RA'D

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Ra'd 13/1)
الٓمٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
Elif-Lâm-Mîm-Râ[1*]! Bunlar, Kitab’ın ayetleridir[2*]. Rabbinden sana indirilen (Kur’an), gerçeğin ta kendisidir[3*]. Ama insanların çoğu inanmazlar[4*].

[1*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır. Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de önemli bir konuya vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.

[2*] Hicr 15/1.

[3*] En’am 6/66, Ra’d 13/19.

[4*] Yusuf 12/103.


(Ra'd 13/2)
اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Allah gökleri, görebileceğiniz direkler olmadan yükseltmiş olan[1*], sonra arşa[2*] /yönetimin başına geçen ve Güneş ile Ay’ı hizmete koyandır. Her biri, (kendi yörüngesinde) belli bir süre için akar gider[3*]. Bütün işleri o düzenler[4*]. Rabbinizin huzuruna varacağınızı kesin olarak anlayasınız diye de ayetleri ayrıntılı olarak açıklar[5*].

[1*] Lokman 31/10.

[2*] Kur’an, halkın diliyle inmiştir (İbrahim 14/4). Halk dilinde arş, “saltanat koltuğu”dur (Yusuf 12/100, Neml 27/23). Arşa istiva ise “yönetimin başına geçme” anlamındadır. Türkçede de bu anlamda, “padişah tahta çıktı”, “falan kişi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu” gibi ifadeler kullanılır. Dolayısıyla “Allah arşa istiva etti.” sözü de kâinatın yönetiminin Allah’ın elinde olduğunu ifade eder (A'raf 7/54, Yunus 10/3, Taha 20/5, Furkan 25/59, Secde 32/4, Hadid 57/4).

[3*] Lokman 31/29, Fatır 35/13, Yasin 36/38-40, Zümer 39/5.

[4*] Yunus 10/3, Secde 32/5.

[5*] Ayetleri yalnızca Allah’ın açıklaması konusu ile ilgili olarak bkz: Hud 11/1-2, Al-i İmran 3/7, Fussilet 41/3.

 


(Ra'd 13/3)
وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَارًاۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Ve yine Allah yerin alanını artıran[1*], içine sabit dağlar[2*] ve ırmaklar yerleştiren, orada (yeryüzünde) her üründen iki eşi oluşturandır[3*]. Geceyi gündüzün üzerine örter[4*]. Bunda, düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler /göstergeler vardır[5*].

[1*] "Yerin uzatılması", yeryüzünün, yaratılışının başlangıcı olan "patlama"dan (Enbiya 21/30) son halini almasına (Bakara 2/22) kadar geçirdiği sürecin aşamalarından birini ifade eder.

[2*] Arapçada “sabit olma” anlamındaki “rasv (رسو)” kökünden türeyen “revâsî (رواسي)” kelimesi, “râsiye”nin (راسية) çoğuludur. Kelimenin “yerinden kaldırılamayan kazanlar (قُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ)” şeklinde Sebe 34/13’te ve “geminin demir atması (مُرْسَاهَا)” anlamında Hud 11/41’deki kullanımları,  “sabit olma” anlamını pekiştirmektedir.  Bu kelimenin Kur’an’da, dağların yerde sabit olması özelliğine vurgu ile dağ anlamında kullanıldığı, Fussilet 41/10, Mürselât 77/27 ve Naziât 79/32. ayetlerden anlaşılmaktadır. Kur’an’da dağ anlamında başka kelimeler de vardır: İnsanların çevrelerinde gördükleri ağaç, nehir gibi coğrafî unsurlardan biri anlamında “cebel (جبل)”, yüceliğine vurguyla “tavd (طود)”, sağlamlığı ve şekline vurguyla “veted (وتد)”, sabitliğine vurguyla “rasiye (راسية)” kelimeleri kullanılmaktadır. “Revâsî (رواسي)” kelimesi 9 kez geçmektedir. Kelime Nahl 16/15, Enbiyâ 21/31, Lokman 31/10. ayetlerinde “gidip gelme, sallanma, sarsılma” anlamlarına gelen “meyd (ميد)” kökünden bir fiille birlikte kullanılmıştır. Bu ayetlerde insanları sarsacak olan, yeryüzüdür. Dağların varlığı insanları bu sarsıntı esnasında korumak, daha güvenli bir yerleşim yeri oluşturmak içindir. Ayetlerde dağların yeri sabitlemesinden bahsedilmemekte, dağların kendilerinin yeryüzündeki sabitliğine vurgu yapılmaktadır. Nitekim toprak, kum ve alüvyonlu kıyı kesimlerin depremlerde en uzun süreli sarsıntı yaratan, sarsıntının şiddetinin en büyük, hızının en fazla hissedildiği bölgeler olduğu, dağlık ve kayalık alanlarda ise bu sarsıntıların çok daha kısa ve yavaş gerçekleştiği yerbilimleri tarafından da tespit edilmiş gerçeklerdir. Bu ayetler bu gerçeği dile getirmekte, bu özelliğinden dolayı dağlar için “sabit olma” kök anlamından türetilmiş “revâsî (رواسي)” kelimesi kullanılmaktadır.

[3*] Zariyat 51/49.

[4*] A’raf 7/54, Zümer 39/5.

[5*] Casiye 45/3-5.


(Ra'd 13/4)
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Yeryüzünde birbirine komşu toprak parçaları[1*], üzüm bağları, ekinler ve çatallı - çatalsız hurma ağaçları vardır. Hepsi aynı su ile sulanır; ama biz tad açısından her birini diğerinden farklı kılarız. Bunda, aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler /göstergeler vardır[2*].

[1*] “Toprak parçaları” anlamı verdiğimiz kelimenin Arapçası kıtadır. “Birbirine komşu kıtalar” şeklinde de çevrilebilir.

[2*] En’am 6/99, 141, Nahl 16/11, Mü’minun 23/19, Yasin 36/33-36, Zümer 39/21, Kaf 50/9-11.


(Ra'd 13/5)
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَابًا ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Bir şeye şaşacaksan, şaşırman gereken, onların: “Toprak olduğumuzda mı, gerçekten yeniden mi yaratılacağız?” sözleridir. İşte onlar, Rablerini görmezlik edenlerdir. Onlar, boyunlarına halka takılacak olanlardır. Ve yine onlar cehennem ateşinin ahalisidir. Orada ölümsüz olarak kalacaklardır[*].

[*] İsra 17/49, Mü’minun 23/82, Secde 32/10, Saffat 37/16-17, Kaf 50/2-3, 15. Naziât 79/10-12.


(Ra'd 13/6)
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ
Senden, iyilikten önce kötülüğün çarçabuk gelmesini istiyorlar[1*]. Oysa bunlardan önce (ibret olacak) nice cezalandırma örnekleri gelip geçti[2*]. Hiç şüphe yok ki senin Rabbin, yanlışlarına rağmen[3*] insanlara mağfiret[4*] edendir. Ve yine senin Rabbin, cezalandırması pek çetin olandır[5*].

[1*] Onların şaşılacak bir başka yönü de Muhammed aleyhisselama inanıp iyiliğe kavuşmayı istemek yerine azabın başlarına gelmesini istemeleridir (En'am 6/57-58, Hac 22/47, Ankebut 29/53-54).

[2*] Nur 24/34, Neml 27/45-46.

[3*] Nahl 16/61, Kehf 18/58, Fatır 35/45.

[4*] Mağfiret Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.

[5*] Çetin, ayetteki (شديد) şedîd’in karşılığıdır. Şedîd, ‘güçlü bağla bağlı’ anlamındadır. Allah, vereceği cezayı, kulunun suçuna bağlamıştır (En'âm 6/160).


(Ra'd 13/7)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟
Kâfirlik edenler: “Ona Rabbinden bir ayet /mucize indirilseydi ya!” derler[1*]. (Ey Muhammed!) Sen sadece uyarılarda bulunan birisin[2*]. Her topluluğun bir yol göstericisi vardır[3*].

[1*] Yunus 10/20, Hud 11/12, Ra’d 13/27, İsra 17/90-93, Furkan 25/7-8, Ankebut 29/50-51.

[2*] Sad 38/65, Naziat 79/45.

 

(Ra'd 13/8)
اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ
Allah her dişinin rahminde ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksilttiğini ve neyi çoğalttığını bilir[1*]. Her şey, onun yanında bir ölçüye göredir[2*].

[1*] Al-i İmran 3/5, En'am 6/59, Fatır 35/11, Fussilet 41/47.

[2*] Furkan 25/2, Kamer 54/49.


(Ra'd 13/9)
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ
O, gaybı /algılanamayanı da şehadeti /algılanabileni de bilendir; büyüktür, her şeyden yücedir[*].

[*] En’am 6/73, Secde 32/6, Haşr 59/22, Teğabun 64/18.


(Ra'd 13/10)
سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ
İçinizden sözü gizleyen ve açığa vuran, gece saklanan ve gündüz dışarı çıkan (onun için) birdir[*].

[*] En’am 6/3, Nahl 16/19, Teğabun 64/4, Mülk 67/13-14.


(Ra'd 13/11)
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ
Kişiyi önünden ve arkasından takip edenler (melekler) vardır, Allah’ın emriyle onu koruyup gözetirler[1*]. Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da o toplumda olanı değiştirmez. Allah bir toplumun başına bir kötülük getirmek isterse[2*] ona engel olacak bir çare bulunmaz[3*]. Onların Allah ile aralarına girecek bir yakınları da yoktur.

[1*] En’am 6/61, Târık 86/4.

[2*] Allah’ın bir topluma sıkıntı vermesi, ancak o toplumun onu hak etmesinin sonucunda olur (Enfal 8/53, Nahl 16/112, Sebe 34/15-17).

[3*] En’am 6/17, Yunus 10/107, Fatır 35/2, Zümer 39/38.


(Ra'd 13/12)
هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ
O, bir korku ve bir umut olsun diye size şimşeği gösteren[1*] ve (yağmur yüklü) ağır bulutları oluşturandır[2*].

[1*] Rum 30/24.

[2*] A’raf 7/54, Nur 24/43.


(Ra'd 13/13)
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ
Gök gürültüsü, her şeyi mükemmel yapmasından dolayı ona boyun eğer; melekler de ona olan korkularından[1*]. O, yıldırımları gönderip onlarla tercih ettiğini[2*] çarpar. Durum böyleyken o kâfirler Allah hakkında tartışıp duruyorlar. Halbuki o, tuzakları bertaraf etme konusunda çok güçlüdür.

[1*] A’raf 7/206, İsra 17/44, Enbiya 21/19-20, Nur 24/41, Fussilet 41/38, Hadid 57/1, Haşr 59/1, Saf 61/1, Cuma 62/1, Teğabun 64/1.

[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: 

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html. Burada beklenen, yıldırımın çarpacağı kişiyi belirlemesidir.


(Ra'd 13/14)
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ
Doğru dua, yalnızca Allah'a yapılandır[1*]. Müşriklerin Allah’ın dışında dua ettikleri, onlara hiçbir şekilde karşılık veremezler[2*]. Müşriklerin durumu, ağzına su gitsin diye iki avucunu suya uzatıp durandan farklı değildir; halbuki su, bu şekilde ağza ulaşmaz. Kâfirlerin[3*] duası da (bunun gibi) sadece boşa giden bir duadır[4*].

[1*] Fatiha 1/5.

[2*] A’raf 7/194Fatır 35/14, Ahkaf 46/4-6.

[3*] Bu ayetten de anlaşıldığı üzere her müşrik aynı zamanda kâfir, her kâfir aynı zamanda müşriktir. Ayrıca bkz: Al-i İmran 3/151, Tevbe 9/17.

[4*] Bu kişilerin cehennemdeki durumlarını anlatan ayetler için bkz: Mü’min 40/48-50.


(Ra'd 13/15)
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ
Göklerde ve yerde olanlar gönüllü ve zorunlu olarak Allah'a secde ederler /boyun eğerler[1*]. Gölgeleri de (uzayarak ve kısalarak[2*]) secdeyi öğle ve ikindi vakitlerinde[3*] yapar.

[1*] Secdenin kök anlamı eğilme ve boyun eğmedir. (Müfredat). (Nahl 16/48-49, Hac 22/18, Rahman 55/6).

[2*] Furkan 25/45-46

[3*] Bkz. A’raf 7/205. ayetin dipnotu. 


(Ra'd 13/16)
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Onlara: “Göklerin ve yerin Rabbi /Sahibi kimdir?” diye sor ve de ki: "Allah’tır[1*]." Bir de şunu sor: “Allah ile aranıza, kendilerine bile bir fayda sağlamaya ve bir zararı gidermeye gücü yetmeyen veliler /yakınlar mı koydunuz[2*]?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu[3*]? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?" Yoksa onlar, Allah'ın yaratması gibi yaratan ve yarattıkları, onlara göre, Allah'ın yarattıkları ile benzeşen birilerini bulup da onları mı Allah'a ortak koştular[4*]? Onlara de ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, tektir, her şeyi emri altına almış olandır[5*].”

[1*] Cevabı onlar verseydi, aynı şeyi söyleyeceklerdi (Yunus 10/31, Müminun 23/84-89, Ankebut 29/61-63, Lokman 31/25, Zümer 39/38, Zuhruf 43/87).

[2*] İsra 17/56, Furkan 25/3, Sebe 34/22, Zümer 39/43.

[3*] En’am 6/50, Hud 11/24, Fatır 35/19-20, Mü’min 40/58.

[4*] Ra’d 13/33, Fatır 35/40, Ahkaf 46/4.

[5*] Sad 38/65.


(Ra'd 13/17)
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًاۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ
(Düşünün ki:) Allah gökten su indirmiş de vadiler alabildiklerince sel olup akmıştır. Sel de üzerindeki köpüğü taşımıştır. İnsanların süs veya eşya yapmak için ateşte erittiklerinin üzerinde de benzer bir köpük oluşur. Allah, hak ile batılı işte böyle örneklerle anlatır. Köpüğe gelince: O, atılır gider. İnsanlara yararı olan şeyler ise yerde kalır[1*]. Allah örnekleri işte böyle verir[2*].

[1*] İsra 17/81, Enbiya 21/18, Sebe 34/49.

[2*] İsra 17/89, Kehf 18/54, Rum 30/58, Zümer 39/27.


(Ra'd 13/18)
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟
Rablerinin çağrısına uyanlar için en güzel karşılık vardır[1*]. Onun çağrısına uymayanlar ise yeryüzündeki her şey ve onunla birlikte bir o kadarı daha onların olsa kesinlikle onu fidye olarak verip kurtulmak isterler[2*]. İşte onların verecekleri hesap kötü olacaktır. Varıp kalacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir yerleşim yeridir!

[1*] Yunus 10/26, Kehf 18/88.

[2*] Al-i İmran 3/91, Maide 5/36, Yunus 10/54, Zümer 39/47, Mearic 70/11-14.


(Ra'd 13/19)
اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ
Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen biri, ona karşı körlük eden kişi gibi olur mu[1*]? Sadece aklıselim sahibi olanlar[2*] doğru bilgiden yararlanırlar[3*].

[1*] İsra 17/72, Sebe 34/6, Zümer 39/22, Muhammed 47/14.

[2*] “Aklıselim sahibi olanlar” anlamı verdiğimiz ifade “ulü’l-elbâb”dır. Bkz. Bakara 2/179’un dipnotu.

[3*] Zikir; doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (En’âm 6/80, Enbiya 21/24). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerinde düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/286). Tezkîr, zikri karşı tarafa ulaştırmak (Ğaşiye 88/21); tezekkür ise o zikri kullanmaktır (Kasas 28/51-52, Zümer 39/9).

(Ra'd 13/20)
اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ
Onlar, Allah’a karşı taahhütlerini yerine getiren ve verdikleri sözden[*] caymayan kimselerdir.

[*] Her insan ergenlik çağına girerken Allah’ın kendisinin Rabbi olduğuna şahit olur ve Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğine söz verir (Maide 5/7, A’raf 7/172).


(Ra'd 13/21)
وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ
Onlar; Allah’ın kurulmasını emrettiği bağı kuran[1*], Rablerinden çekinen ve verecekleri hesabın kötü olmasından korkanlardır[2*].

[1*] Bunlar Allah’ı, kendinin en yakını (Kaf 50/16) olarak bilen ve araya bir aracı koymayanlardır. Allah ile arasına aracı koyanlar, bu bağı koparır ve müşrik olurlar.

[2*] Nur 24/37, İnsan 76/7.


(Ra'd 13/22)
وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ
Yine onlar; Rablerinin rızasını kazanmak için sabreden /duruşunu bozmayan[1*], namazı özenle ve sürekli kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli-açık infak eden /hayra harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir[2*]. İşte onlar, dünya yurdunun güzel sonucunu elde edecek olanlardır.

[1*] Sabır, aklın ve dinin gerektirdiği şekilde kendine hakim olmaktır (Müfredat). Bu şekilde davranan kişi, önüne çıkan engelleri aşarak yoluna devam eder. Dilimizde bunu en iyi ifade eden söz ‘duruşunu bozmamak’tır.

[2*] Kasas 28/52-54, Ankebut 29/58-59, Fatır 35/29-30.


(Ra'd 13/23)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍۚ
O güzel sonuç Adn cennetleridir[1*]. Onlar o cennetlere ana-babalarından, eşlerinden ve soylarından uygun durumda olanlarla[2*] birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girecek (ve şöyle diyeceklerdir):

[1*] Ahiretteki Cennet, “Adn cennetleri” olarak nitelenir (Meryem 19/60-63). Bir diğer niteleme biçimi de “Firdevs”tir (Kehf 18/107-108, Müminun 23/1-11). Bunlar, Cennet’in ortak özelliklerini ifade eden nitelemelerdir.

[2*] Bunlar, şirk günahından uzak kalmış olanlardır (Mü’min 40/8, Tûr 52/21). 


(Ra'd 13/24)
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ
"Sabırlı davranmanıza /duruşunuzu bozmamanıza karşılık, selam olsun size! Dünya yurdunun sonucu ne güzeldir[*]!"

[*] Hicr 15/45-46, Nahl 16/30-32, Furkan 25/75, Zümer 39/73, Kaf 50/34.


(Ra'd 13/25)
وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ
Allah’a verdikleri sözden sonra taahhütlerini bozanlar, Allah’ın kurulmasını emrettiği bağı koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar var ya; işte onların hak ettikleri lanetlenmedir /dışlanmadır. Kötü yurt onlarındır[*].

[*] Bunlar fâsıklardır (Bakara 2/26-27), Fâsık, Allah’a içinden söz verdikten sonra onunla bağını koparıp yoldan çıkan kişidir. O, Allah’ın emirlerini anlar, uymaya karar verir, daha sonra vazgeçer (Al-i İmran 3/81-82, Maide 5/47, Nur 24/55) ve onları unutmuş gibi davranır (Tevbe 9/67, Haşr 59/19). İşte cezayı hak edenler onlardır (Ahkaf 46/35).


(Ra'd 13/26)
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟
Allah, tercih ettiği kişi için[1*] rızkı genişletir de daraltır da[2*]. Onlar ise dünya hayatıyla şımardılar[3*]. Oysa dünya hayatı ahirete göre geçici bir yararlanmadan başka bir şey değildir[4*].

[1*] Şâe (شاء) ile ilgili detaylı bilgi için bkz Ra’d 13/13. ayetin dipnotu. 

[2*] İsra 17/30, Kasas 28/82, Rum 30/37, Ankebut 29/62, Sebe 34/36, 39, Zümer 39/52, Şura 42/12.

[3*] Yunus 10/7.

[4*] Kasas 28/60, Şûrâ 42/36.


(Ra'd 13/27)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ
Kâfirlik edenler: “Rabbinden ona bir ayet /mucize indirilseydi ya!” derler[1*]. De ki: “Allah, (sapıklığın) gereğini yapanı sapık sayar, kendisine yöneleni de yoluna kabul eder[2*].”

[1*] Ra’d 13/7.

[2*] Âl-i İmran 3/101, Kasas 28/56, Şûrâ 42/13.


(Ra'd 13/28)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ
Onlar, inanıp güvenen ve kalpleri Allah'ın zikri /Kitabı[1*] ile tatmin olanlardır[2*]. Bilin ki kalpler, sadece Allah'ın zikri ile tatmin olur.

[1*] Hicr 15/9. Nahl 16/44, Enbiya 21/50.

[2*] Zümer 39/23.


(Ra'd 13/29)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar için mutluluk ve varılacak güzel bir yer vardır[*].

[*] Bakara 2/25, 82, Nisa 4/57, 122, Yunus 10/9-10, Hud 11/23, Kehf 18/107-108, Ankebut 29/7, 9, 58-59, Rum 30/15, Lokman 31/8-9, Secde 32/19, Casiye 45/30, Buruc 85/11.


(Ra'd 13/30)
كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ
Seni de kendilerinden önce nice toplumlar geçmiş olan bir topluma elçi gönderdik[1*] ki sana vahyettiğimizi onlara bağlantılarıyla birlikte okuyasın[2*]. Oysa onlar Rahmân’a /iyiliği sonsuz olana[3*] karşı nankörlük etmektedirler[4*]. De ki: “O, benim Rabbimdir. Ondan başka ilah yoktur[5*]. Ben yalnızca ona güvenip dayandım. Dönüşüm de yalnız onadır[6*].”

[1*] Âl-i İmran 3/144, Fatır 35/24, Casiye 45/18, Müzzemmil 73/15.

[2*] Kehf 18/27, Neml 27/92, Ankebut 29/45.

[3*] Rahmân, “rahmeti yani iyilik ve ikramı her şeyi kuşatan” demektir. Allah, Rahmân olması yönüyle hiçbir ayrım yapmadan tüm varlıkların ihtiyaçlarını karşılar (Fatiha 1/1). Bu yüzden “Rahmân” sözcüğü Allah'tan başkası için kullanılmaz.

[4*] Furkan 25/60.

[5*] Duhan 44/8.

[6*] Tevbe 9/129, Şûrâ 42/10.


(Ra'd 13/31)
وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعًاۜ اَفَلَمْ يَا۬يْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يبًا مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟
Eğer kendisiyle dağlar yürütülecek veya yeryüzü parça parça edilecek ya da ölüler konuşturulacak bir Kur'an / okunan bir kitap olsaydı (o, yine bu Kur’an olurdu fakat onlar yine de inanmazdı[1*]). Hayır! Bütün işler Allah’a aittir (her şeye o karar verir[2*]). İnanıp güvenenler, tercihi Allah yaptığı takdirde tüm insanları yola getireceğini[3*] bilip (herkesin inanacağından) hâlâ ümitlerini kesmediler mi? Kafirlik edenlerin başlarına, yaptıkları şeyler sebebiyle felaket gelmeye devam eder veya felaket, yurtlarının yakınına iner[4*]. Bu, Allah’ın vaadi gelinceye kadar devam eder. Allah vaadinden asla dönmez.

[1*] En’am 6/111, Enbiya 21/6.

[2*] A’raf 7/54.

[3*] En’am 6/149, Nahl 16/9.

[4*] Zümer 39/39-40.

 


(Ra'd 13/32)
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ
(Ey Muhammed!) Senden önceki elçiler de mutlaka hafife alınmışlardı[1*]. Ben kafirlik edenlere önce süre verdim; sonra onları yakaladım. Cezalandırmam nasılmış (gördüler[2*]).

[1*] En’am 6/10, Hicr 15/11, Enbiya 21/41, Yasin 36/30, Zuhruf 43/7.

[2*] Hac 22/42-44, 48, Mü’min 40/5.


(Ra'd 13/33)
اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ قُلْ سَمُّوهُمْۜ اَمْ تُنَبِّؤُ۫نَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِۜ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
Herkesin üzerinde gözetici olan ve yaptıklarını tek tek kaydeden Allah (görmezlikten gelinir mi?) Ama onlar Allah’a ortaklar koştular[1*]. De ki: “Söyleyin bakalım onların özelliklerini[2*]!” Siz Allah’a, yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz[3*] yoksa içi boş sözler mi söylüyorsunuz? Aslında kafirlik edenlerin oyunları kendilerine süslü gösterildi ve onun yolundan geri çevrildiler. Allah’ın sapkın saydığını yola getirebilecek hiç kimse yoktur[4*].

[1*] En’am 6/100, Ra’d 13/16.

[2*] Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür (Müfredat).

[3*] Yunus 10/18.

[4*] A’raf 7/186, Kasas 28/56.


(Ra'd 13/34)
لَهُمْ عَذَابٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّۚ وَمَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ
Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Ahiretteki azap ise kesinlikle daha meşakkatli olacaktır[*]. Onları Allah’tan (onun azabından) koruyacak hiç kimse yoktur.

[*] Taha 20/127, Zümer 39/26.


(Ra'd 13/35)
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ
Yanlışlardan sakınanlara vaat edilen cennet şöyledir[1*]: İçlerinden ırmaklar akar, yiyecekleri de bitip tükenmez gölgeleri de[2*]. Bu, yanlış yapmaktan sakınanların (mutlu) sonudur[3*]. Kâfirlerin sonu ise ateştir.

[1*] Muhammed 47/15.

[2*] Nisa 4/57, Hud 11/108, Sad 38/54, Vakıa 56/28-33, İnsan 76/14, Mürselat 77/41-44.

[3*] Ra’d 13/22-24.


(Ra'd 13/36)
وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ
Kendilerine kitap verdiklerimiz sana indirilenle sevinirler. Onun bir kısmını inkar eden kesimler de vardır[1*]. De ki: “Ben sadece, Allah’a kulluk etme ve ona ortak koşmama emri aldım[2*]. Ben ancak ona çağırıyorum; varacağım yer de ancak onun huzurudur[3*].”

[1*] Bakara 2/121, Âl-i İmran 3/81, Maide 5/83-85, Kasas 28/52-54, Ankebut 29/47.

[3*] Yusuf 12/108, Cin 72/20.


(Ra'd 13/37)
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّاۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟
Böylece (önceki ümmetlere kendi dilleriyle indirdiğimiz gibi sana da)[1*] Kur’an’ı Arapça[2*] hükümler şeklinde indirdik. Bu bilgi sana geldikten sonra onların arzularına uyarsan Allah senin ne velin/yakının ne de koruyucun olur[3*].

[1*] Her elçiye verilen kitap, kendi toplumunun diliyle olur (Bkz: İbrahim 14/4). 

[2*] Yusuf 12/2, Taha 20/113-114, Zümer 39/28, Fussilet 41/3, Şura 42/7, Zuhruf 43/3. Kur’an’ın önceki kitapları Arap dili ile tasdik ediyor olması bir zorunluluktur (Ahkaf 46/12). Çünkü o kitaplar son nebinin İsmail aleyhisselamın soyundan olacağını (Tevrat /Tesniye 18:18-19, İncil /Elçilerin İşleri 3:21-23) ve Mekke’den çıkacağını bildirir (Tevrat /Tesniye 18:18-19, Mezmurlar 84:5-6, 118:22-26; İncil /Matta 21:42-44).

[3*] Bakara 2/120, 145.

 

(Ra'd 13/38)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ
Biz senden önce de elçiler gönderdik. Onlara eşler ve evlatlar verdik. Hiçbir elçinin Allah’ın izni olmadan bir ayet /bir mucize getirmesi mümkün değildir[1*]. Her ecelin yazılı bir kaydı vardır[2*].

[1*] İbrahim 14/11, Mü’min 40/78.

[2*] Âl-i İmran 3/145, Hadid 57/22.


(Ra'd 13/39)
يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ
Allah, koyduğu kurala göre eceli kısaltır veya sabitler[1*]. Ana Kitap onun yanındadır[2*].

[1*] Ecel bir şey için belirlenen süredir. Kur’an’da gökler ve yerler için bir ecelden bahsedilirken (Ahkaf 46/3) insanlar için iki ecelden bahsedilir (En’am 6/2). Bunlardan birincisi kişinin vücudunun dayanma süresidir (ecel-i tabii). Doktorlar hastalarına buna göre ömür biçebilirler. İkincisi ise ecel-i müsemma yani Allah tarafından belirlenmiş yaşama süresidir. Bunu ondan başkası bilemez. Bu süre, kişinin vücut sağlığına bakmaz, çok sağlıklı birisi dahi ecel-i müsemması geldiği için ölebilir (Mü’min 40/67). İnsanın ömrü ecel-i müsemmasını geçemez ama bunun altına inebilir (Fatır 35/11). Bu, kişinin kendini Allah yolunda feda etmesi, bir başkası tarafından öldürülmesi veya yaptığı yanlışlarla kendi ömrünü kısaltmasıyla gerçekleşir. Ecelin kısalmasıyla yeni ecel Allah katında yazılır ve kişi buna göre ölür (Âl-i İmran 3/145).Yanlış yapan kişi yanlışlarından dönerse ömrünün tekrar uzamasını sağlayabilir. Örneğin, tabii eceli 90 sene olan birinin ecel-i müsemması 80 sene ise, bu kişi en fazla 80 yaşına kadar yaşayabilir. Aynı kişi sağlığını bozarsa Allah da onun ömrünü kısaltır. Eğer bu kişi sağlığına dikkat eder, tedavi görürse zamanla hastalıklardan arınacağı için ömrü ecel-i müsemmasına kadar uzayabilir ama ecel-i müsemmasını geçemez.Toplumların da eceli vardır (A’raf 7/34, Yunus 10/49). Bu ecel de kısalabilir. Kur’an’da bunun örneği Yunus’un (a.s.) kavmidir. Allah, herhangi bir konudaki cezalandırmayı bu sürenin dolmasına kadar ertelediğini bildirir (Ankebut 29/53, Nahl 16/61). Yunus (a.s.), tövbe ederek /dönüş yaparak kendisini düzeltmesiyle hem kendinin hem de kavminin kısalmış olan ecelini geri uzatabilmiş (Enbiya 21/87-88), böylece cezadan kurtulmuştur. Eğer bu süre dolduğu zaman tövbe etseydi tövbesinin bir faydası olmazdı ve cezayı çekerdi (Hud 11/3, İbrahim 14/10, Nahl 16/61).


(Ra'd 13/40)
وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ
Onları tehdit ettiğimiz şeyin bir kısmını sana göstersek de[1*] (göstermeyip) seni vefat ettirsek de sana düşen, sadece tebliğdir[2*]. Hesap sormak ise bizim işimizdir[3*].

[1*] Yunus 10/46, Mü’min 40/77.

[2*] Maide 5/67, 99, Nahl 16/82, Nur 24/54, Ankebut 29/18, Şûrâ 42/48, Teğabün 64/12.

[3*] Mü’minun 23/117, Kâf 50/45, Ğâşiye 88/21-26.


(Ra'd 13/41)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Onlar görmüyorlar mı ki yurtlarına geliyor, onu parça parça ellerinden alıyoruz[1*]. Hükmü Allah verir. Onun hükmünü bozacak yoktur[2*]. O, hesabı çabuk görendir.

[1*] Allah’ın gelmesi, Allah’ın dininin gelmesidir. Bir yere Allah’ın dini gelince onun etki alanı genişlerken diğerlerininki daralır (Enbiya 21/44). Nebimizin Mekke’de dini tebliğ etmeye başlamasından sonra İslam’ın etkisi sürekli artarken kâfirlerin etkisi azalıyordu.

[2*] En’am 6/57, Kehf 18/26, Kasas 28/70.


(Ra'd 13/42)
وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعًاۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ
Bunlardan öncekiler de planlar kurdular. Oysa bütün planlar Allah’ın gözetimi altındadır[1*]. O, kimin ne kazandığını bilir[2*]. Kafirler, son yurdun kimin olacağını yakında öğreneceklerdir.

[1*] Allah’ın izni olmadan kimseye zarar veremezler. Allah onların tüm kötü planlarını boşa çıkarır, başlarına geçirir (Âl-i İmran 3/54, Enfal 8/30, İbrahim 14/46, Nahl 16/26, 45-47, Fatır 35/10, 43).

[2*] En’am 6/3.


(Ra'd 13/43)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًاۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ
Kâfirlik edenler: “Sen (Allah tarafından) gönderilmiş bir elçi değilsin!” derler. Sen de de ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah da yeter[1*], Kitab’ın bilgisine sahip olanlar da[2*].”

[1*] Nisa 4/166, En’am 6/19.

[2*] Kur’an’ın veya daha önce indirilmiş kitapların içeriğini bilenler, Muhammed aleyhisselamın, Allah’ın elçisi olduğuna şahit olurlar(A'raf 7/157). Yaygın kanaate göre Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olması, onu güvenilir bir elçi olan Muhammed aleyhisselamın getirmesine dayandırılır. Oysa çağdaşlarından bile Muhammed aleyhisselamı görüp onun güvenilirliğine şahit olacak kadar birlikte vakit geçirenlerin sayısı çok azdır. Ayrıca, onun güvenilirliğinden hiç şüphesi olmayan Mekkelilerin çoğu onu yalanlamıştır. Ayete göre ise Muhammed Aleyhisselamın elçiliğinin delili Allah’ın Kitabıdır. Yani böyle bir şahitlik, ancak Allah’ın sözüne bakılarak yapılabilir. O halde doğru olan, Muhammed Aleyhisselamın elçiliğinin, Kitaba dayandırılmasıdır. Bu durum başka ayetlerden de görülebilir. Mesela nebinin kendi sözünü değil, ona indirileni dinleyen kişiler şahitler arasına yazılmayı talep etmekte (Maide 5/83), yine kendilerine açık belgeler gelen kişiler elçinin hak olduğuna şahitlik etmektedirler (Âl-i İmrân 3/86, Ahkaf 4610).