HUD

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Hud 11/1)
الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ
ELİF! LÂM! RÂ ! Bu (Kur’an); daima doğru hükümler veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah’ın bizzat kendisi tarafından, ayetleri hem muhkem /hüküm bildirir hale getirilmiş hem[*] de ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.

[*] Ayetteki “sümme = ثمَ”ye açıklayıcı nitelikte olan ikinci cümleyi birinciye bağlayan “...hem ...hem” anlamı verilmiştir. Çünkü “sümme” dört türlü kullanımı olan bir edattır. Bu kullanımlardan biri, sıralama veya öncelik-sonralık kastedilmeksizin mutlak beraberliği ifade eder (Mu’cemu'l-Lugati'l-Arabiyyeti'l-Muasıra, Ahmed Muhtar Abdulhamid Ömer (ö. 1424 h.), Âlem-ül Kutub;  1429 h., 2008; c:1, s:328;  Yunus 10/103; Hud 11/3, 52; Beled 90/17).

 


(Hud 11/2)
اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّن۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌۙ
Bu (yani açıklamayı Allah’ın yapmış olması), Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de onun size, uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderdiği kişiyim.


(Hud 11/3)
وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ
(Böyle olması) Bir de Rabbinizden /Sahibinizden bağışlanma[1*] dilemeniz, ona tövbe etmeniz /dönüş yapmanız[2*] içindir ki belirlenmiş eceliniz[3*] gelinceye kadar sizi güzel bir şekilde yararlandırsın ve iyilik yapanlara da fazlasını versin. Eğer yüz çevirecek olursanız, o büyük günün azabına uğramanızdan korkarım.

[1*] İstiğfar, “söz ve davranışla mağfiret talep etmek”tir. Mağfiret ise, Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.

[2*] Tövbe, “yaptığı yanlışlardan pişman olup vazgeçmeye karar veren kişinin, bulunduğu yanlış yoldan Allah’ın istediği doğru yola dönüş yapması”dır. Örneğin, içkiyi Allah haram kıldığı /yasakladığı için içmekten pişman olup bırakmaya karar veren kişinin içkiyi tamamen bırakması tövbe /dönüş yapma olur (Nisa 4/17-18).

[3*] Ecel-i müsemmâ konusu için bkz. En’am 6/2 ve dipnotu.

 


(Hud 11/4)
اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Dönüp dolaşıp varacağınız yer Allah’ın huzurudur. O, her şeye bir ölçü koyar.


(Hud 11/5)
اَلَٓا اِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُۜ اَلَا ح۪ينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْۙ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۚ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Bilin ki onlar, ondan (Allah’tan) saklanmak için iki büklüm olurlar. Yine bilin ki giysilerine büründükleri zaman bile neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını Allah bilir. O, göğüslerde olanı da bilir.


(Hud 11/6)
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
Yeryüzünde hareket eden tek bir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. Allah, onun ömür boyu bulunduğu yerleri de (diriltilmeden önce) geçici olarak kaldığı yeri[*] de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta kayıtlıdır.

[*]  Allah, Güneş’in başka bir tarafa ayrılmadan üzerinde dolaştığı yörüngeye “müstekar” demiştir (Yasin 36/38). Bu ayette ise müstekar, canlıların üzerinde belli bir süre dolaştığı daimî yerleşim yeri olan yeryüzüdür. Müstevda da öldükten sonra tekrar diriltilecekleri güne kadar kalacakları yerlerdir (A’raf 7/29). Tüm hareketli canlılar, tıpkı insanlar gibi yeniden dirilecektir (En’am 6/38, A’raf 7/57, Tekvir 81/5). Aynı ifadeler, En’am 6/98. ayette de geçer ve döllenmiş yumurtanın yolculuğu boyunca kaldığı yerleri “müstekar ve mustevda” diye ikiye ayırır. Müstekar, döllenmiş yumurtanın döllenme anından rahme varmasına kadar yolculuk yaptığı kanaldır. Müstevda ise ceninin, doğumla annenin vücudundan ayrılmasına kadar kaldığı ana rahmidir.


(Hud 11/7)
وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
Gökleri ve yeri altı günde[1*] yaratan da odur. O sırada, yönetim merkezi (arşı)[2*] suyun üstündeydi. Onları yaratması, hanginiz daha iyi davranacak diye sizi zorlu bir imtihandan geçirmesi içindir. Onlara “Öldükten sonra tekrar diriltileceksiniz.” desen, ayetleri görmezlikte direnenler kesinlikle şöyle derler: “Bu açık bir sihirden başka bir şey değil!”

[1*] A’râf 7/54.

[2*] Kur’an, halkın diliyle inmiştir (İbrahim 14/4). Halk dilinde arş, “saltanat koltuğu”dur. Arşa istiva ise “yönetimin başına geçme” anlamındadır. Türkçede de bu anlamda, “padişah tahta oturdu”, “falan kişi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu” gibi ifadeler kullanılır. “Allah arşa istiva etti.” sözü de aynıdır. Kâinatın yönetiminin Allah’ın elinde olduğunu ifade eder (Taha 20/5, Hakka 69/17).


(Hud 11/8)
وَلَئِنْ اَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِلٰٓى اُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُۜ اَلَا يَوْمَ يَأْت۪يهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Onlara vereceğimiz azabı belli bir süre ertelesek “Onu tutan ne ki!” derler. Şunu bilin ki azap geldiği gün onlardan uzaklaştırılacak değildir. Hafife aldıkları onları saracaktır.


(Hud 11/9)
وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ
İnsanı, tarafımızdan bir ikramın tadına vardırsak, sonra onu ondan çekip alsak tam bir ümitsizliğe kapılır, nankörlük eder durur.


(Hud 11/10)
وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ نَعْمَٓاءَ بَعْدَ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّـَٔاتُ عَنّ۪يۜ اِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌۙ
Çektiği darlıktan sonra bir bolluğun tadına vardırsak bu defa da “Bütün sıkıntılarım bitti.” der. Artık o tam bir şımarıktır, böbürlenir durur.


(Hud 11/11)
اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ
Ama sabırlı davrananlar /duruşunu bozmayanlar ve iyi işler yapanlar böyle değillerdir. Onlar için mağfiret /bağışlanma[*] ve büyük bir ödül vardır.

[*] Mağfiret için bkz. Hud 11/3. ayetin dipnotu.


(Hud 11/12)
فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَضَٓائِقٌ بِه۪ صَدْرُكَ اَنْ يَقُولُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ نَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌۜ
“Ona bir hazine indirilseydi veya beraberinde bir melek gelseydi ya!” demeleri yüzünden sana yapılan vahyin bir kısmını terk edecek gibi oluyorsun, bu da senin göğsünü daraltıyor. Hâlbuki sen yalnızca bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah’tır.


(Hud 11/13)
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Yoksa onu (Kur’an’ı), o uydurdu mu diyorlar? Onlara de ki: “İddianızda haklıysanız Allah’tan başka[1*] çağırabileceğiniz herkesi çağırın da ondakine denk olacak uydurulmuş on sure getirin[2*].”

[1*] “Dûn = دون” kelimesi sözlükte; üstün zıddı, en üst mertebeden altta olan, ondan aşağıca, yakın, önce ve başka anlamlarına gelir.

[2*] Bakara 2/23, Yunus 10/37-38, İsra 17/88, Kasas 28/49, Tur 52/34.


(Hud 11/14)
فَاِلَّمْ يَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَٓا اُنْزِلَ بِعِلْمِ اللّٰهِ وَاَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
Çağırdığınız kimseler size olumlu cevap vermezlerse Kur'an'ın Allah'ın ilmiyle indirildiğini ve ondan başka ilah olmadığını bilin. Artık ona teslim olursunuz değil mi?


(Hud 11/15)
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَز۪ينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ ف۪يهَا وَهُمْ ف۪يهَا لَا يُبْخَسُونَ
Her kim dünya hayatını ve süsünü isterse onlara işlerinin karşılığını tamı tamına veririz. Burada onlardan bir kesinti yapılmaz.


(Hud 11/16)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا النَّارُۘ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا ف۪يهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlar için ahirette o ateşten başka bir şey yoktur. Dünyada başardıkları şeyler yok olmuş ve bütün çalışmaları boşa çıkmıştır.


(Hud 11/17)
اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَامًا وَرَحْمَةًۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ الْاَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُۚ فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
Bunlar, Rabbinin açık belgesine uyanlar gibi olurlar mı? O belgeyi Rabbinden bir şahit[*] okur, ondan önce de bir öncü ve ikram olarak Musa’nın kitabı vardır. Kur’ân’a işte bunlar inanırlar. Hangi kesim onu görmezlikten gelirse varıp kalacağı yer ateştir. Ondan şüphen olmasın. O Kur’ân, senin Rabbinden gelen bir gerçektir ama insanların çoğu ona inanmazlar.

[*] Allah’ın kitabını okuyup anlatan her kişi şahittir. (Ahzab 33/45-46, Fetih 48/8-9, Müzzemmil 73/15). Al-i İmran 3/18 ise ilim sahiplerini de şahit saymaktadır. Demek ki şahitlik, görerek veya ilim ile olur. İşte bunlar; yani Kur’an’a şahitlik edenler, ona inanırlar.

 


(Hud 11/18)
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُعْرَضُونَ عَلٰى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْاَشْهَادُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلٰى رَبِّهِمْۚ اَلَا لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ
Uydurdukları bir yalanı Allah’a mal edenden daha büyük yanlışı kim yapabilir? Onlar Rablerine arz edilecekler ve şahitler şöyle diyeceklerdir: “Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır.” Bilin ki Allah’ın laneti /dışlaması bu yanlışı yapanlaradır.


(Hud 11/19)
اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًاۜ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
Onlar, ahireti göz ardı ederek Allah’ın yolundan engelleyen ve o yolda kolayca anlaşılamayacak bir çarpıklık[*] olmasını isteyen kimselerdir.

[*] İvec = عوج, çok dikkat etmedikçe anlaşılamayacak eğriliktir (Müfredat). Allah’ın yolunda böyle bir eğrilik isteyenler, yaptıkları yanlışlar kolaylıkla anlaşılmasın diye doğruya çok yakın görünecek çarpıtmalar yaparlar. Ayette sözü edilen kişilerin en çok istediği budur. Bu sebeple en tehlikeli yanlış, doğruya en çok benzeyendir.


(Hud 11/20)
اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَۢ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُۜ مَا كَانُوا يَسْتَط۪يعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ
Onlar yeryüzünde yakayı kurtaracak değillerdir. Onların Allah ile aralarına girecek bir yakınları olmayacaktır. O azap onlar için ikiye katlanacaktır[*]. Onlar dinlemeye tahammül edemezler. Gerçekleri de görecek halde değillerdir.

[*] En’am 6/160, A'raf 7/38, Furkan 25/68-71.


(Hud 11/21)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Onlar kendilerini hüsrana uğratmış kimselerdir. Uydurdukları da onlardan uzaklaşırlar[*].

[*] Bakara 2/165-167, En’am 6/23-24, A’raf 7/37, Mü’min 40/69-76.


(Hud 11/22)
لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ
Şüphesiz ahirette en çok kaybedenler de onlardır.


(Hud 11/23)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَخْبَتُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْۙ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Allah’a inanıp güvenmiş, iyi işler yapmış ve Rablerine içten boyun eğmiş olanlar var ya; işte onlar cennet ahalisidir; orada ölümsüz olacaklardır.


(Hud 11/24)
مَثَلُ الْفَر۪يقَيْنِ كَالْاَعْمٰى وَالْاَصَمِّ وَالْبَص۪يرِ وَالسَّم۪يعِۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًاۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ۟
O iki kesimin örneği, kör ve sağırlarla gören ve dinleyenler gibidir. Bunlar hiç aynı konumda olabilir mi? Aklınızda tutmanız gereken doğru bilgiyi kullanmayacak mısınız[*]?

[*]َ En’âm 6/50, Ra’d, 13/16, Fatır 35/19-22, Zümer, 39/9. Mü’min, 40/58.


(Hud 11/25)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ۘ اِنّ۪ي لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۙ
Biz Nuh’u kendi halkına elçi olarak göndermiştik[*]: “Ben sizin için açık bir uyarıcıyım.

[*] Nuh kıssasının özeti için bkz: A’raf 7/59-64.


(Hud 11/26)
اَنْ لَا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ اَل۪يمٍ
Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye uyarıyorum. Ben, size acı bir günün azabının gelmesinden korkuyorum.” dedi.


(Hud 11/27)
فَقَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا نَرٰيكَ اِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرٰيكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذ۪ينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِۚ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِب۪ينَ
Halkının ayetleri görmezlikte direnen önderleri dediler ki: “Bize göre sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Sana, sadece alt tabakamızın hiç düşünmeden uyduğunu görüyoruz. Sizin bizden üstün bir yanınızı da göremiyoruz. Aslında yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.”


(Hud 11/28)
قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَاٰتٰين۪ي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِه۪ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْۜ اَنُلْزِمُكُمُوهَا وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ
Nuh dedi ki: “Ey halkım, hiç düşündünüz mü? Ben Rabbimden gelen açık bir belgeye dayanmışsam, o bana katından bir ikram (nebilik) vermiş de (sizin tavrınızdan dolayı) o ikram sizden gizlenmişse, istemediğiniz halde size onu kabul ettirebilir miyiz?


(Hud 11/29)
وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًاۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ
Ey halkım! Buna /yaptığım göreve karşılık sizden bir mal istemiyorum. Benim ücretim sadece Allah'a aittir. Ben inanıp güvenenleri kovacak da değilim. Onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, cahillik eden bir toplum olarak görüyorum.


(Hud 11/30)
وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اللّٰهِ اِنْ طَرَدْتُهُمْۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Ey halkım! Onları kovacak olursam beni Allah’tan kim kurtarabilir? Aklınızda tutmanız gereken doğru bilgiyi kullanmaz mısınız?


(Hud 11/31)
وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ اِنّ۪ي مَلَكٌ وَلَٓا اَقُولُ لِلَّذ۪ينَ تَزْدَر۪ٓي اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْرًاۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْۚ اِنّ۪ٓي اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ
Ben size: ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır.’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Ben melek olduğumu da söylemiyorum. Gözlerinizin değersiz gördüğü kimseler için ‘Allah bunlara iyilik etmez.’ de demiyorum. Onların içlerinde olanı en iyi bilen Allah’tır. Bunları dersem yanlış yapanlardan olurum[*].”

[*] En’am 6/50.


(Hud 11/32)
قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَاَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Dediler ki: “Bak Nuh! Bizimle tartıştın, tartışmayı da çok uzattın! Doğru söylüyorsan haydi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!”


(Hud 11/33)
قَالَ اِنَّمَا يَأْت۪يكُمْ بِهِ اللّٰهُ اِنْ شَٓاءَ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ
Nuh dedi ki: Karar vermesi durumunda[*] o azabı başınıza getirecek olan sadece Allah’tır. Siz onun önüne geçemezsiniz.”

[*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şey yapma” anlamında olan şey = شيءdir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe = شاء fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe = شاء fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html


(Hud 11/34)
وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْح۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ
“Sizi ne kadar iyiliğe yöneltmek istesem de Allah (gösterdiğiniz tavırdan dolayı) yoldan çıkmanızı istemişse iyiliğe yöneltmemin size bir faydası olmaz. O sizin Rabbinizdir. Onun huzuruna çıkarılacaksınız.”


(Hud 11/35)
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ اِجْرَام۪ي وَاَنَا۬ بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ۟
Yoksa “Onu (Kur’an’ı) Muhammed uydurdu.” mu diyorlar? De ki: “Uydurduysam suç benimdir ama ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”


(Hud 11/36)
وَاُو۫حِيَ اِلٰى نُوحٍ اَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَۚ
Nuh’a şu vahyedildi: “Halkından inanmış olanlar dışında artık hiç kimse inanmayacaktır[*]. Onların yaptıkları şeyler yüzünden sakın tasalanma.”

[*] Allah Teala onların bu konudaki kararlılıklarını bildirmektedir. Eğer helak emri çıkmadan önce tövbe etselerdi, onlar da Yunus aleyhisselamın toplumu gibi kurtulabilirlerdi (Yunus 10/98).


(Hud 11/37)
وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ
“Gemiyi bizim gözetimimizde ve vahyimize göre yap. Yanlışlar içinde olanlar hakkında bana bir şey söyleme! Çünkü onlar boğulacaklardır.”


(Hud 11/38)
وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَاٌ مِنْ قَوْمِه۪ سَخِرُوا مِنْهُۜ قَالَ اِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَاِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَۜ
Nuh gemiyi yapıyor; halkının ileri gelenleri, yanından her geçtiklerinde onunla alay ediyordu. O da şöyle diyordu: “Şimdi siz bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle zamanı geldiğinde tıpkı sizin alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.”


(Hud 11/39)
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُق۪يمٌ
Rezil edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kime ineceğini yakında öğreneceksiniz.”


(Hud 11/40)
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ قُلْنَا احْمِلْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَۜ وَمَٓا اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَل۪يلٌ
Sonunda emrimiz çıktı ve tandır kaynadı[*]. Nuh’a dedik ki: “Erkekli dişili her türden birer çifti ve -hakkında önceden karar çıkan kişi hariç- aileni, bir de inanıp güvenenleri gemiye bindir.” Onunla birlikte pek az kişi inanmıştı.

[*] Tennur =التنور tandır demektir.(Lisan’ul- Arab) Geminin tandırının kaynaması, onun buharlı gemi olduğunu ve harekete hazır hale geldiğini gösterir.


(Hud 11/41)
وَقَالَ ارْكَبُوا ف۪يهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰۭۙيهَا وَمُرْسٰيهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Nuh dedi ki: “Haydi binin. Geminin akıp gitmesi de demir atması da Bismillah ile[*] olacaktır. Şüphesiz benim Rabbim çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.”

[*] “Allah” ismi Rabbimizin özel ismidir. Bu nedenle "Allah" denince diğer bütün esma da akla gelir. Nuh'un gemisinin bir tufanda yol alacak olması; Allah'ın ilim, kudret, rahmet gibi daha pek çok özelliği sayesinde gerçekleşeceği için "Bismillah /Allah'ın adıyla" ifadesi "Allah'ın tüm isimleri /özellikleri sayesinde" anlamına da gelir. Ayrıca tefsirlerde, geminin "Bismillah" diyerek çalıştırıldığı ve yine aynı şekilde durdurulduğu da anlatılmıştır.


(Hud 11/42)
وَهِيَ تَجْر۪ي بِهِمْ ف۪ي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌۨ ابْنَهُ وَكَانَ ف۪ي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْۭۗ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِر۪ينَ
Gemi, dağlar gibi bir dalganın[*] içinde, onları (bir o tarafa bir bu tarafa) sürüklüyordu. Nuh, kenarda duran oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle birlikte sen de bin, kafirlerle beraber olma.”

[*] Dalga diye tercüme ettiğimiz mevc =مَوْجٍ kelimesi tekildir. Demek ki gemi henüz demir almamış ama çok büyük bir dalga gemiyi sallamaya ve içindekileri sağa sola savurmaya başlamıştı.


(Hud 11/43)
قَالَ سَاٰو۪ٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ي مِنَ الْمَٓاءِۜ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَق۪ينَ
Dedi ki: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” Nuh dedi ki: “Bugün -Allah’ın ikramda bulunduğu kişiler hariç- herhangi birini, onun emrinden (tufandan) koruyacak yoktur.” Derken aralarına bir dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu.


(Hud 11/44)
وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
“Ey yer! Suyunu yut! Ey gök suyunu tut!” dendi. Sular çekildi, iş tamamlandı, gemi Cudi’nin üstüne oturdu ve şöyle dendi: “Yanlışlar içindeki topluluk uzak olsun!”


(Hud 11/45)
وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ي مِنْ اَهْل۪ي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ
Nuh, Rabbine seslendi ve dedi ki: “Rabbim, oğlum benim ailemdendir; verdiğin söz de gerçektir[*]; ama en doğru kararı sen verirsin.”

[*] Bkz Hud 11/40 


(Hud 11/46)
قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
Allah dedi ki: “Bak Nuh! O, senin ailenden değildir. O, uygunsuz bir işin ürünüdür. Aslını bilmediğin şeyi benden isteme[1*]. Kendini bilmezlerden[2*] olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”

[1*] Bu ayetten, Nuh aleyhisselamın oğlum dediği çocuğun, kendi oğlu olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü bir önceki ayette Nuh “Rabbim, oğlum benim ailemdendir” demiş, Allah ise  “O, senin ailenden değildir” diyerek bu ayette onu reddetmiştir. Tahrim 66/10. ayette ise Nuh’un karısının kocasına ihanetinden bahsedilir. Ayetin sonundaki “aslını bilmediğin şeyi benden isteme” ifadesi de Nuh’un o çocukla ilgili bilmediği şeylerin olduğunu gösterir.

[2*] “Kendini bilmez, kendine hakim olamayan” anlamları verdiğimiz bu kelime Arapça “cahil” kelimesidir. Arapçada cahil, bilgisiz anlamına geldiği gibi; bildiği halde üzüntü, öfke, arzu, menfaat gibi nedenlerle kendine hakim olamayan, kendini tutamayan anlamına da gelir (Nisa 4/17, Yusuf 12/33). Ayete göre Nuh aleyhisselam, o ana kadar kendi oğlu zannettiği kişiyi tufanda kaybetmiş olmanın acısıyla kendine engel olamayarak, Allah’a, bu emrinin gerekçelerini sormuştur. Bu tavır Allah’ın nebi resulü açısından uygunsuz olduğundan, Allah onu ikaz etmiş ve öğüt vermiştir. Kendisi de derhal Allah’a sığınmış ve bağışlanma dilemiştir.


(Hud 11/47)
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Nuh dedi ki: “Rabbim! Bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz, bana ikramda bulunmazsan kaybedenlerden olurum.”


(Hud 11/48)
ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ
“Ey Nuh, sana ve senin beraberindekilerden oluşacak toplumlara katımızdan esenlik ve bereketlerle in! İçlerinden öyle toplumlar da çıkacak ki onları önce yararlandıracağız, sonra acıklı azabımız onları çarpacaktır.” dendi.


(Hud 11/49)
تِلْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟
İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberleridir. Daha önce bunları ne sen bilirdin ne de halkın. Öyleyse, sen de sıkıntılara katlan. Mutlu son, müttakilerin / yanlışlardan sakınanların hakkıdır.


(Hud 11/50)
وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ
Âd kavmine de kardeşleri Hud’u gönderdik. Dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin; sizin ondan başka ilahınız yoktur. Siz sadece uyduruyorsunuz.”


(Hud 11/51)
يَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًاۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذ۪ي فَطَرَن۪يۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
“Ey halkım! Bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece Allah'a aittir.. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”


(Hud 11/52)
وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِم۪ينَ
“Ey halkım! Rabbinizden bağışlanma dileyin, ona yönelin ki size gökten bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Suçlulardan olup da yüz çevirmeyin.”


(Hud 11/53)
قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ
Dediler ki: “Bak Hud! Bize bir belge getirmedin. Senin sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz.


(Hud 11/54)
اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ
Sana diyeceğimiz sadece şudur: “İlahlarımızdan bazıları seni fena çarpmış.” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun, ben ortak koştuklarınızdan tamamen uzağım.”


(Hud 11/55)
مِنْ دُونِه۪ فَك۪يدُون۪ي جَم۪يعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ
“Allah ile aranıza koyduklarınızdan uzağım. Haydi, hep birlikte bana tuzak kurun. Hiç göz açtırmayın.”


(Hud 11/56)
اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
“Ben, benim de rabbim/sahibim, sizin de rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. Onun kontrolü altında olmayan tek canlı yoktur. Benim Rabbim doğru yol üzerindedir.”

 

 


(Hud 11/57)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ٓ اِلَيْكُمْۜ وَيَسْتَخْلِفُ رَبّ۪ي قَوْمًا غَيْرَكُمْۚ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْـًٔاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ
“Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ben bir elçi olarak bana söylenenleri size tebliğ ettim /bildirdim. Rabbim sizin yerinize başka bir topluluk getirir, onlara hiçbir zarar da veremezsiniz. Çünkü benim Rabbim her şeyi korur.”


(Hud 11/58)
وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّاۚ وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَل۪يظٍ
Emrimiz gelince Hud’u ve onunla birlikte iman edenleri, bizden bir ikram olarak kurtardık. Onları ağır bir azaptan kurtardık.


(Hud 11/59)
وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ
İşte Âd kavmi… Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr ettiler, onun elçilerine karşı çıktılar ve nerede bir inatçı zorba varsa ona uydular.


(Hud 11/60)
وَاُتْبِعُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَٓا اِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ۟
Onlar bu dünyada dışlandılar; kıyamet /mezardan kalkış[*] gününde de dışlanacaklar. Bilin ki Âd halkı Rablerini görmezlikten geldiler. Hud’un halkı Âd uzak olsun!

[*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Hud 11/61)
وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ هُوَ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ ف۪يهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبّ۪ي قَر۪يبٌ مُج۪يبٌ
Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. “Ey halkım!” dedi; “Allah’a kulluk edin! Sizin ondan başka ilahınız yoktur. Sizi yerden /yerdeki maddelerden oluşturup geliştiren ve burayı imar etmenizi isteyen odur. Öyleyse ondan bağışlanma dileyin, ona yönelin. Çünkü benim Rabbim herkese yakındır; isteklere cevap verir.”


(Hud 11/62)
قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ
Dediler ki: “Bak Salih! Daha önce aramızda ümit beslenen biriydin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiğine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun? Biz senin bizi davet ettiğin şey konusunda tam bir şüphe ve ikilem içerisindeyiz.”


(Hud 11/63)
قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَاٰتٰين۪ي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اللّٰهِ اِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَز۪يدُونَن۪ي غَيْرَ تَخْس۪يرٍ
Dedi ki: “Ey halkım! Hiç düşündünüz mü, eğer ben Rabbimden gelen açık bir belgeye dayanıyorsam ve o bana katından bir ikram (nebilik) vermişse, ona karşı çıktığım takdirde beni Allah’tan kim kurtarabilir? Öyle bir durumda siz benim ancak zararımı artırırsınız.


(Hud 11/64)
وَيَا قَوْمِ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ
Ey halkım! İşte size bir ayet / mucize olarak Allah’ın dişi devesi! Onu rahat bırakın, Allah’ın toprağında otlasın. Ona kötülük etmeyin; yoksa sizi hemen gelecek olan bir azap yakalar.”


(Hud 11/65)
فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا ف۪ي دَارِكُمْ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ
Fakat onlar deveyi ayaklarını keserek öldürdüler[*]. Bunun üzerine Salih dedi ki: “Üç gün daha yurdunuzdan yararlanmaya devam edin. Bu, yalanlanamayacak bir tehdittir.”

[*] Kamer 54/29.


(Hud 11/66)
فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئِذٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَز۪يزُ
(Azapla ilgili) Emrimiz gelince Salih’i ve onunla birlikte inanıp güvenenleri, bizden bir ikram olarak kurtardık. Onları, o günün rezilliğinden de kurtardık. Senin Rabbin her şeye gücü yeten, daima üstün olandır.


(Hud 11/67)
وَاَخَذَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دِيَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۙ
Yanlış davrananları o ses yakaladı da yurtlarında çöküp kaldılar[*].

[*] A’raf 7/73-79.


(Hud 11/68)
كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۜ اَلَٓا اِنَّ ثَمُودَا۬ كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْدًا لِثَمُودَ۟
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlardı. Dikkat edin; Semûd halkı, Rablerini görmezlikte direndi. Semûd (halkı) uzak olsun!


(Hud 11/69)
وَلَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى قَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ فَمَا لَبِثَ اَنْ جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَن۪يذٍ
Elçilerimiz İbrahim’e, müjde vermek için gelmişlerdi: “Selam[*]” dediler. İbrahim de: “Size de selam olsun.” dedi. Fazla beklemeden kızartılmış bir buzağı getirdi.

[*] Selam; selamet, esenlik ve güvenlik demektir (Mekayis). Selamlaşma, karşılıklı olarak esenlik ve güvenlik dilemek olur.

 


(Hud 11/70)
فَلَمَّا رَآٰ اَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ اِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْ اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمِ لُوطٍۜ
Ona (buzağıya) el sürmediklerini görünce onları yadırgadı ve onlardan tedirgin oldu. Onlar, “Korkma” dediler: “Biz, Lut halkına gönderildik[*].”

[*] Hicr 15/52-53


(Hud 11/71)
وَامْرَاَتُهُ قَٓائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِاِسْحٰقَۙ وَمِنْ وَرَٓاءِ اِسْحٰقَ يَعْقُوبَ
(O sırada) Eşi ayakta duruyordu, hemen gülüverdi[*]. Sonra ona İshak’ı, İshak’ın arkasından da (İshak’ın oğlu) Yakub’u müjdeledik.

[*] Zariyat 51/28-30.


(Hud 11/72)
قَالَتْ يَا وَيْلَتٰٓى ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخًاۜ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَج۪يبٌ
“Vay başıma!” dedi. “Ben mi doğuracağım? Halbuki ben kocamış bir kadınım şu yaşlı adam da benim kocam! Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”


(Hud 11/73)
قَالُٓوا اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ اِنَّهُ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ
Dediler ki: “Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Ey İbrahim’in hane halkı! Allah’ın ikramı ve bereketi sizin üstünüzdedir. O, her şeyi güzel yapar, pek yücedir.”


(Hud 11/74)
فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى يُجَادِلُنَا ف۪ي قَوْمِ لُوطٍۜ
İbrahim’in korkusu geçip kendisine o müjde de gelince, Lut halkı hakkında elçilerimizle[1*] çekişmeye[2*] başladı[3*].

[1*] Ayet metnindeki “bizimle” ifadesini “elçilerimizle” şeklinde tercüme etmemiz, elçinin kendi adına konuşma yetkisinin olmamasındandır. İbrahim aleyhisselam iyi biliyor ki onlar, Allah’ın emrini yerine getirmekle görevlidirler. Görevi değiştiremezler.

[2*] Tevrat / Yaratılış 18:23-33.

[3*] Ankebut 29/31-32.


(Hud 11/75)
اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ
Çünkü İbrahim pek yumuşak huylu, içli ve daima Allah’a yönelmiş biriydi.


(Hud 11/76)
يَٓا اِبْرٰه۪يمُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَاۚ اِنَّهُ قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ وَاِنَّهُمْ اٰت۪يهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ
Dediler ki: “İbrahim! Bu konuyu kapat. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmez bir azap gelecektir.”


(Hud 11/77)
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ
Elçilerimiz Lut’un yanına varınca Lut, onlar için kaygılandı ve onlardan dolayı çaresiz hissetti. “Bu, zor bir gündür!” dedi.


(Hud 11/78)
وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪يۜ اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ
Halkı ona şehvetle koşarak geldi. Onlar daha önce de çirkin işler (eşcinsel ilişkiler) yapıyorlardı. Dedi ki: “Ey halkım! İşte kızlarım… Sizin için temiz olan[1*] onlardır (onlarla evlenin). Allah’tan korkun; beni misafirlerimin önünde rezil etmeyin. İçinizde aklı başında tek bir kimse bile yok mu[2*]?”

[1*] Buradaki atharu = اطهر kelimesi sadece sıfat-ı müşebbehe olabileceğinden meal o şekilde verilmiştir. Allah'ın elçisinin evlilik dışı ilişkiyi onaylaması mümkün olmadığından burada “onlarla evlenin” sözünün gizli emir olarak yer alması zorunludur. Lut Aleyhisselamın bunu söyleme fırsatı bulamamış olması, halkın onu ne kadar  bunalttığını gösterir. Bu ayet, aynı zamanda din farkının evlenmeyi haram kılmadığını da gösterir. Çünkü Araf 7/83 ve Zariyat 51/36. ayete göre Lut Aleyhisselama kızları dışında kimse inanmamıştır. Mümin olan kızlarını kafirlerle evlendirmeyi teklif etmesi din farklılığının evliliğe engel olmadığının delillerinden biri olur. Ayrıca Tahrim 66/10. ve A’râf 7/83. ayetlere göre Lut aleyhisselamın eşi kafirdi ama onun eşi olmaya devam ediyordu.

Müslüman olan kadının Müslüman olmayan erkekle evlenmesinin Bakara 2/221’e göre caiz olmadığı söylenir.
Oysa o ayette geçen “daha iyi” ifadeleri, böyle bir evliliğin tavsiye edilmediğini gösterir ama haram kılmaz. Nebimizin kızı Zeyneb’in eşi Ebü’l- s b. er-Rebî de hicretin 6. yılına kadar Müslüman olmamıştı. Nebimiz ne kızını ne de başka bir mümini din farkından dolayı eşinden ayırmamıştır.

[2*] Bkz. Hicr 15/67-72. Aynı olay Tevrat /Yaratılış 19:8 pasajlarında da şöyle anlatılır: “Bakın, hiç erkek tanımamış iki kızım var. Onları getireyim de gözünüzde iyi olanı onlarla yapın. Ama bu adamlara bir şey yapmayın; çünkü onlar benim çatımın gölgesi altına geldiler.”


(Hud 11/79)
قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ
“Kızlarınla evlenmek gibi bir niyetimizin olmadığını iyi bilirsin. Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun!” dediler.


(Hud 11/80)
قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ
“Keşke sizi engelleyecek bir gücüm olsaydı ya da arkam kuvvetli olsaydı” dedi.


(Hud 11/81)
قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ
Misafirler dedi ki: “Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz; onlar sana asla ilişemeyecekler. Karın hariç ailenle birlikte gecenin bir bölümünde (seher vaktinde[*]) yola çık; içinizden kimse arkasına bakmasın. Bunların başına gelecek olan ona da gelecektir. Azapla buluşma zamanları sabahtır. Sabah da yakın değil mi?”

[*] Kamer 54/34.


(Hud 11/82)
فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۙ مَنْضُودٍۙ
Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik. Üzerlerine pişmiş çamurdan üst üste taşlar yağdırdık[*].

[*] Şuara 26/169-174. Bu taşlar, Tevrat’ın Yaratılış 19:24 bölümünde gökten yağdırılan kükürt ve ateş olarak tarif edilmiştir. Bu maddeler çoğunlukla bir yanardağ patlaması sonucunda ortaya çıkmaktadır.


(Hud 11/83)
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَۜ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ بِبَع۪يدٍ۟
Rabbinin katında işaretlenmiş taşları yağdırdık. Orası, yanlış yapan bu kimselerden (Mekke halkından) uzak değildir.


(Hud 11/84)
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ اِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ بِخَيْرٍ وَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُح۪يطٍ
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. “Ey halkım!” dedi: “Allah’a kulluk edin; sizin ondan başka ilahınız yoktur. Ölçeği ve tartıyı eksik yapmayın. Sizin iyi durumda olduğunuzu görüyorum. Doğrusu ben sizi çepeçevre kuşatacak bir günün azabından korkuyorum.”


(Hud 11/85)
وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
“Ey halkım! Ölçeği ve tartıyı hakka tam uygun yapın. İnsanların hakkını yemeyin. Bozgunculuk yaparak ortalığı birbirine katmayın.


(Hud 11/86)
بَقِيَّتُ اللّٰهِ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِحَف۪يظٍ
Eğer inanıyorsanız sizin için hayırlı olan, Allah’ın size bıraktığı (helal kazanç)dır. Ben sizin koruyucunuz değilim.”


(Hud 11/87)
قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ
Dediler ki: “Bak Şuayb! Atalarımızın taptıklarını bırakmamızı, mallarımızı istediğimiz gibi[*] kullanmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı /senin inancın mı emrediyor? Sen ne kadar da hoşgörülü ve akıllı (!) biriymişsin.”

[*] Bkz. Hud 11/33. âyetin dipnotu. 


(Hud 11/88)
قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَرَزَقَن۪ي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًاۜ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ اُخَالِفَكُمْ اِلٰى مَٓا اَنْهٰيكُمْ عَنْهُۜ اِنْ اُر۪يدُ اِلَّا الْاِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُۜ وَمَا تَوْف۪يق۪ٓي اِلَّا بِاللّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ
Şuayb dedi ki: “Ey halkım! Hiç düşündünüz mü, ya ben Rabbimden gelen açık bir belgeye dayanıyorsam ve o bana kendi katından güzel bir imkân vermişse? Sizi yapmaktan men ettiğim şeyleri kendim yapmak istemem. Ben sadece, gücümün yettiği kadar sizi iyiye ve güzele yöneltmek isterim. Başarılı olmam Allah’ın yardımına bağlıdır. Ben sadece ona güvenip dayanır, sadece ona yönelirim.”


(Hud 11/89)
وَيَا قَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاق۪ٓي اَنْ يُص۪يبَكُمْ مِثْلُ مَٓا اَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ اَوْ قَوْمَ هُودٍ اَوْ قَوْمَ صَالِحٍۜ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَع۪يدٍ
“Ey halkım, bana muhalefetiniz sizi günaha sokmasın! Yoksa başınıza Nuh’un halkının, Hud’un halkının veya Salih’in halkının başına gelenler gelir. Lut halkı da sizden pek uzak değildir.


(Hud 11/90)
وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبّ۪ي رَح۪يمٌ وَدُودٌ
Rabbinizden bağışlanma dileyin de artık ona yönelin! Çünkü benim Rabbimin ikramı boldur, sevgi doludur.”


(Hud 11/91)
قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ۬ كَث۪يرًا مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفًاۚ وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ
Dediler ki: “Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz. İyi biliyoruz ki sen aramızda zayıf birisin. Eğer kabilen olmasaydı seni taşa tutardık. Senin bizden üstün bir yanın yok!”


(Hud 11/92)
قَالَ يَا قَوْمِ اَرَهْط۪ٓي اَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِۜ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَٓاءَكُمْ ظِهْرِيًّاۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ
Şuayb dedi ki: “Ey halkım! Size göre kabilem Allah’tan daha mı üstün ki onu dikkate almayıp sırt çeviriyorsunuz? Benim Rabbim yaptığınız her şeyi çepeçevre kuşatır.”


(Hud 11/93)
وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۜ سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۜ وَارْتَقِبُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ
“Ey halkım! Elinizden ne geliyorsa yapın. Ben de yapacağım. Kişiyi rezil edecek olan azap kime gelecekmiş, yalancı kimmiş yakında öğrenirsiniz! Olacakları bekleyin bakalım, sizinle beraber ben de bekliyorum.”


(Hud 11/94)
وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَاَخَذَتِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دِيَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۙ
Emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri, bizden bir ikram olarak kurtardık. Yanlış yapanları ise o ses yakaladı da yurtlarında çöküp kaldılar.


(Hud 11/95)
كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۜ اَلَا بُعْدًا لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ۟
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlardı. Medyen halkı defolsun! Tıpkı Semud’un defolup gittiği gibi.


(Hud 11/96)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ
Musa’yı da ayetlerimizle /mucizelerimizle ve apaçık bir yetkiyle elçi olarak göndermiştik;


(Hud 11/97)
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ فِرْعَوْنَۚ وَمَٓا اَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَش۪يدٍ
Firavun’a ve ileri gelenlerine... Hepsi Firavun’un emrine tâbi olmuşlardı. Oysa Firavun’un emri akla uygun değildi.


(Hud 11/98)
يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَاَوْرَدَهُمُ النَّارَۜ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ
O, kıyamet /mezardan kalkış günü halkının önüne düşecek ve onları suya götürürcesine ateşe götürecektir. Suya koşarcasına götürüldükleri yer ne kötü bir yerdir!


(Hud 11/99)
وَاُتْبِعُوا ف۪ي هٰذِه۪ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ
Bu dünyada lanet /dışlanma peşlerini bırakmaz, kıyamet /mezardan kalkış gününde de öyle. Onlara verilen bu armağan (!) ne kötü armağandır!


(Hud 11/100)
ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْقُرٰى نَقُصُّهُ عَلَيْكَ مِنْهَا قَٓائِمٌ وَحَص۪يدٌ
İşte bunlar, o kentlerin haberlerindendir. Bunları sana olduğu gibi anlatıyoruz. Onlardan hâlâ kalıntıları olanlar da vardır, biçilmiş ekin gibi yok olanlar da.


(Hud 11/101)
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَمَٓا اَغْنَتْ عَنْهُمْ اٰلِهَتُهُمُ الَّت۪ي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۜ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْب۪يبٍ
Biz onlara haksızlık yapmadık ama haksızlığı onlar kendilerine yaptılar. Rabbinin /Sahibinin emri gelince, Allah ile aralarına koyarak yardım istedikleri ilahları işlerine yaramadı. Onlara katkıları, sadece zararlarını artırmak oldu.


(Hud 11/102)
وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَٓا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِيَ ظَالِمَةٌۜ اِنَّ اَخْذَهُٓ اَل۪يمٌ شَد۪يدٌ
Senin Rabbin, yanlışlar içine düşmüş kentleri yakaladığı zaman işte böyle yakalar. Onun yakalaması can yakıcıdır ve çetindir.


(Hud 11/103)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِمَنْ خَافَ عَذَابَ الْاٰخِرَةِۜ ذٰلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌۙ لَهُ النَّاسُ وَذٰلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ
Ahiret azabından korkanlar için bunda ibretlik bir belge vardır. O gün bütün insanların toplanacağı gündür. O gün hazır bulunulacak[*] gündür.

[*] Vakıa 56/47-50.


(Hud 11/104)
وَمَا نُؤَخِّرُهُٓ اِلَّا لِاَجَلٍ مَعْدُودٍۜ
Biz onu, sadece belirlediğimiz süre doluncaya kadar bekletiriz.


(Hud 11/105)
يَوْمَ يَأْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۚ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ
Allah’ın izni olmadan kimsenin konuşamayacağı gün geldiğinde kimileri mutsuz kimileri de mutlu olacaktır.


(Hud 11/106)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌۙ
Mutsuzlar, o ateşte olacaklardır; orada nefesleri hırıltılı ve derindendir.


(Hud 11/107)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ اِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ
Rabbin farklı tercihte bulunmazsa[1*]; onlar, gökler ve yer durdukça, orada ölümsüz olarak kalırlar. Senin Rabbin irade ettiği[2*] her şeyi yapacak güçtedir.

[1*] Bkz. Hud 11/33. ayetin dipnotu.

[2*] İrâde, istemek ve dilemektir. Allah kullarının, imtihanı başarmalarını irade eder ama herkes başaramaz (Nisa 4/26). Allah “ol” emrini vermeden onun iradesi gerçekleşmez (Yasin 36/82). İmtihanla ilgili konularda “ol” emrini, sadece gereğini yapanlar için verir.

 


(Hud 11/108)
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ عَطَٓاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ
Mutlu edilenler ise Cennet’te olacaklardır. Rabbin farklı tercihte bulunmazsa[*]; onlar, gökler ve yer durdukça, bitip tükenmeyecek bir ödül ile orada ölümsüz olarak kalırlar.

[*] Bkz. Hud 11/33. ayetin dipnotu. Ayette bu ifadenin kullanılması Allah’ın bunu yapmaya zorunlu olmadığını gösterir. Ancak cennetteki ikramının kesintisiz olduğunu bildirmesi, oradakileri dışarı çıkarmayacağının delilidir (Ra'd 13/35, Hicr 15/48, Kasas 28/60, Lokman 31/9, Sâd 38/54, Şurâ 42/36).

 

(Hud 11/109)
فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُۜ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَص۪يبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟
Kulluk ettikleri şeylerden dolayı bunlarla tartışmaya girme! Daha önce ataları nasıl kulluk etmişse bunlar da tıpkı onlar gibi kulluk ediyorlar. Biz bunların paylarına düşeni, eksiltmeden tastamam veririz.


(Hud 11/110)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ
Musa’ya o kitabı verdik; hemen onda ihtilafa düşüldü. Rabbinin daha önce verdiği bir sözü[*] olmasaydı aralarında mutlaka hüküm verilirdi. O kitaptan dolayı onlar, tam bir şüphe ve ikilem içerisindeydiler.

[*] Hud 11/104.


(Hud 11/111)
وَاِنَّ كُلًّا لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْۜ اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Rabbin onların her birine, işlerinin karşılığını tam olarak verecektir; çünkü o, yaptıklarının iç yüzünü bilir.


(Hud 11/112)
فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْاۜ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle birlikte tövbe edenler /dönüş yapanlar da öyle! Sakın taşkınlık etmeyin! O, bütün yaptıklarınızı görür.


(Hud 11/113)
وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ
Sakın yanlış yolda olanlara sırtınızı dayamayın; yoksa o ateş size de dokunur! Onların Allah ile aralarına girecek bir yakınları olmayacaktır. Sonra yardım da göremezsiniz!


(Hud 11/114)
وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِۜ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ
Gündüzün iki bölümünde ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde[*] namazı tam ve düzgün kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, bilgisini kullananların akıllarında tutmaları gereken doğru bilgidir.

[*] “Taraf =طرف”, bir şeyin bölümlerinden biri anlamına gelir (Lisan’ül Arab). “Gündüzün iki tarafı”, iki bölümü demektir. Namaz kılınması gereken ilk bölüm, güneşin tepe noktasından batıya doğru kaydığı öğle vaktidir (İsra 17/78). İkincisi ise güneş batmadan önce kılınması gereken ikindi namazının vakti olur.  “Zülef = زلف”, yakınlık anlamında olan “zülfe”nin (Mülk 67/27) çoğuludur (Lisan’ül Arab), “gecenin gündüze yakın vakitleri” demektir. Yakınlık, gündüzün aydınlığının gecenin karanlığına karışmasıyla anlaşılır. Arapçada çoğul en az üç adete işaret eder. Demek ki gecenin gündüze yakın vakitlerinde kılınan namazların sayısı en az üçtür. Bunlar akşamın alaca karanlığında kılınan akşam ve yatsı namazları ile sabahleyin doğuda ufuk boyunca uzanan siyah ve beyaz kuşakların bir çizgi ile ayrıldığı vakitte kılınmaya başlanan sabah namazıdır. Dolayısıyla bu ayet, bir günde öğle namazı ile başlayıp sabah namazı ile biten beş vakit namazın farz olduğunu gösterir. İlgili diğer ayetler için bkz. Bakara 2/238, İsra 17/78.


(Hud 11/115)
وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
Sen sabırlı ol /duruşunu bozma! Allah güzel davrananların ödülünü boşa çıkarmaz.


(Hud 11/116)
فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْۚ وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَٓا اُتْرِفُوا ف۪يهِ وَكَانُوا مُجْرِم۪ينَ
Sizden önceki dönemlerde bilgi birikimi olanlar[*] o yerlerdeki bozulmalardan sakındırsalardı olmaz mıydı? Kendilerini kurtardığımız az kimse dışında bunu yapan olmadı. Yanlış yapanlar, kendilerini şımartan şeylerin ardına düştüler ve günahkârlar haline geldiler.

[*] Önceki nebilerden ve onların kitaplarından öğrendikleri bilgi birikimi.


(Hud 11/117)
وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ
Doğru düzgün davranan bir halkı varken, Rabbin haksızlık edip o kentleri helak edecek değildir.


(Hud 11/118)
وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِف۪ينَۙ
Rabbin tercihini farklı yapsaydı[1*] elbette insanları tek bir toplum haline getirirdi. (Tercihi böyle yaptığı için[2*]) Onlar muhalefet etmeyi sürdüreceklerdir[3*].

[1*] Bkz. Hud 11/33. âyetin dipnotu.

[2*] Yunus 10/99.

[3*] Bakara 2/30.


(Hud 11/119)
اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْۜ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ
Rabbinin ikramda bulundukları bunun dışındadır[1*]. O, insanları ihtilaf için yaratmıştır. Rabbinin şu sözü kesinleşmiştir: “Cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım[2*].”

[1*] Nisa 4/ 69-70.

[2*] A’raf 7/12-18, Secde 32/13, Sad 38/82-85.


(Hud 11/120)
وَكُلًّا نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ وَجَٓاءَكَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Elçilerin haberlerinden kalbini kararlı kılacak her şeyi sana tam olarak anlatıyoruz. Onlarda konuyla ilgili hakikatler, öğüt ve müminler için akılda tutulması gereken bilgiler vardır.


(Hud 11/121)
وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْۜ اِنَّا عَامِلُونَۙ
İnanmayanlara de ki: “Elinizden ne geliyorsa yapın, biz de yapıyoruz!


(Hud 11/122)
وَانْتَظِرُواۚ اِنَّا مُنْتَظِرُونَ
Bekleyin, biz de bekliyoruz!”


(Hud 11/123)
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Göklerin ve yerin gaybını / gizlisini saklısını bilmek Allah’a mahsustur. Bütün işler ona varır. Öyleyse sen ona kulluk et ve ona güvenip dayan. Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.