] Nisa 4/100, Hac 22/58-59.


(Nahl 16/42)
اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Onlar, sabırlı olan /duruşunu bozmayan ve Rablerine güvenip dayanan kimselerdir.


(Nahl 16/43)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ
Senden önce de elçi olarak gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkası değildi[1*]. Bilmiyorsanız o Zikrin[2*] /önceki kitapların uzmanlarına sorun[3*].

[1*] Bu ve Yusuf 12/109, Enbiya 21/7 ayetler gayet açık olduğu halde, farklı yorumlar yaparak kadın nebiler de bulunduğunu iddia edenler mevcuttur. Bu iddia, Musa aleyhisselamın annesine “vahyedildiğini” (Kasas 28/7-9) ve Meryem annemizi “Allah’ın seçtiğini” (Al-i İmran 3/42) bildiren ayetler nedeniyle ortaya atılmıştır. Oysa Kur’an’da arıya da vahyedildiği bildirilir (Nahl 16/68). Nebilere bildirilen vahiy ile diğer insan ve varlıklara bildirilen arasındaki fark, nebilere inen vahyin insanlara tebliğ edilmesi mecburiyetinin bulunmasıdır. Musa’nın (a.s.) annesine yapılan vahiy, onun bir karar vermesi için yalnızca kendisine yapılan ilhamdır. Allah herkesle ilham yoluyla konuşur (Şems 91/8-10). Meryem annemizin “seçildiği” ibaresi ise, onun çağdaşı olan kadınlardan faziletli olduğunu bildiren ifadeyle devam eder. Kur’an’da “Allah seçti” ifadesi yalnızca nebiler için kullanılmamıştır. Bakara Suresi 247. ayette komutan yapılan Talut için de “Allah onu seçti” denmiş olması, Meryem’in (r.a.) seçildiği ifadesinin nebiliğe işaret etme zorunluluğu olmadığını gösterir. Bu yüzden, ayetin metnine muhalif olan kadın nebilerin varlığı iddiası kabul edilemez.

[2*] Zikir, hem önceki kitapların hem de Kur’an’ın ortak adıdır (Nahl 16/43-44, Enbiya 21/7-8, 24). Ehl-i zikir de o kitapta uzmanlaşmış kişi demektir.

[3*] Yusuf 12/109, Enbiya 21/7.


(Nahl 16/44)
بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِۜ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
O elçileri açık belgelerle /mucizelerle ve zeburlarla[1*] gönderdik. Kendilerine indirilenin ne olduğunu o insanlara açık açık anlatasın diye o Zikri sana da indirdik[2*]. Belki düşünürler.

[1*] Zebûrlar diye meal verdiğimiz ez-Zübür =الزُّبر, zebûr’un çoğuludur, hikmet dolu kitaplar anlamındadır (ez-Zeccâ, Meânî’l-Kur’ân ve İ’râbuhu). Al-i İmrân 3/81’de bütün nebîlere kitap ve hikmet verildiği açıklandığı için bu ayetteki zübür’ün, hikmet dolu kitaplar dışında bir anlamı olamaz. Kelime, Şuarâ 26/196, Fatır 35/25 ve Kamer 54/43’te aynı anlamı ifade etmektedir. Bu zebûrlardan biri de Davut aleyhisselama verilmiştir. (Nisa 4/163, İsra 17/55) Zebûr, Davut aleyhisselama verilen kitabın özel ismi olmadığı için ez-Zebûr şeklinde geçmemektedir. Kelime, ez-Zebûr şeklinde elif lâmlı olarak sadece Enbiyâ 21/105’te geçer ve Davut aleyhisselam da dahil bütün nebîlere verilen kitapları ifade eder. Ayrıca Enbiya 21/105’in dipnotuna bkz.

[2*] Bu ayet, Nebîmize Kur’an’ı açıklama yetkisi verildiğine delil gösterilir. Oysa burada Nebimize verilen görev açıklama değil, kendine gelen zikri açıkça ortaya koymasıdır. Böylece kitaptan hiçbir şey gizli kalmayacaktır. Zaten Maide 5/15. ayet, teybinin açıklama değil, gizleneni ortaya çıkarma anlamında olduğunu göstermektedir. Buna göre bu ayette de kitabın tebyin edilmesi, hiçbir şeyin gizlenmemesi, herşeyin açıkça ortaya konması anlamındadır (Al-i İmran 3/187).


(Nahl 16/45)
اَفَاَمِنَ الَّذ۪ينَ مَكَرُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَخْسِفَ اللّٰهُ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَۙ
Kötülükler planlayanlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmesine veya fark edemeyecekleri bir yerden azap gelmesine karşı güvende midirler?


(Nahl 16/46)
اَوْ يَأْخُذَهُمْ ف۪ي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُمْ بِمُعْجِز۪ينَۙ
Yahut dönüp dolaşırken onları yakalamasına karşı güvenceleri mi var? Onlar kaçıp kurtulamazlar.


(Nahl 16/47)
اَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلٰى تَخَوُّفٍۜ فَاِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Ya da korkuta korkuta yakalamasına karşı (güvenceleri mi var)[*]? Ama sizin Rabbiniz pek şefkatlidir ve ikramı boldur.

[*] A‘raf 7/97-99.


(Nahl 16/48)
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّدًا لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ
Allah’ın yarattığı şeylere bakıp ibret almadılar mı? Gölgeleri, Allah’a secde ederek sağa ve sollara dönerler[*1]. Onlar Allah’ın önünde eğilirler[*2]. []

[*1] Doğu tarafını solumuz alırsak Güneş doğunca gölgeler sağa doğru yatar.ve arkasından sola yani doğuya doğru kaymaya başlar.. Bu kayış, güneş batana kadar sürer. Bu sebeple sağ tekil, sol ise çoğul kullanılmıştır.

[*2] Ra’d 13/15, Hac 22/18,


(Nahl 16/49)
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ مِنْ دَٓابَّةٍ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ
Göklerde ve yerde olan hareketli canlılar ve melekler, büyüklenmeden Allah’a secde ederler.


(Nahl 16/50)
يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ۟
Onlar üzerlerinde egemen olan Rablerinden korkar, kendilerine emredileni yaparlar.


(Nahl 16/51)
وَقَالَ اللّٰهُ لَا تَتَّخِذُٓوا اِلٰهَيْنِ اثْنَيْنِۚ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ
Allah dedi ki: “İki ilah edinmeyin. İlah tektir, o halde yalnız benden korkun.”


(Nahl 16/52)
وَلَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَهُ الدّ۪ينُ وَاصِبًاۜ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَتَّقُونَ
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Din de daima ona aittir[*]. Siz Allah’tan başkasından mı sakınıyorsunuz?

[*] Yusuf 12/40, Zümer 39/3.


(Nahl 16/53)
وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ ثُمَّ اِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَاِلَيْهِ تَجْـَٔرُونَۚ
Elinizdeki her nimet Allah’tandır. Başınıza bir sıkıntı gelince de sadece ona yalvarıp yakarırsınız.


(Nahl 16/54)
ثُمَّ اِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنْكُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْكُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ
Ama sıkıntınızı giderir gidermez içinizden birtakımı Rablerine ortak koşar.


(Nahl 16/55)
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
Bunu, kendilerine verdiğimizi görmezden gelmek için yaparlar[*]. Bir süre daha yararlanın; ileride öğreneceksiniz.

[*] Allah ile araya koyup kutsal saydıkları varlıkların sıkıntılarını giderdiğini söylemeye başlarlar (Ankebut 29/65, Lokman 31/32).


(Nahl 16/56)
وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَص۪يبًا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْۜ تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ
Bir de kendilerine verdiğimiz rızıklardan, hiçbir şeyden haberi olmayan[1*] ilahlarına pay ayırırlar[2*]. Vallahi uydurduğunuz şeylerden dolayı kesinlikle sorguya çekileceksiniz.

[1*] A’raf 7/194-195, Yunus 10/29, Nahl 16/21-22, Hac 22/71.

[2*] En’am 6/136.


(Nahl 16/57)
وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُۙ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ
Allah'ın kızları olduğu yakıştırmasını yapıyorlar[*], -o bundan uzaktır- çok istedikleri erkekleri ise kendilerine yakıştırıyorlar.

[*] Melekleri Allah’ın kızı sayıp ilah ediniyorlar (Saffat 37/149, 153, Zuhruf 43/19, Tûr 52/39, Necm 53/21-22, 27-28).


(Nahl 16/58)
وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ
Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince, öfkesini içine gömmeye çalışırken yüzü mosmor olur[*].

[*] Zuhruf 43/17-18.


(Nahl 16/59)
يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪ۜ اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Müjdelendiği şeyin (ona göre) kötü olmasından dolayı halkından gizlenir. Şimdi, aşağılanmayı göze alıp çocuğu tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün[*]? Bakın, ne kötü karar veriyorlar!

[*] Tekvir 81/8-9.


(Nahl 16/60)
لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
Ahirete inanmayanlarda kötülüğün örnekleri olur[1*]. En yüce örnekler ise Allah’ın verdiği örneklerdir[2*]. O daima üstün olan ve bütün kararları doğru olandır.

[1*] A’raf 7/177.

[2*] Rum 30/27.


(Nahl 16/61)
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
Allah, yaptıkları yanlışlardan dolayı insanları hemen yakalasaydı yeryüzünde kimseyi canlı bırakmazdı[1*]. Ama Allah, onlara belirlenmiş ecellerine[2*] kadar süre tanır. Ecelleri gelince bir an bile erteleyemezler[3*]. Onu, öne de alamazlar[4*].

[1*] İbrahim 14/42, Kehf 18/58, Fatır 35/45.

[2*] Bkz. Enam Suresi 6/2. ayet ve dipnotu

[3*] Biz bir şeyi irade etsek bile onu, Allah, ayrı bir varlık olarak yaratmadan hiçbir şey yapamayız. Araf 7/54Tevbe 9/51, Hadid 57/22 Tekvir 81/29

[4*] A’raf 7/34, Hicr 15/5, Nahl 16/61, Müminun 23/43, Ankebut 29/53.


(Nahl 16/62)
وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰىۜ لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ
Hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a yakıştırırlar. ‘En güzeli bizim olacak’ diyerek dillerinin yalana alışmış olduğunu açık ederler[1*]. Şüphe yok ki onların payına düşen ateştir ve orada bırakılıp unutulacaklardır[2*].

[1*] Kehf 18/36, Fussilet 41/50.

[2*] Araf 7/51, Secde 32/14, Casiye 45/34.


(Nahl 16/63)
تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Vallahi senden önceki toplumlara da elçiler göndermiştik ama şeytan onlara, yaptıklarını süslü gösterdi. Şeytan, dünya hayatında[1*] onların dostudur. Onların hak ettiği, acıklı bir azaptır[2*].

[1*] El-yevm= الْيَوْمَ ’deki el (ال) takısı muzafun ileyhten ıvazdır (isim tamlamasındaki tamlayanın yerine geçmiştir); yevm’ud- dünya = dünya hayatı anlamındadır.

[2*] En’am 6/42-44.


(Nahl 16/64)
وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Bu Kitabı sana sadece anlaşmazlığa düştükleri konuları onlara açık açık anlatasın, inanıp güvenen bir topluluk için de rehber ve ikram olsun diye indirdik[*].

[*] Ankebut 29/51, Zümer 39/41.


(Nahl 16/65)
وَاللّٰهُ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ۟
Allah, gökten su indirir, onunla toprağı ölümünden sonra diriltir. Bunda, söz dinleyen bir topluluk için kesin ayet /belge vardır.


(Nahl 16/66)
وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ
En’âmda /koyun, keçi, sığır ve devede[1*] sizin için elbette dersler vardır: Karınlarındaki, fers[2*] ile kanın ayrışmasından[3*] oluşan ve içenlerin boğazından kayıp giden saf bir sütü size içiririz[4*].

[1*] En’am 6/143-144.

[2*] Fers; hazmedilen gıdaların bağırsaklardan süzülüp kana karışmış haline denir. Oradan karaciğere gelir, işlenir ve vücuda dağılır. Hücreler, bu fers ile beslenir. Fers, doğum yapmış bir memelinin memesine gelince meme onu kandan ayırır ve özel bir sıvı salgılayarak süt haline getirir. Kan ve fers aslında pistir. Bunlar yalın halde yenmez içilmez. Ama Allah Teâlâ bu iki pis maddeyi önce ayırır sonra bir sıvı ile fersin kimyasını değiştirir. Sonra mucize içecek olan süt meydana gelir.

[3*] Ulaşabildiğimiz tefsir ve meallerde ayetin “min beyni fersin ve demin” cümlesine “kan ile fışkı arasından” diye anlam verilmiştir. “Beyn” kelimesine “arasında” yani “vast” anlamı verilebilir ama onun asıl anlamı “ayırmak” yani “firak”tır. Bu ayet için uygun olan firak anlamıdır.

[4*] Mü’minun 23/21, Yasin 36/73.


(Nahl 16/67)
وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Hurma ve üzüm ürünlerinden sarhoşluk veren içki[*] ürettiğiniz gibi güzel rızık da elde edersiniz. Aklını kullanan bir topluluk için bunda kesin bir ayet /belge vardır.

[*] Bakara 2/219, Maide 5/90-91.


(Nahl 16/68)
وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ
Rabbin bal arısına şunu vahyetmiştir: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptığı kovanlardan kendine evler edin.


(Nahl 16/69)
ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًاۜ يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Sonra ürünlerin hepsinden ye ve Rabbinin senin için kolay kıldığı yollara gir.” Arıların karnından değişik renklerde bir sıvı / bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. İşte bunda düşünen bir topluluk için kesin bir ayet / belge vardır.


(Nahl 16/70)
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفّٰيكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ۟
Sizi yaratan sonra vefat[1*] ettirecek olan Allah’tır. Kiminiz ömrünün en düşkün çağına kadar yaşatılır, bildiğini bilemez hale gelir. Her şeyi bilen ve ölçüyü koyan Allah’tır[2*].

[1*] Her insanda iki nefis vardır; birincisi bedeni, ikincisi ruhudur. Ana rahminde döllenmiş yumurtadan yaratılan bedene ruhun üflenmesi, bütün organların tamamlanmasından sonra olur. Böylece insan, dinleyebilen, basiret ve gönül sahibi olan farklı bir canlı türü haline gelir (Müminûn 23/12-14, Secde 32/7-9). Canlılığın son bulması ölüm (mevt), ruhun bedenden alınması vefattır. Allah insanı iki şekilde vefat ettirir: biri uyuyunca, diğeri de ölünce olur. Ruh, bilgisayarın işletim sistemi gibi bütün bilgileri korur. Onun için Allah, hem uyuyan hem de ölen bedenin ruhunu koruma altına alır. Uyuyan insanın ruhu, uyandığında; ölen kişinin ruhu ise vücut yeniden yaratıldığında geri döner (Müminûn 23/100, Zümer 39/42 Tekvîr 81/7).

[2*] Hac 22/5, Rum 30/54.


(Nahl 16/71)
وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِۚ فَمَا الَّذ۪ينَ فُضِّلُوا بِرَٓادّ۪ي رِزْقِهِمْ عَلٰى مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَهُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌۜ اَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ
Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kılmıştır. Üstün kılınanlar, ellerindeki rızıkları hakimiyetleri altındakilere verip de onları kendileri ile o rızıkta eşit yapacak değildir[1*]. Allah’ın nimetini bile bile inkar mı ediyorlar[2*]?

[1*] Hiç kimse yanındaki esiri kendisi ve ailesiyle eşit konumda tutmaz. Onların ihtiyaçlarını karşılama konusunda nebîmizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Elerinizin altındaki esirler ailenizin fertleri ve kardeşlerinizdir. Onları hâkimiyetinize veren Allah’tır. Allah kimin hâkimiyetine kardeşini vermişse yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve ağır işler yüklemesin, yükleyecekse ona yardım etsin.” (Buhârî İman/22 babu’l-meâsı min emr’il-cahiliye) Nitekim Nur 24/58’de esirlerin aile içinde rahatça dolaşabilecekleri hükme bağlanmıştır. Benzer şekilde, Allah da kendi yarattığı kullarla hakimiyetini paylaşacak değildir. Öyleyse Allah’a ortak varlıklar uydurmayın.

[2*] Rum 30/28, Zuhruf 43/32.


(Nahl 16/72)
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَن۪ينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّٰهِ هُمْ يَكْفُرُونَۙ
Size kendi türünüzden eşler[1*] var eden, eşlerinizden de çocuklar ve torunlar var eden, size temiz rızıklar veren Allah’tır. Batıla güvenip de Allah’ın nimetlerini görmezlikten mi geliyorsunuz[2*]?

[1*] Rum 30/21.

[2*] İltifat, bkz Nahl 16/16. ayetin dipnotu.


(Nahl 16/73)
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ
Onlara göklerden ve yerden herhangi bir rızık verme yetkisi olmayan, buna gücü de yetmeyen varlıkları Allah ile aralarına koyup ona kulluk ediyorlar[*].

[*] Ankebut 29/17, Fatır 35/3, Mülk 67/21.


(Nahl 16/74)
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Allah’ı bir şeye benzeten örnekler vermeyin[*]. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

[*] Biz Allah’ı hayalimizde canlandıramayız. Bizim Allah ile ilgili bilgimiz O’nun bize Kur’an’da kendi hakkında bildirdiği kadardır. Bunun ötesinde yorumlar ve benzetmeler yapmak batıldır. Mesela hurafeciler Allah’ı devlet başkanına benzeterek kendilerinin de vali, kaymakam veya muhtar gibi onun bazı yetkilerine sahip kimseler olarak kabul edilmelerini sağlamak isterler. Bu, şirktir. Allah Teala, insanların yapacağı her tür benzetmeden uzaktır.


(Nahl 16/75)
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا عَبْدًا مَمْلُوكًا لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًاۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Allah size şöyle bir örnek veriyor: Hâkimiyet altında olup hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle ile kendine güzel rızık verdiğimiz ve onu gizli-açık hayra harcayan (hür) kişi hiç aynı olur mu[1*]? Her şeyi mükemmel yapmak Allah’a özgüdür[2*] ama onların çoğu bunu bilmez.

[1*] Bunlar bir olmazsa Allah ile uydurduğunuz ilahlar nasıl bir olur.

[2*] Hamd, birini kendi yaptığı şeyden dolayı övmektir. “Güzel yemek yapar, arkadaşlığı iyidir.” gibi sözler buna girer. “Her şeyi mükemmel yapmak Allah’a özgüdür” demek, en üstün övgüdür. Övgünün bir diğer çeşidi olan “şükür” ise kendine iyilik yapanı övmek veya yapılan iyiliğe iyilikle karşılık vermektir. Yaptığı her şeyi güzel yapan sadece Allah’tır. Allah’ın yaptığı ile insanların yaptığı arasındaki farkı göstermek için ‘güzel’ yerine ‘mükemmel’ kelimesini kullandık.

 


(Nahl 16/76)
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍۜ هَلْ يَسْتَو۪ي هُوَۙ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟
Allah size iki kişiyi daha örnek veriyor: Biri; bir şeye güç yetiremeyen, velisine yük olmuş, nereye yönlendirilse iyi bir sonuç elde edemeyen, iki lafı bir araya getiremeyen kişidir. Onunla, doğru yolda olup herkesin adil ve dengeli davranmasını emreden kişi bir olur mu?


(Nahl 16/77)
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Göklerin ve yerin gaybı /gizlisi saklısı Allah’ın bilgisi dahilindedir. Kalkış saati, göz açıp kapayıncaya kadar, belki daha da yakındır[*]. Allah her şeye bir ölçü koyar.

[*] Ölüm ile uyku, insan açısından aynıdır. (Zümer 39/42) Uyurken kapanan göz, uyanınca açılır. Ölürken kapanan göz de yeniden dirilince açılır. Her ikisi de gözü kapayıp açmadır. İnsan bu arada geçen sürenin farkında olmaz. (Bakara 2/259, Kehf 18/19, Yasin 36/51-52)


(Nahl 16/78)
وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـًٔاۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Allah sizi annelerinizin karınlarından, siz hiçbir şey bilmezken çıkardı. Bununla beraber sizde[*] işitme, görme (basiret) özellikleri ve gönüller oluşturdu ki görevlerinizi yerine getiresiniz.

[*] Secde 32/7-9, Müminun 23/14.


(Nahl 16/79)
اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Boyun eğdirilmiş şekilde gökyüzünde uçan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah’tan başkası tutamaz[*]. İşte bunda inanan bir topluluk için ayetler /belgeler vardır.

[*] Mülk 67/19. Orada Allah’ın koyduğu kanuna göre uçmaktadır.


(Nahl 16/80)
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْاَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ اِقَامَتِكُمْۙ وَمِنْ اَصْوَافِهَا وَاَوْبَارِهَا وَاَشْعَارِهَٓا اَثَاثًا وَمَتَاعًا اِلٰى ح۪ينٍ
Allah evlerinizi sizin için dinlenme yeri kıldı. En’âm cinsi hayvanların[*] derisinden, göçtüğünüz gün ve konakladığınız gün kolayca taşıyabileceğiniz evler (çadırlar); yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından da bir süre yararlanacağınız ev eşyalarını ve diğer ihtiyaçlarınızı üretme imkanı verdi.

[*] En’âm, koyun, keçi, sığır ve deve anlamına gelir. (En’âm 6/144)

 


(Nahl 16/81)
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِمَّا خَلَقَ ظِلَالًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْجِبَالِ اَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمُ الْحَرَّ وَسَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمْ بَأْسَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ
Allah, yarattığı şeylerden size gölgeler oluşturdu. Dağlarda korunaklar oluşturdu. Sizi sıcaktan koruyan giyecekler ile çatışmalarda koruyan giyecekler yapma imkanı oluşturdu. Allah size olan nimetini böyle tamamlar, belki ona teslim olursunuz.


(Nahl 16/82)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Yüz çevirirlerse çevirsinler. Sana düşen sadece tebliğ /ayetleri bildirmektir[*].

[*] Maide 5/67.


(Nahl 16/83)
يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّٰهِ ثُمَّ يُنْكِرُونَهَا وَاَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ۟
Allah’ın nimetini tanırlar, sonra da onları inkar ederler. Onların çoğu kâfirdir.


(Nahl 16/84)
وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يدًا ثُمَّ لَا يُؤْذَنُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
Her toplumdan bir şahit çıkardığımız gün, artık kâfirlere herhangi bir izin[*] verilmeyecek, özür dilemeleri de istenmeyecektir.

[*] Rum 30/57, Secde 32/12, Fatır 35/37, Yasin 36/65. Mürselat 77/35-36.

 


(Nahl 16/85)
وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الْعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Hayatlarını yanlışlar içinde geçirmiş olanlar, o azabı gördükleri zaman da ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine süre verilecektir[*].

[*] Bakara 2/162,  Âl-i İmrân 3/88, En'am 6/8, Enbiya 21/40.


(Nahl 16/86)
وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا شُرَكَٓاءَهُمْ قَالُوا رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُرَكَٓاؤُ۬نَا الَّذ۪ينَ كُنَّا نَدْعُوا مِنْ دُونِكَۚ فَاَلْقَوْا اِلَيْهِمُ الْقَوْلَ اِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَۚ
Şirke düşmüş olanlar, Allah’a ortak saydıklarını gördüklerinde derler ki: “Rabbimiz! Ortak sayıp senden önce yardıma çağırdıklarımız işte bunlardır.” Onlar hemen söze karışır ve “Sizler kesinlikle yalancısınız.” derler[*].

[*] Meryem 19/82, Ahkaf 46/4-6.


(Nahl 16/87)
وَاَلْقَوْا اِلَى اللّٰهِ يَوْمَئِذٍۨ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
O gün hepsi Allah’a teslimiyet gösterir; uydurdukları ortaklar da kendilerinden uzaklaşmış olur.


(Nahl 16/88)
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ
Kâfirlik eden /ayetleri görmezlikte direnen ve başkalarını Allah’ın yolundan çevirenlerin azaplarının üzerine, bozgunculuk yapmalarına karşılık, bir azap daha katacağız[*].

[*] A’raf 7/44-51.


(Nahl 16/89)
وَيَوْمَ نَبْعَثُ ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يدًا عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَه۪يدًا عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟
Her toplumdan kendilerine bir şahit çıkardığımız gün, seni de bunlara şahit getiririz[1*]. Bu kitabı sana, her şeyi açıklasın[2*]; bir rehber, bir ikram ve tam teslim olanlara bir müjde olsun diye indirdik.

[1*] Nisa 4/41-42.

[2*] Yusuf 12/111.


(Nahl 16/90)
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Allah; adil olmayı, güzel davranmayı , yakınlara veren el olmayı emreder. Cinsel günahları[1*], kötü işleri ve hakka tecavüzü yasaklar[2*]. Allah size öğüt verir, belki bilginizi kullanırsınız.

[1*] Cinsel günahlar’ diye tercüme ettiğimiz kelime fahşa’dır. Fahşa ile fahişe kelimelerinin ikisi de mastardır ve aynı anlamdadır (Araf 7/28). Mastar olduğu için çoğul anlamı da verilebilir. Bu ayette kelimeye çoğul anlamı vermemiz, Necm 53/32’den dolayıdır.

[2*] Al-i İmran 3/134-136, Nisa 4/31, A’raf 7/80-81, İsra 17/32, Necm 53/32


(Nahl 16/91)
وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
Antlaşma yaptığınızda Allah’a karşı yükümlülüğünüzü yerine getirin[*]. Yani Allah’ı kendinize kefil tutarak yeminlerinizi sağlamlaştırmanızın ardından onları bozmayın. Allah ne yaptığınızı bilir.

[*] “... Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluk doğurur.” (İsra 17/34)


(Nahl 16/92)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّت۪ي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ اَنْكَاثًاۜ تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ اَنْ تَكُونَ اُمَّةٌ هِيَ اَرْبٰى مِنْ اُمَّةٍۜ اِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّٰهُ بِه۪ۜ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ
Bir toplum diğer toplumdan daha çok diye[1*] yeminlerinizi aranıza sokulmuş önemsiz bir şey sayarak ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra söken kadın gibi olmayın. Allah sizi bu şekilde zor bir imtihana sokar. Kıyamet /mezardan kalkış[2*] günü, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size elbette bildirecektir.

[1*] Bu çokluk sayı, zenginlik, itibar, güç ve diğer konularda olabilir.

[2*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Nahl 16/93)
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Tercihi Allah yapsaydı hepinizi tek bir toplum haline getirirdi[1*]. Ama Allah, (sapıklığı) tercih edeni sapık sayar, (doğru yolu) tercih edeni[2*] de yoluna kabul eder. Yaptıklarınızdan elbette sorguya çekileceksiniz.

[1*] Birinizi diğerinizden ayırmaz, hepinizi mümin yapardı. Bkz. Maide 5/48

[2*] Şâe = شاء fiili ile ilgili olarak bkz. Nahl 16/2. ayetin dipnotu. 

 


(Nahl 16/94)
وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Yeminlerinizi aranıza sokulmuş önemsiz bir şey saymayın[*]; yoksa ayağınız sağlam basmışken kayıverir ve Allah’ın yolundan çıkmanızın kötülüğünü tadarsınız. Sizin için büyük bir azap da vardır.

[*] Bakara 2/224, Tahrim 66/1-2,

 


(Nahl 16/95)
وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Allah’a karşı yükümlülüğünüzü geçici bir çıkar karşılığında satmayın. Bilseniz Allah katında olan sizin için hayırlıdır.


(Nahl 16/96)
مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Sizin yanınızda olanlar tükenir, Allah’ın yanında olanlar ise kalıcıdır. Sabırlı davrananların /duruşunu bozmayanların ödülünü, kesinlikle yaptıklarının en güzeline göre veririz.


(Nahl 16/97)
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Erkek olsun, kadın olsun, kim inanıp güvenerek iyi iş yaparsa ona mutlaka güzel bir hayat yaşatırız. Ödüllerini de kesinlikle yaptıklarının en güzeline göre veririz.


(Nahl 16/98)
فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ
Kur’ân okuduğun zaman kovulmuş şeytandan[*] Allah’a sığın.

[*] Şeytan, doğru yoldan uzaklaşan ve o yolda olanlara düşmanlık eden insan ve cinleri ifade eder. (En'am 6/112-113, Nas 114/1-6) Kovulmuş şeytanlar, gözümüzle göremediğimiz cin şeytanlarıdır. (Saffât 37/6-10)


(Nahl 16/99)
اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Zaten şeytanın, inanıp güvenen ve Rablerine dayananlara boyun eğdirecek bir gücü[*] yoktur.

[*] İbrahim 14/22, Hicr 15/42


(Nahl 16/100)
اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟
Şeytanın sadece onu dost edinenler ile Allah’a ortak koşanlar üzerinde boyun eğdirecek gücü vardır.


(Nahl 16/101)
وَاِذَا بَدَّلْنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen sadece iftiracısın.” derler. Aslında onların pek çoğu bilmez[*].

[*] Bir ayeti bir başka ayetle değiştirmek, hayırlısı ile nesih olabileceği gibi misliyle nesih de olabilir. “Sen sadece iftiracısın.” derken “Sen; Tevrat ve İncil’den alıp, bunlar bana indi, diyorsun.” demiş olabilecekleri gibi bir ayetin hükmü yeni bir ayetle neshedilğinde de “Yeni şeyler uyduruyorsun” demiş olabilirler (Bakara 2/106, Furkan 25/4-6)


(Nahl 16/102)
قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ
De ki: “Onu Kutsal ruh /Cebrail, Rabbinden bütün gerçekleri içerir özellikte indirdi ki inanıp güvenenlerin inancını sağlamlaştırsın, teslim olanlara bir rehber ve bir müjde olsun.


(Nahl 16/103)
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ
“Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor.” dediklerini elbette biliyoruz. Gönderme yaptıkları kişinin dili açık ve düzgün[*] değildir. Halbuki bu (Kur’an) açık ve düzgün Arap dili iledir.

[*] Açık ve düzgün konuşma yeteneği olmayan kişiye araplar الأعجم = el- a’cem = derler (Müfredat).


(Nahl 16/104)
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Allah’ın ayetlerine inanıp güvenmeyenler var ya (tövbe etmedikleri takdirde) Allah onları yoluna kabul etmez. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.


(Nahl 16/105)
اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ
O yalanı[*], sadece Allah’ın ayetlerine inanıp güvenmeyenler uydururlar. Onlar yalancı kimselerdir.

[*] Buradaki yalan, Nahl 16/103. ayette belirtilen, “Kur’an’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor” yalanıdır.


(Nahl 16/106)
مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Onlar, inanıp güvendikten sonra Allah’ı görmezden gelenlerdir. Sadece kalbi iman ile dolu iken bu yalanı söylemeye zorlananlar bundan istisnadır. Fakat kim inandıktan sonra gönlünü kafirliğe açarsa Allah’ın öfkesi onların üstünde olur. Onların hak ettiği büyük bir azaptır.


(Nahl 16/107)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Bu, onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri sebebiyledir. Allah, kâfirler[*] topluluğunu yoluna kabul etmez.

[*] İbrahim, 14/2-3.


(Nahl 16/108)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
Bunlar Allah’ın; kalpleri, dinleme yetenekleri ve görme yetenekleri üzerinde yeni bir yapı oluşturduğu kimselerdir. İşte onlar (âyetleri) umursamayanlardır.


(Nahl 16/109)
لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Hiç şüphe yok ki onlar, ahirette kaybedecek olanlardır.


(Nahl 16/110)
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Bununla beraber senin Rabbin, sıkıntıya sokulmalarının[1*] ardından hicret eden[2*], sonra cihad eden ve sabırlı davrananların /duruşunu bozmayanların yanındadır. Elbette Rabbin bütün bunların ardından çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.

[2*] Nisa 4/97-100.


(Nahl 16/111)
يَوْمَ تَأْت۪ي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Bir gün herkes kendini müdafaa etmek için gelecek, herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilecek ve kimseye haksızlık edilmeyecektir.


(Nahl 16/112)
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Allah, güven ve tatmin içinde olan, rızkı her yerden bol miktarda gelen bir kenti örnek verir. Oranın halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da yaptıklarına karşılık onlara, açlık ve korkuya düşme sıkıntısını çektirdi[*].

[*] İbrahim 14/28.


(Nahl 16/113)
وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Onlara içlerinden bir elçi geldi. Onlar onu yalancı saydılar[1*]. Bu yüzden azap onları, yanlışlar içinde iken yakaladı[2*].

[1*] Buradaki elçi, onlara Allah’ın ayetlerini anlatan kişidir (En’am 6/130, Kasas 28/59).

[2*] Mekke de bu ayetlerde anlatıldığı gibi güven ve tatmin ortamı içinde yaşanan bir kentti (Kasas 28/57-59, Ankebut 29/67, Kureyş 106/1-4). Diğer bütün kentlerin sakinlerinin de bu olaylardan ibret alarak Allah’a karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekir.


(Nahl 16/114)
فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًاۖ وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
O halde siz, Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal ve temiz olanları yiyin! Yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, verdiği nimetler karşılığında görevlerinizi yerine getirin.


(Nahl 16/115)
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Allah size sadece kesilmeden ölmüş hayvanı, kanı[1*], domuz etini ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş olanı haram kılmıştır[2*]. Kim çaresiz kalır da birinin hakkına saldırmadan ve ihtiyaç sınırını da aşmadan bunlardan yerse, bilsin ki Allah çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Sadece akmış kan haramdır, damarlarda kalan kan haram değildir (En’âm 6/145).

[2*] Allah’tan başkası adına kesildiği net olarak bilinmedikçe, Besmelesiz kesilen veya Müslüman olmayanların kestiği hayvanın eti haram değildir. Aksini gösteren ne bir ayet ne de hadis vardır (Bakara 2/173, Maide 5/3, En’âm 6/121,145).


(Nahl 16/116)
وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ
Dillerinizin alıştığı yalana dayanarak “Bu helaldir, bu haramdır” demeyin. Yoksa Allah’a yalan isnat etmiş olursunuz. Kendi yalanlarını Allah’a mal edenler, hedeflerine ulaşamazlar[*].

[*]  A’raf 7/32, Yunus 10/59.


(Nahl 16/117)
مَتَاعٌ قَل۪يلٌۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
(Ellerine geçecek olan) az bir menfaat, hak ettikleri ise acıklı bir azaptır.


(Nahl 16/118)
وَعَلَى الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُۚ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Yahudilere de sana daha önce anlattığımız şeyleri haram kılmıştık[*]. Biz onlara bir yanlış yapmadık; ama yanlışı onlar kendilerine yapıyorlardı.

[*] Nisâ 4/160-161, En’âm 6/146, A’râf 7/163.


(Nahl 16/119)
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ عَمِلُوا السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Zaten senin Rabbin, kendini tutamayarak[*] kötülük işleyen, ardından da tövbe eden /dönüş yapan ve kendini düzeltenlerin yanındadır. İşte senin Rabbin bütün bunların ardından çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Ayette geçen جَهَالَةٍ = cehâlet’in Türkçe karşılığı cahillik veya cahillik etmektir. Cahillik, bilmemek, cahillik etmek de yanlış iş yapmaktır. Züleyha ve diğer kadınların onu elde etmeye çalışmaları karşısında Yusuf aleyhisselamın söylediği şu sözler, cahillik etme anlamına uygun düşmektedir: Yusuf dedi ki: “Rabbim! Hapis benim için bunların beni çağırdıkları şeyden daha iyidir. Kadınların oyununu benden savmazsan onlara kapılırım ve cahillik edenlerden# olurum.” Yusuf (as) kendine hakim olamamaktan korkuyordu. Allah Teâlâ kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemediği için (Bakara 2/286) bu âyette gecen cehalet kelimesine “bilmeden” anlamı verilemez.


(Nahl 16/120)
اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَن۪يفًاۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ
İbrahim (tek başına) bir ümmetti. Allah’a boyun eğen, hep doğruya yönelen biriydi. Hiç müşriklerden (Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan) olmadı.


(Nahl 16/121)
شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
(O ayrıca) Allah’ın nimetlerine karşı görevlerini yerine getiren biriydi. Allah da onu seçti ve doğru yola yöneltti.


(Nahl 16/122)
وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَۜ
Ona bu dünyada bir güzellik verdik. O, ahirette de elbette iyilerden olacaktır[*].

[*] İbrahim 14/35-41.


(Nahl 16/123)
ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Sana da şunu vahyettik: “İbrahim’in, dini dosdoğru yaşama biçimine[*] uy! O hiç müşriklerden olmadı!”

[*] Hanif, yanlışlardan uzaklaşıp tavizsiz dosdoğru olma.


(Nahl 16/124)
اِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Cumartesi yasağı, onunla ilgili[1*] ihtilafa düşenlere kondu. Senin Rabbin, kıyamet /mezardan kalkış[2*] günü, ihtilaf ettikleri konu hakkında aralarında mutlaka hüküm verecektir.

[1*] Cumartesi yasağıyla ilgili Tevrat’taki hüküm şöyledir: “Tanrın Rabb’in buyruğu uyarınca Şabat (Cumartesi) Günü’nü tut ve kutsal say. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın Rabb’e Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, öküzün, eşeğin ya da herhangi bir hayvanın, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız. Öyle ki, senin gibi erkek ve kadın kölelerin de dinlensinler.” (Tesniye 5:12-14).

[2*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Nahl 16/125)
اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
Sen Rabbinin yoluna, hikmetle[*] ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Senin Rabbin, yolundan sapanları iyi bilir, doğru yolda olanları da iyi bilir.

[*] Kur’an’dan çıkarılmış doğru hükümlerle. Bkz. Al-i İmran 3/7 ve dipnotları.


(Nahl 16/126)
وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪ۜ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِر۪ينَ
Ceza vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun dengiyle ceza verin. (Ceza vermeyip) sabrederseniz kuşkusuz bu, sabredenler için daha iyidir.


(Nahl 16/127)
وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ
Sen sabret /duruşunu bozma. Senin sabırlı davranman /duruşunu bozmaman ancak Allah’ın yardımı ile olur. Onlar için üzülme. Kurdukları tuzaktan dolayı da için daralmasın.


(Nahl 16/128)
اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ
Allah, yanlışlardan sakınanlarla ve güzel davrananlarla beraberdir.