RAD

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Rad 13/1)
الٓمٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
ELİF! LAM! MİM! RA! Bunlar, bu kitabın ayetleridir. Rabbinden /Sahibinden sana indirilen kitap bütünüyle gerçektir. Ama insanların çoğu inanmazlar.


(Rad 13/2)
اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Allah gökleri, görebileceğiniz direkler olmadan yükseltmiş olandır[1*]. Sonra arşa /yönetimin başına geçmiş, Güneş’i ve Ay’ı hizmete koymuştur. Her biri, (yörüngesinde) belli bir süre için akar gider. O, bütün işleri çekip çevirir. Rabbinizle /Sahibinizle yüzleşeceğinizi kesin olarak anlayasınız diye ayetleri ayrıntılı olarak açıklar[2*].

[1*] Gökleri, göremeyeceğiniz direklerle yükseltmiştir (Lokman 31/10).

[2*]  Ayetleri yanlızca Allah’ın açıklaması konusu ile ilgili olarak bkz: Hud 11/1-2, Al-i İmran 3/7, Fussilet 41/3.

 


(Rad 13/3)
وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَارًاۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Yeryüzünü uzatan[1*], içine sabitleyici dağlar ve ırmaklar yerleştiren ve orada her üründen iki eşi oluşturan odur. Gündüzü de gece ile örter[2*]. Bunda düşünen bir topluluk için ayetler /göstergeler vardır.

[1*] "Yerin uzatılması", yeryüzünün, yaratılışının başlangıcı olan "patlama"dan (Enbiya 21/30) son halini almasına (Bakara 2/22) kadar geçirdiği sürecin aşamalarından birini ifade eder.

[2*] İsra 17/12, Zümer 39/5.


(Rad 13/4)
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Yeryüzünde birbirine komşu toprak parçaları[*], üzüm bağları, ekinler ve çatallı - çatalsız hurma ağaçları vardır. Hepsi aynı su ile sulanır ama ürün açısından her birine diğerinden farklı özellikler veririz. Bunda, aklını kullanan bir topluluk için ayetler /göstergeler vardır.

[*] “Toprak parçaları” anlamı verdiğimiz kelimenin Arapçası kıtadır. “Birbirine komşu kıtalar” şeklinde de çevrilebilir.


(Rad 13/5)
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَابًا ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Bir şeye şaşacaksan, asıl şaşılacak olan onların şu sözleridir: “Toprak olduğumuzda mı, gerçekten yeniden mi yaratılacağız?” İşte onlar, Rablerini /Sahiplerini görmezlikte direnenlerdir. Onlar, boyunlarına halka takılacak olanlardır. Ve yine onlar cehennem ahalisidir. Orada ölümsüz olacaklardır.


(Rad 13/6)
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ
Bir de senden, iyilikten önce kötülüğün başlarına gelmesini istiyorlar[1*]. Oysa onlardan önce bunun örnekleri gelip geçti[2*]. Hiç şüphe yok ki senin Rabbin /Sahibin yanlışlarına rağmen Allah, insanlara mağfiret[3*] edendir. (Bil ki) Sahibinin cezalandırması çetindir[4*].

[1*] Onların şaşılacak bir başka yönü de Muhammed aleyhisselama inanıp iyiliğe kavuşmayı istemek yerine azabın başlarına gelmesini istemeleridir (Hac 22/47, Ankebut 29/53-54).

[2*] A’raf 7/70,72; Hud 11/32 vb. pek çok ayette, önceki nebilere aynı tavrı gösterenlerin başına gelenler anlatılmıştır.

[3*] İstiğfar “söz ve davranışla mağfiret talep etmek”tir. Mağfiret ise, Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.

[4*] Çetin, ayetteki ’شديد = şedîd’in karşılığıdır. Şedîd, ‘güçlü bağla bağlı’ anlamındadır. Allah, vereceği cezayı, kulunun suçuna bağlamıştır (En'âm 6/160).


(Rad 13/7)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟
Ayetleri görmezlikte direnenler /kâfirler derler ki “Ona Rabbinden bir ayet /mucize indirilseydi ya!” Sen sadece uyarıcısın. Her topluluğun bir yol göstericisi vardır.


(Rad 13/8)
اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ
Allah her dişinin rahminde ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksilttiğini ve neyi çoğalttığını bilir. Onun yanında her şey bir ölçüye göredir.


(Rad 13/9)
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ
O, bütün gaybı /algılanamayanı da şehadeti /algılanabileni de bilir; büyüktür, yücedir.


(Rad 13/10)
سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ
İçinizden sözü gizleyen ve açığa vuran, gece saklanan ve gündüz dışarı çıkan onun için farksızdır.


(Rad 13/11)
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ
Kişiyi önünden ve arkasından takip eden (melekler) vardır, Allah’ın emriyle onu korurlar[1*]. Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da onu değiştirmez. Allah bir toplumun başına bir kötülük getirmek isterse[2*], ona engel olacak kimse yoktur. Onların Allah ile aralarına girecek bir dostları da yoktur.

[1*] En’am 6/61, Târık 86/4.

[2*] Allah’ın bir topluma sıkıntı vermesi, ancak o toplumun onu hak etmesinin sonucunda olur (Nisa 4/79, En’am 6/147, Enfal 8/53, Şûra 42/30).


(Rad 13/12)
هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ
Bir korku ve bir umut olsun diye size şimşeği gösteren ve yağmur yüklü bulutları oluşturan odur[*].

[*] Rum 30/24.


(Rad 13/13)
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ
Gök gürültüsü, her şeyi mükemmel yapmasından; melekler de korkudan ona boyun eğerler. Yıldırımları o gönderir ve onlarla tercih ettiğine[*] çarpar. O insanlar, Allah konusunda tartışıp duruyorlar. Halbuki Allah’ın vereceği sıkıntı çetin olur.

[*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şey yapma” anlamında olan şey = شيء’dir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe = شاء fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe = شاء fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html  Burada beklenen, yıldırımın çarpacağı kişiyi belirlemesidir.


(Rad 13/14)
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ
Doğru dua, yalnızca Allah'a yapılandır[1*]. Müşriklerin Allah’ın dışında dua ettikleri, onlara hiçbir şekilde karşılık veremezler[2*]. Müşriklerin durumu, ağzına su gitsin diye iki avucunu suya uzatıp durandan farklı değildir; halbuki su, bu şekilde ağza ulaşmaz. Ayetleri görmezlikte direnenlerin /kâfirlerin[3*] duası sadece boşa giden bir duadır.

[1*] Fatiha 1/5.

[2*] A’raf 7/194.

[3*] Bu ayetten de anlaşıldığı üzere müşrikler aynı zamanda kafirdir (Al-i İmran 3/151).


(Rad 13/15)
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ
Göklerde ve yerde ne[1*] varsa gönüllü ve zorunlu olarak Allah'a secde ederler[2*] /boyun eğerler. Gölgeleri de secdeyi öğle ve ikindi vakitlerinde[3*] yapar.

[1*] Arap dilinde akıllı varlıklarla akılsız varlıklar birlikte anlatılınca akıllı varlıkları gösteren “men = من = kim” kullanılır. Türkçede böyle bir kullanım olmadığından “kim” yerine “ne” kelimesi kullanılmıştır.

[2*] Secdenin kök anlamı eğilme ve boyun eğmedir. (Müfredat). (Nahl 16/48,49, Rahman 55/6).

[3*] Bkz. A’raf 7/205. ayetin dipnotu.


(Rad 13/16)
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Onlara: “Göklerin ve yerin Rabbi /Sahibi kimdir?” diye sor ve de ki: "Allah’tır[*]!". Bir de şunu sor: “Allah ile aranıza, kendilerine bir fayda sağlamaya da bir zararı gidermeye de gücü yetmeyen veliler /dostlar mı koydunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?" Yoksa onlar Allah’a, onun yarattığı gibi yaratan ortaklar bulmuşlar da onların yarattıklarını Allah’ın yarattıklarına mı benzetmişler? Onlara de ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, bir tektir, her şeyi emri altına almıştır.”

[*] Cevabı onlar verseydi, aynı şeyi söyleyeceklerdi (Yunus 10/31, Müminun 23/84-89, Ankebut 29/61-63, Lokman 31/25, Zümer 39/38, Zuhruf 43/87).


(Rad 13/17)
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًاۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ
Allah gökten su indirir de vadiler alabildiklerince sel olup akar. Sel, üste çıkan bir köpük taşır. Süs veya eşya yapmak için ateşte erittiklerinizin üzerinde de benzeri bir köpük oluşur. Allah, doğru ile yanlışa böyle örnek verir. Köpük atılır gider ama insanlara yararı olan yerde kalır. Allah örnekleri işte böyle verir.


(Rad 13/18)
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟
Rabbinin çağrısına uyanlar için (ahirette) en güzel karşılık vardır. Onun cağrısına uymayanlar ise yeryüzündeki her şey ve bir o kadarı onların olsa, kesinlikle onu fidye olarak verip kurtulmak isterler. Onları kötü bir hesaplaşma bekler. Varıp kalacakları yer Cehennem’dir. Orası ne kötü bir yerleşim yeridir!


(Rad 13/19)
اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ
Rabbinden sana indirilenin tümüyle gerçek olduğunu bilen biri, ona karşı körlük eden kişi gibi olur mu? Sadece sağlam duruşlu[1*] olanlar doğru bilgiden yararlanırlar[2*].

[1*]  “Sağlam duruşlu” anlamı verdiğimiz “ulü’l-elbâb”, “Sözü dinleyip en güzeline uyanlardır.” (Zümer 39/18)

[2*] Zikir; doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerinde düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209). Tezkîr, zikri karşı tarafa ulaştırmak (Ğaşiye 88/21); tezekkür ise o zikri kullanmaktır (Kasas 28/51-52, Zümer 39/9).


(Rad 13/20)
اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ
Bunlar, Allah’a karşı taahhütlerini yerine getiren ve verdikleri sözden[*] caymayan kimselerdir.

[*] Her insan ergenlik çağına girerken Allah’ın kendisinin Rabbi olduğuna şahit olur ve Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğine söz verir. (Araf 7/172)

 


(Rad 13/21)
وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ
Bunlar; Allah’ın kurulmasını emrettiği bağı kuran[*], Rablerinden çekinen ve verecekleri hesabın kötü olmasından korkanlardır.

[*] Bunlar Allah’ı, kendinin en yakını olarak bilen ve araya bir aracı koymayanlardır. Bir ayet şöyledir: “İnsanı biz yarattık, içinden neler geçtiğini biliriz. Biz ona sinir uçlarından da yakınız.” (Kaf 50/16) Allah ile arasına aracı koyanlar, bu bağı koparır ve müşrik olurlar.


(Rad 13/22)
وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ
Yine bunlar; Rablerinin beğenisini kazanmak için sabreden /duruşunu bozmayan[1*], namazı özenle ve sürekli kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli-açık harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar, dünya yurdunun güzel sonucunu[2*] elde edecek olanlardır.

[1*]  Sabır, aklın ve dinin gerektirdiği şekilde kendine hakim olmaktır (Müfredat). Bu şekilde davranan kişi, önüne çıkan engelleri aşarak yoluna devam eder. Dilimizde bunu en iyi ifade eden söz ‘duruşunu bozmamak’tır.

[2*] Son yurt diye meal verdiğimiz ukbe’d-dâr = عُقْبَى الدَّارِ ifadesi, sadece cennet için kullanılır.


(Rad 13/23)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍۚ
Adn cennetlerini...[1*] Oraya hem onlar hem de atalarından, eşlerinden ve soylarından uygun durumda olanlar[2*] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girecek (ve şöyle diyeceklerdir):

[1*] Ahiretteki Cennet, “Adn cennetleri” olarak nitelenir (Meryem 19/60-63). Bir diğer niteleme biçimi de “Firdevs”tir (Kehf 18/107-108, Müminun 23/1-11). Bunlar, Cennet’in ortak özelliklerini ifade eden nitelemelerdir.

[2*] Bunlar, şirk günahından uzak kalmış olanlardır (Tûr 52/21).


(Rad 13/24)
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ
”Sabırlı davranmanıza /duruşunuzu bozmamanıza karşılık, selam size! Dünya yurdunun sonucu ne güzel oldu!”


(Rad 13/25)
وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ
Allah’a verdikleri sözden sonra taahhütlerini bozanlar[1*], Allah’ın kurulmasını emrettiği bağı koparan[2*] ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar var ya; işte onların hak ettikleri lanetlenmedir /dışlanmadır. Dünya yurdunun kötü sonucu onlarındır.

[1*] Her insan, Allah’ın varlığını, birliğini ve kendisinin Rabbi /Sahibi olduğunu, ömür boyu yaptığı gözlemlerle, tekrar tekrar kavrar (A’raf 7/172-173). Kendilerine kitap verilenlerden de o kitabın ayetlerini insanlara açıklayıp gizlememe sözü alınmıştır (Al-i İmran 3/187).

[2*] Bunlar fâsıklardır (Bakara 2/26-27), Fâsık, Allah’a içinden söz verdikten sonra onunla bağını koparıp yoldan çıkan kişidir. O, Allah’ın emirlerini anlar, uymaya karar verir, daha sonra vazgeçer (Al-i İmran 3/81-82, Maide 5/47, Nur 24/55) ve onları unutmuş gibi davranır (Tevbe 9/67, Haşr 59/19). İşte cezayı hak edenler onlardır (Ahkaf 46/35).


(Rad 13/26)
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟
Allah, yaptığı tercih[*] ile bir kişi için rızkı yayar da kısar da. Onlar ise dünya hayatıyla mutlu olurlar. Oysa dünya hayatı ahirete göre geçici bir yararlanmadan başka birşey değildir.

[*] Şâe ile ilgili detaylı bilgi için bkz Ra’d 13/13. ayetin dipnotu.


(Rad 13/27)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ
Kâfirlik edenler /ayetleri görmezlikte direnenler, “Rabbinden (Sahibinden) ona bir mucize indirilseydi ya!” derler. De ki: “Allah, (sapıklığın) gereğini yapanı sapık sayar, kendisine yöneleni de yoluna kabul eder.”


(Rad 13/28)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ
Ona yönelenler, inanıp güvenen ve kalpleri Allah'ın zikri /Kitabı[*] ile tatmin olanlardır. Bilin ki kalpler, sadece Allah'ın zikri ile tatmin olur.

[*] Hicr 15/9. Nahl 16/44, Enbiya 21/50.


(Rad 13/29)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar için mutluluk ve varılacak güzel bir yer vardır.


(Rad 13/30)
كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ
Seni de kendilerinden önce nice toplumlar geçmiş olan bir topluma elçi gönderdik ki onlar Rahman’ı[*] görmezlikte direnip dururlarken sen, sana vahyettiğimizi onlara sırasıyla okuyasın. De ki: “O (Rahman /iyiliği sonsuz olan) benim Rabbim /Sahibimdir. Ondan başka ilah yoktur. Ben yalnızca ona güvenip dayandım. Tövbem de yalnız onadır.”

[*] Furkan 25/60. Rahman, rahmeti yani iyilik ve ikramı her şeyi kuşatan demektir. Allah, Rahman olması yönüyle hiçbir ayrım yapmadan tüm varlıkların ihtiyaçlarını karşılar (Fatiha 1/1). Bu yüzden “Rahman” sözcüğü Allah'tan başkası için kullanılmaz.


(Rad 13/31)
وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعًاۜ اَفَلَمْ يَا۬يْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يبًا مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟
Bu Kur’an, kendisiyle dağlar yürütülen, yeryüzü parça parça edilen veya ölüler konuşturulan bir Kur’an olsaydı[1*] (yine de herkes inanmazdı)[2*]. Hayır! Her iş Allah’ın elindedir. İnanıp güvenenler hâlâ (herkesin inanancağından) ümitlerini kesip anlamadılar mı ki tercihi Allah yapsaydı, elbette bütün insanları yola getirirdi. Ayetleri görmezlikte direnenlerin başlarına, yaptıkları şeyler sebebiyle felaket gelmeye devam eder veya felaket, yurtlarının yakınına kadar ulaşır. Sonunda Allah’ın verdiği söz gerçekleşir. Allah sözünden asla dönmez.

[1*] İsra 17/90-93.

[2*] En’am 6/111.
 

 


(Rad 13/32)
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ
Gerçek şu ki senden önceki elçiler de hafife alınmıştı[*]. Ancak, ayetleri görmezlikte direnenlere önce süre verdim, sonra yakalarına yapıştım. Cezalandırmam nasılmış (gördüler).

[*] En’am 6/10, Enbiya 21/41.


(Rad 13/33)
اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ قُلْ سَمُّوهُمْۜ اَمْ تُنَبِّؤُ۫نَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِۜ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
Her nefsin ne elde ettiğini takip eden Allah (görmezlikten gelinir mi!) Ama onlar Allah’a ortaklar koşarlar. De ki: “Söyleyin bakalım onların özelliklerini[1*]!” Allah’a, yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz yoksa (bunlar) içi boş sözler mi? Aslında Allah’ı görmezlikten gelenlerin oyunları kendilerine güzel görünür ve onun yolundan geri çevrilirler[2*]. Allah’ın sapık saydığını yola getirebilecek hiç kimse yoktur[3*].

[1*] Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür (Müfredat).

[2*] Al-i İmran 3/86-91, 106.

[3*] A’raf 7/186, Kasas 28/56.


(Rad 13/34)
لَهُمْ عَذَابٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّۚ وَمَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ
Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Ahiretteki azap ise çok daha çetindir. Onları Allah’tan koruyacak hiç kimse yoktur.


(Rad 13/35)
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ
Yanlışlardan sakınanlara söz verilen cennet; içinden ırmaklar akan, yiyecekleri ve gölgeleri bitmez tükenmez bir bahçe gibidir. Bu, Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakınanların (mutlu) sonudur. Kâfirlerin /ayetleri görmezlikte direnenlerin sonu da ateştir.


(Rad 13/36)
وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ
Kendilerine kitap verdiklerimiz sana indirilenle sevinirler. Onun bir kısmını inkar eden kesimler de vardır. De ki: “Ben sadece, Allah’a kulluk etme ve ona ortak koşmama emri aldım. Ben Allah’a çağırırım; dönüşüm de onadır.”


(Rad 13/37)
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّاۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟
Böylece (önceki ümmetlere kendi dilleriyle indirdiğimiz gibi sana da)[*] Kur’an’ı Arapça hükümler olarak indirdik. Bu bilgi sana geldikten sonra onların arzularına uyarsan, Allah senin ne dostun ne de koruyucun olur.

[*] Her elçiye verilen kitap, kendi toplumunun diliyle olur(Bkz: İbrahim 14/4)

 


(Rad 13/38)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ
Senden önce de elçiler gönderdik. Onlara eşler ve evlatlar verdik. Hiçbir elçi, Allah’ın izni olmadan bir ayet /bir mucize getiremez. Her bir dönem için bir Kitap[*] vardır.

[*] Her nebiye bir kitap verilmiştir. Bu kitaplarda küçük değişiklikler olur. Ana kitap Allah’ın katındadır (Bkz: Bakara 2/136 ve Al-i İmran 3/84).


(Rad 13/39)
يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ
Allah, koyduğu düzene göre dönemi kısaltır veya sabitler[*]. Ana Kitap O’nun yanındadır.

[*] Bu Allah’ın kanunudur. Ölçüsünü kendisi koymuştur.

Toplumlar açısındanRad 13/11:Bir toplum kendinde olan bir şeyi bozmazsa onu Allah da bozmaz. Allah bir topluma sıkıntı vermek isterse kimse engel olamaz. Araf 7/34: Her toplumun bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar nede öne geçerler. Bireyler açısından, Fatır 35/11: “Yaşayanın yaşatılması ve ömrünün kısaltılması bir deftere kayıtlıdır. Bu Allah’a kolaydır. Ahkaf 46/3: Gökleri, yeri ve bu ikisinin arasında olanları başka değil; belli bir ömrü olan gerçek varlıklar olarak yarattık. Ayetleri görmezlikte gelenler, yapılan uyarılara kulak asmazlar. En’am 6/2: Sizi tînden yaratan O’dur. Sonra bir ecel belirlemiştir. O’nun katında bir de ecel-i müsemmâ vardır.

 


(Rad 13/40)
وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ
Onları tehdit ettiğimiz şeyin[1*] bir kısmını sana göstersek de (göstermeyip) seni vefat ettirsek de sana düşen yalnızca tebliğdir. Hesap sormak ise bizim işimizdir[2*].

[1*] Bir topluluğun kitabı görmezlikten gelmesi, yalan yanlış şeylere sarılması ve kitabın hükümlerini uygulamaktan kaçınması durumunda başlarına geleceği söylenen şeyler, Ra’d 13/31 ve En’am 6/65-66-67’de bildirilmiştir. Bunlar dünya hayatına ilişkin olanlardır.  Ahiretle ilgili tehditler pek çok ayette cehennem cezası olarak belirtilmiştir.

[2*] Gâşiye 88/21-26.


(Rad 13/41)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Onlar görmüyorlar mı ki yurtlarına geliyor, onu parça parça ellerinden alıyoruz[*]. Hükmü Allah verir. Onun hükmünü bozacak yoktur. O, hesabı çabuk görendir.

[*]  Allah’ın gelmesi, Allah’ın dininin gelmesidir. Bu şekilde Müslümanların yaşadığı topraklar genişleyip, diğerlerinin toprakları daralmaktadır.


(Rad 13/42)
وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعًاۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ
Bunlardan öncekiler de planlar kurdular. Oysa bütün planlar Allah’ın gözetimi altındadır[*]. O, kimin ne kazandığını bilir. Ayetleri görmezlikte direnenler, son yurdun kimin olacağını yakında öğreneceklerdir.

[*] Allah’ın izni olmadan kimseye zarar veremezler. Bkz. Al-i İmran 3/54


(Rad 13/43)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًاۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ
Kâfirler /ayetleri görmezlikte direnenler: “Sen (Allah tarafından) gönderilmiş bir elçi değilsin!” derler. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah da yeter, Allah’ın kitabından bilgisi olanlar da[*].”

[*] Kur’an’ın veya daha önce indirilmiş kitapların içeriğini bilenler, Muhammed aleyhisselamın, Allah’ın elçisi olduğuna şahit olurlar. Yaygın kanaate göre Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olması, onu güvenilir bir elçi olan Muhammed aleyhisselamın getirmesine dayandırılır. Oysa çağdaşlarından bile Muhammed aleyhisselamı görüp onun güvenilirliğine şahit olacak kadar birlikte vakit geçirenlerin sayısı çok azdır. Ayrıca, onun güvenilirliğinden hiç şüphesi olmayan Mekkelilerin çoğu onu yalanlamıştır. Ayete göre ise Muhammed Aleyhisselamın elçiliğinin delili Allah’ın Kitabıdır. Yani böyle bir şahitlik, ancak Allah’ın sözüne bakılarak yapılabilir. O halde doğru olan, Muhammed Aleyhisselamın elçiliğinin, Kitaba dayandırılmasıdır. Bu durum başka ayetlerden de görülebilir. Mesela nebinin kendi sözünü değil, ona indirileni dinleyen kişiler şahitler arasına yazılmayı talep etmekte (Maide 5/83), yine kendilerine açık belgeler gelen kişiler elçinin hak olduğuna şahitlik etmektedirler (Al-i İmrân 3/86).