YUSUF

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Yusuf 12/1)
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠
ELİF! LAM! RA! Bunlar her şeyi açıkça ortaya koyan[*] Kitab'ın ayetleridir.

[*] Kur’an-ı Kerim, muhkem /hüküm bildiren ve müteşabih/muhkemlerin benzeri olup onların ayrıntılarını ortaya koyan ayetlerden oluşur. Bu metot sayesinde Kitab’ın tamamı ayrıntılı olarak açıklanmış (mufassal), böylece kendisi de apaçık (mübin) hale gelmiş olur.


(Yusuf 12/2)
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Aklı kullanasınız / ilişkileri doğru kurasınız diye, biz onu Arapça anlam kümeleri oluşturacak şekilde[*] indirdik.

[*] Fussilet 41/3, Zuhruf 43/1-3.

 


(Yusuf 12/3)
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ
Vahyettiğimiz bu ayet kümeleriyle en güzel kıssayı sana tam olarak anlatacağız. Daha önce sen bundan tamamen habersizdin.


(Yusuf 12/4)
اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ
Bir gün Yusuf babasına şöyle demişti: “Babacığım rüyamda on bir gezegeni[1*], Güneş’i ve Ay’ı gördüm. Onları bana secde eder halde[2*] gördüm.”

[1*] Ayette geçen “kevkeb = كوكب” kelimesi gezegen anlamına gelir. Kur’an’da yıldız için “necm = نجم” kelimesi kullanılır.  Nitekim Kıyamet /mezardan kalkış öncesinde yıldızların söneceğinden  (Mürselat 77/8, Tekvir 81/2), gezegenlerin de dağılacağından (İnfitar 82/2) bahsedilerek iki kavramın farklı olduğu ortaya konmuştur. Yıldızların sönecek olması, ışıklarının kendilerinden olduğunu vurguladığı gibi gezegenlerin  kendi ışıklarının olmadığını da gösterir.

[2*] Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Bakara 2/58, Nisa 4/154, A’raf 7/161, Yusuf 12/4 ve 100. âyetlerde bu anlamdadır. Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar gibi gök cisimlerinin eksenlerinin birbirlerine göre eğim yapmaları secde olduğu gibi (Hac 22/18) gölgenin uzayıp kısalması da secdedir (Ra’d 13/15, Nahl 16/48, Furkan 25/45-46). Namaz kılarken yapılan secde, yere yapışmaya benzer şekildedir (Nisa 4/103). Evren; gökler, yer ve bunların arasındaki varlıklar olmak üzere üçe ayrılır (Hicr 15/85). Gökler yedi kattır. Gezegenler, göğün bize en yakın olan katında yer alır (Saffât 37/6). Bu ayet, 11 gezegenin olduğunu bildirmektedir.


(Yusuf 12/5)
قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
(Babası) Dedi ki: “Yavrucuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma! Sonra sana karşı bir oyun kurarlar; çünkü Şeytan insanın açık düşmanıdır.


(Yusuf 12/6)
وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟
İşte, rüyanda gördüğün gibi, Rabbin seni seçecek ve olayların tevilini[*] /bağlantısını sana öğretecektir. Daha önce ataların İbrahim’e ve İshak’a olan nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakup ailesine olan nimetini de tamamlayacaktır. Senin Rabbin, daima bilen ve kararları doğru olandır.”

[*] Tevil ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Al-i İmran 3/7 ve dipnotu.

 


(Yusuf 12/7)
لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ
Yusuf’ta ve kardeşlerinde, isteyen herkes için göstergeler vardır.


(Yusuf 12/8)
اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ
Bir gün kardeşleri şöyle dediler: “Babamızın Yusuf’a ve kardeşine[*] olan sevgisi bize olandan fazla. Oysa biz birbirine kenetlenmiş bir aileyiz. Babamız gerçekten açık bir yanılgı içinde.

[*] Yusuf ve küçük kardeşi Bünyamin’in annesi, diğerlerinin annelerinden farklıdır. Bu yüzden Bünyamin’e “kardeşimiz” değil, “Yusuf’un kardeşi” diyerek onu ve Yusuf’u kendilerinden ayrı tutmaktadırlar. Nitekim  Yusuf 12/59’da Bünyamin için “baba bir erkek kardeşiniz” ifadesi kullanılarak bu fark ortaya konmuştur.


(Yusuf 12/9)
اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْمًا صَالِح۪ينَ
Yusuf’u öldürün ya da götürüp uzak bir yere bırakın ki babanızın bütün ilgisi size kalsın! Sonra da iyi bir topluluk haline gelirsiniz.”


(Yusuf 12/10)
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ
İçlerinden sözü dinlenen biri[1*] de şöyle dedi: “Yusuf’u öldürmeyin! Bir şey yapacaksanız, derin bir su kuyusunun[2*] dibine bırakın da oradan geçen kafilelerden biri onu bulup alsın.”

[1*] Tevrat/Yaratılış 37:22 pasajına göre bu kardeş, en büyük çocuk olan Ruben’dir ve bunu söylerken amacı, kardeşleri gittikten sonra kuyunun başına geri dönüp Yusuf’u kurtarmaktır.

[2*] Kuyuya “البئر = bi’r” denir (Hac 22/45). “الجب = cüb” kelimesi ise sadece suyu olan kuyu için kullanılır.


(Yusuf 12/11)
قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ
Dediler ki: “Baba, Yusuf hakkında bize neden güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteriz.


(Yusuf 12/12)
اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
Yarın onu bizimle gönder de yesin, içsin, eğlensin. Biz onu özenle koruruz.”


(Yusuf 12/13)
قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ
Dedi ki: “Onu götürmeniz beni gerçekten üzer. Sizin ilgisiz kaldığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum.”


(Yusuf 12/14)
قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذًا لَخَاسِرُونَ
Dediler ki: “Biz birbirimize kenetlenmiş kişilerken onu kurt yerse büsbütün kaybederiz.”


(Yusuf 12/15)
فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Yusuf’u götürüp kuyunun dışarıdan gözükmeyen bir yerine[1*] bırakma konusunda anlaştıklarında ona şunu ilham ettik[2*]: “Yaptıkları bu işi, hiç beklemedikleri bir anda, onlara kesinlikle bildireceksin.”

[1*] “Gayâbet = غَيَابَةِ”,  “gözükmeyen yer” anlamındadır. İçinde su olan kuyunun dışarıdan bakınca gözükmeyen yeri, su seviyesinin üstünde, bir insanın rahatlıkla içinde durabileceği bir oyuktur.

[2*] Burada vahye “ilham” anlamı verilmiştir. Bunun sebebi, 24. ayetin dipnotunda anlatılmıştır.


(Yusuf 12/16)
وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ
Akşam üzeri, ağlaya ağlaya babalarına geldiler.


(Yusuf 12/17)
قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ
“Baba!” dediler. “Biz, yarış yapmaya gitmiş, Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. O sırada onu kurt yemiş. Gerçi biz ne kadar doğru sözlü olsak da sen bize inanacak değilsin.”


(Yusuf 12/18)
وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ
(Delil olarak) Yusuf’un gömleğine sürülmüş (Yusuf’a ait olmayan) aldatıcı bir kan getirdiler. Yakup dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz sizi bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır! Anlattığınız bu kurgu karşısında yardımına sığınılacak olan yalnız Allah’tır.”


(Yusuf 12/19)
وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
Bir kafile geldi, sucularını (kuyuya) gönderdiler. Kovasını kuyuya sarkıttı. “Müjde müjde! Bu bir erkek çocuk!” dedi. Ticarî mal olsun diye onu (insanlardan) sakladılar; ama Allah onların ne yaptıklarını biliyordu.


(Yusuf 12/20)
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟
Yusuf’u ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar, zaten ona değer veren kimseler değillerdi.


(Yusuf 12/21)
وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًاۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Onu satın alan Mısırlı, karısına şöyle dedi: “Bunu iyi bir şekilde ağırla, belki bize faydası olur ya da onu evlat ediniriz.” Böylece Yusuf’u o ülkeye yerleştirdik ki olayları yorumlamayı öğretelim. Allah işini hedefine ulaştırır ama insanların çoğu bunu bilmez.


(Yusuf 12/22)
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
Yusuf ergin hale gelince ona hikmet /doğru karar verme yeteneği ve ilim verdik. Biz, güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz.


(Yusuf 12/23)
وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
Kaldığı evin hanımı, ısrarla Yusuf’u elde etmeye çalıştı. Bütün kapıları kapadı ve “Haydi gel, seninim!” dedi. Yusuf: “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir. Beni iyi bir yere yerleştirdi. Yanlış yapanlar umduklarına asla kavuşamazlar.” dedi.


(Yusuf 12/24)
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ
Kadın onu gerçekten arzuluyordu. Eğer Rabbinin burhanını[1*] görmemiş olsaydı Yusuf da onu gerçekten arzulamıştı. Böyle olması, kötülüğü ve fuhşu ondan uzaklaştırmamız içindi. O, samimiyeti onaylanmış kullarımızdandır[2*].

[1*] Yüce Allah, tüm insanlarla; vahiy (ilham) yoluyla, perde arkasından ve Allah’ın vahyini iletmekle görevli bir elçi aracılığıyla olmak üzere üç yolla konuşur (Şûrâ 42/51). Bu ayette Yusuf (a.s.)’a gösterildiği bildirilen “burhan” bu konuşma yollarından ilkiyle ilgilidir. Allah, insanların yapıp ettiklerinin iyi ya da kötü olduğunu onların içine ilham eder (Şems 91/8). Bu duygular insanın kalbine doğar. Kötü bir işe niyetlenen yahut bunu yapan kişinin içinde hissettiği sıkıntı ve vicdan azabı, Allah’ın ona olan ilhamıdır. Yûsuf aleyhisselamı kötü işe bulaşmaktan alıkoyan “burhan” (kesin delil), Allah’ın ona, yaptığının kötü olduğunu ilham etmesi, onun da bu düşünceyi içinde hissetmesidir. Yûsuf aleyhisselamın içine doğan ilham onu kendine getirmiş olmalıdır. Bu tür uyarılar herkese yapılır. Sıkıntı ve huzur türünden bu tecrübeyi mümin veya kafir her insan yaşar (Tevbe 9/110, Hicr 15/2). Bu duyguyu içinde hisseden kişi, kötü işi yapmaya devam ederse, bunu bilerek yapmış olur ve bu bilgi Allah’ın huzurunda onun aleyhine delil olur. Yanlış bir işten sonraki iç sıkıntısı da Allah’ın kullara bir ilhamıdır. Bu ilham, kişiyi tevbeye çağırır. Dolayısıyla doğru ya da yanlış yolda olmanın ikisi de bilinçli davranışlardır. Kur’ân’da, Mûsâ aleyhisselamın annesine vahyedildiği (Tâ Hâ 20/38, Kasas 28/7), henüz bir çocuk iken Yûsuf aleyhisselamın kuyuda vahiy aldığı (Yûsuf 12/15) bildirilir. Ancak içe doğan her şey Allah’ın ilhamı değildir; şeytan vesvesesi de olabilir (En’âm 6/121). Çünkü insan ve cin şeytanları, insanlara vesvese verir, zihinleri bulandırır. Hatta bunların vesveselerini ifade etmek için Kur’ân’da “vahiy” kelimesinin kullanıldığı da olur (Nâs 114/4-6; En’âm 6/112, 121). Bunlar, nebî ve rasûlleri de yanlış davranışlara sürüklemeye çalışmıştır (En’âm 6/112-113, Hacc 22/52). Allah’ın ilhamı ile vesveseyi ayırabilmek için içimize doğan düşünceleri Allah’ın kitabıyla denetlemeliyiz.
 
[2*] Samimiyeti onaylanmış anlamı verdiğimiz ‘muhlas’ kelimesinin mastarı ihlastır. İhlas sözlükte bir şeyi kirlilikten, bulanıklıktan temizleyip arındırmak, saflaştırmak, katıksız, arı, duru hale getirmektir. Bu kelime Kur’an’da, dini Allah’a has kılan yani Allah’ın dinine bir şey katmayıp kulluğu sadece ona yapan, riyadan ve şirkten uzak olan samimi insanların ortak vasfını ifade etmek için kullanılır. Bu vasfa sahip olana “muhlis”, bu vasfı Allah tarafından onaylanmış olana da “muhlas” denir. İblis, bu özelliğe sahip olanları yoldan çıkaramaz. (Hicr, 15/40; Sad, 38/83).

(Yusuf 12/25)
وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءًا اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
(Yusuf önde kadın peşinde) İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın Yusuf’un gömleğini arkadan çekip boydan boya yırttı. Kapının yanında kadının beyiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Ailene kötülük etmek isteyen kişinin cezası hapse atılmaktan veya acıklı bir azaptan başka ne olabilir?”


(Yusuf 12/26)
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ
Yusuf dedi ki: “Israrla beni elde etmeye çalışan odur!” Kadının ailesinden bir bilirkişi[*] şöyle görüş bildirdi: “Eğer Yusuf’un gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, o (Yusuf) ise yalancılardandır.

[*] Burada geçen ‘bilirkişi’ sözcüğü ‘şahit’in;  ‘görüş bildirdi’ ifadesi de ‘şahitlik etti’ ifadesinin karşılığı olarak tercüme edilmiştir. Çünkü şahit olmak, görerek veya basiretle mümkündür (Müfredat). Şahitlik etmek ise, bu iki yoldan biriyle ulaşılan bilgiyi beyan etmektir. Basiret de ilim ve tecrübe yoluyla ulaşılan kesin kanaattir (Bakara 2/23, Al-i İmran 3/18, Maide 5/83-84). Ayette söz konusu şahıs, gözüyle görmediği bir olaya bilgisi ve tecrübesiyle yani basiretiyle şahitlik etmiştir.


(Yusuf 12/27)
وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Ama eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiş, o (Yusuf) ise doğruyu söyleyenlerdendir.”


(Yusuf 12/28)
فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ
(Beyi) gömleğin arkadan yırtıldığını görünce dedi ki: “Bu, siz kadınların bir oyunudur. Sizin oyununuz gerçekten büyüktür.


(Yusuf 12/29)
يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟
Yusuf, bu konuyu kapat! Hanım, sen de günahın için istiğfar et[*] /bağışlanma dile; çünkü hatalı olan sensin!”

[*] İstiğfar, “söz ve davranışla mağfiret talep etmek”tir. Mağfiret ise, Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.


(Yusuf 12/30)
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّاۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Şehirdeki bazı kadınlar şöyle dedi: “Vezirin karısı hizmetindeki genci elde etmeye çalışıyormuş! Kara sevdaya tutulmuş. Biz onu gerçekten açık bir yanılgı içinde görüyoruz.”


(Yusuf 12/31)
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـًٔا وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪ينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَرًاۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ
Kadın, onların dedikodularını duyunca kendilerine haber gönderdi. Onlara mükellef bir sofra hazırladı. Her birine birer bıçak verdi. Sonra Yusuf’a: “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar onu görünce pek yücelttiler ve ellerini kestiler. Dediler ki: “Aman Allah’ım! Bu bir insan değil, bu gerçekten değerli bir melek!”


(Yusuf 12/32)
قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِر۪ينَ
Kadın dedi ki: “Kendisi yüzünden beni kınadığınız kişi işte bu! Onu elde etmeyi çok istedim ama o hep kendini korudu[*]. Yine de istediğimi yapmazsa kesinlikle hapse atılacak ve küçük düşenlerden olacak.”

[*] Kadının Yusuf için ‘kendini korudu’ demesi, kendisinin de yaptığı şeyin sakınılması gereken bir eylem olduğunu bildiğini gösterir.


(Yusuf 12/33)
قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
Yusuf dedi ki: “Rabbim! Hapis benim için bunların beni çağırdıkları şeyden daha iyidir. Kadınların oyununu benden savmazsan onlara kapılırım ve cahillik edenlerden[*] olurum.”

[*] Ayette geçen “ جَهَالَةٍ = cehâlet”in Türkçesi “cahillik” veya “cahillik etmek”tir. Cahillik, bilmemek; cahillik etmek de kendini tutamayıp yanlış iş yapmaktır. Züleyha ve diğer kadınların onu elde etmeye çalışmaları karşısında Yusuf aleyhisselamın söylediği sözler, cahillik etmekten korktuğunu göstermektedir. Çünkü o, kendine hakim olamamaktan korkmaktadır.


(Yusuf 12/34)
فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Rabbi duasını kabul etti de kadınların oyununu ondan savdı; çünkü o, her şeyi dinleyen ve bilendir.


(Yusuf 12/35)
ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى ح۪ينٍ۟
Bütün delilleri gördükten sonra, Yusuf’u bir süre için hapse atmaları görüşü öne çıktı.


(Yusuf 12/36)
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمَٓا اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَعْصِرُ خَمْرًاۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ
Yusuf’la birlikte iki genç daha hapse girmişti. Onlardan biri “Ben rüyamda içki (yapmak için bir şeyler) sıktığımı görüyorum.” diğeri de “Ben de başımın üstünde kuşların yiyip durduğu bir ekmek taşıdığımı görüyorum.” dedi. “Bize bunların yorumunu bildirir misin? Görüyoruz ki sen, güzel davrananlardansın.”


(Yusuf 12/37)
قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ
Yusuf dedi ki: “Size verilecek yemek yanınıza gelmeden önce ikinizin de rüyasının yorumunu size mutlaka bildireceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Ben Allah’a güveni olmayan ve ahireti yok sayan bir topluluğun dini yaşama biçimine sırt çevirdim.


(Yusuf 12/38)
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dini yaşama biçimine uydum[*]. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak saymaya hakkımız yoktur. Bu Allah’ın bize ve bütün insanlara olan lütfudur; ama insanların çoğu görevlerini yerine getirmiyorlar.

[*] Bu ayet Yusuf aleyhisselamın babasından ayrılmadan önce doğru bir dînî eğitim almış olduğunu gösterir.


(Yusuf 12/39)
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ
Bakın hapishane arkadaşlarım! Birbirinden farklı Rabler mi iyidir[*], yoksa her şeyi emri altına almış olan tek Allah mı?”

[*]  Zümer 39/29


(Yusuf 12/40)
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Allah ile aranıza koyup kulluk ettikleriniz; Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerdir[*]. Hüküm, sadece Allah’ındır. O, sadece kendisine kulluk etmenizi emreder. Dosdoğru din işte budur. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler.

[*] Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür (Müfredat). Yusuf aleyhisselamın sözünü ettiği kişiler kendileri için bir takım tanrılar tanımlamış, özelliklerini kendileri uydurmuşlardır.


(Yusuf 12/41)
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّٓا اَحَدُكُمَا فَيَسْق۪ي رَبَّهُ خَمْرًاۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِه۪ۜ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذ۪ي ف۪يهِ تَسْتَفْتِيَانِۜ
“Bakın hapishane arkadaşlarım! Biriniz efendisine /rabbine[*] içki sunacak, diğeri ise asılacak, kuşlar da başından yiyecek. Görüş istediğiniz konuda (Allah tarafından) bu karar verilmiş.”

[*] Rab kelimesinin Türkçe karşılığı “sahip”tir. Evin sahibine rabb’ud-dâr = evin rabbi (Müfredât), sermaye sahibine de rabb’ül-mal = sermayenin rabbi denir. Bu ve sonraki ayette “efendi” anlamında kullanıldığı gibi, Yusuf 12/50. ayette de rab kelimesi önce kral için “efendi” anlamında, daha sonra da “Allah” için “sahip” anlamında kullanılmıştır.


(Yusuf 12/42)
وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ۟
Yusuf onlardan, kurtulacağına inandığı kişiye: “Efendinin /rabbinin yanında benden bahset.” dedi. Fakat Şeytan efendisine /rabbine bahsetmeyi unutturdu da Yusuf hapiste birkaç[*] yıl kaldı.

[*] Birkaç diye meal verdiğimiz (bıd = بضع) kelimesi üç ila dokuz arasını ifade eder (Müfredât).

(Yusuf 12/43)
وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ
Bir gün kral dedi ki: “Ben rüyamda yedi tane besili inek görüyorum. Onları yedi zayıf inek yiyor. Bir de yedi yeşil başak ve başka kuru başaklar... Ey ileri gelenler! Rüya yorumlamayı biliyorsanız, rüyam hakkında bana sağlam bir görüş bildirin.”


(Yusuf 12/44)
قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ
Dediler ki: “Karmakarışık düşler... Biz bu gibi düşlerin yorumunu bilen kişiler değiliz.”


(Yusuf 12/45)
وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا۬ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ
Yusuf’un iki hapishane arkadaşından kurtulanı uzunca bir süreden sonra Yusuf’u hatırladı da dedi ki: “Ben size bu rüyanın nasıl çıkacağını bildireceğim; beni gönderin.”


(Yusuf 12/46)
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ٓي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
(Hapishaneye geldi ve dedi ki:) “Yusuf! Ey özü sözü doğru kişi! Rüyada yedi besili ineği, yedi zayıf inek yiyor. Bir de yedi yeşil başak ve başka kuru başaklar görülüyor. Bu rüya hakkında bize sağlam bir görüş bildir de o insanlara dönebileyim; belki onlar senin değerini öğrenirler.”


(Yusuf 12/47)
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَبًاۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ٓ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ
Yusuf dedi ki: “Peşpeşe yedi yıl ekip biçeceksiniz. Biçtiklerinizden, yiyeceğiniz az bir miktar dışındakini başağında bırakın.


(Yusuf 12/48)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ
Sonra bunun ardından pek sıkıntılı yedi yıl gelecek, sakladığınız az bir kısım dışında önceden biriktirdiğiniz her şeyi yiyip tüketecek.


(Yusuf 12/49)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟
Sonra bunun ardından insanlar bol yağmura kavuşturulacak, o yıl (ürünleri) sıkıp (hayvanları) sağacaklar.”


(Yusuf 12/50)
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ
Kral dedi ki: “Onu bana getirin!” Elçi, Yusuf'un yanına gelince (Yusuf) şunları söyledi: “Efendine /rabbine dön de sor bakalım, ellerini kesen o kadınların derdi neymiş? Benim Rabbim /Sahibim onların oyunlarını bilir.”


(Yusuf 12/51)
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَا۬ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ
Kral o kadınlara dedi ki “Yusuf’u ısrarla elde etmeye çalıştığınızda nasıl bir karşılık aldınız?” Kadınlar: “Allah için çok farklı biri! Ondan bir kötülük görmedik” dediler. Vezirin karısı da şöyle dedi: “Şimdi bütün gerçek ortaya çıktı. Onu ısrarla elde etmeye çalışan bendim. O gerçekten özü sözü doğru olanlardandır.”


(Yusuf 12/52)
ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَٓائِن۪ينَ
(Yusuf elçiye şunları da demişti:) “Böyle bir talepte bulunmaktan maksadım şudur: O (kadının kocası) bilsin ki yokluğunda ona hainlik etmediğim gibi Allah da hainlerin oyununu hedefine ulaştırmaz.”


(Yusuf 12/53)
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Ben nefsimi yanlışlardan uzak saymam; çünkü nefis -Rabbimin ikram edip uyardığı zaman hariç[1*]- sürekli kötülüğü emreder durur[2*]. Rabbim çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.”

[1*] "ما رحم ربي" cümlesinde geçen "ma = ما" fiile mastar ve zaman anlamı veren “mâ-i mastariyye-i tevkîtiyye” olduğu için ayete "Rabbimin ikram edip uyardığı zaman" diye anlam verilmiştir.

[2*] Nisa 4/49.


(Yusuf 12/54)
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ
Kral dedi ki: “Yusuf’u bana getirin; onu has adamım yapayım.” Onunla görüşünce de “Bugünden itibaren sen bizim katımızda itibarlı ve güvenilir bir kişisin.” dedi.


(Yusuf 12/55)
قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ
Yusuf da şöyle dedi: “Beni bu ülkenin hazinelerinin başına getir. Ben onları iyi korurum ve o işi iyi bilirim”.


(Yusuf 12/56)
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
Böylece ona, o ülkede iyi bir makam verdik. İstediği her yerde, yetkisini kullanabilirdi[*]. Biz ikramımızı, gerek gördüğümüz kişiye yaparız. Güzel davrananların ödülünü zayi etmeyiz.

[*] Önceki ayette (Yusuf 12/55) Yusuf aleyhisselam kraldan kendisini hazinelerin başına geçirmesini istemişti. Bu ayetten anlaşıldığına göre kral onu, her konuda yetkili yapmıştır. Bu surenin 78 ve 88. ayetlerinde ona “aziz” denmesinin sebebi budur.  Bu ayetler Tevrat’taki şu pasajları tasdik eder: “Sarayımın yönetimini sana vereceğim. Bütün halkım buyruklarına uyacak. Tahttan başka senden üstünlüğüm olmayacak. Seni bütün Mısır’a yönetici atıyorum.” “Firavun Yusuf’a, “Firavun benim” dedi, “Ama Mısır’da senden izinsiz kimse elini ayağını oynatmayacak.” (Yaratılış 41: 40, 41, 44)


(Yusuf 12/57)
وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟
Allah’a inanıp güvenen ve yanlış yapmaktan sakınanlar için Ahiretteki ödül elbette daha iyidir.


(Yusuf 12/58)
وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ
(Sonra bir gün) Yusuf’un kardeşleri geldi, onun huzuruna çıktılar. Yusuf onları tanıdı ama onlar onu tanıyamadılar.


(Yusuf 12/59)
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ
Yusuf (kardeşlerinin) yüklerini yüklettiğinde dedi ki: “Bir dahaki sefere bana, baba-bir erkek kardeşinizi[*] de getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçeği tam yapıyorum ve misafir ağırlayanların en iyisiyim!

[*] Yusuf’un ve küçük kardeşi Bünyamin’in annesi aynı, diğerlerinin anneleri farklıdır. Bu yüzden Yusuf aleyhisselam onlara, Bünyamin için “baba bir erkek kardeşiniz” demiştir.


(Yusuf 12/60)
فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ
Onu getirmezseniz benden size bir ölçek bile mal yok, yanıma da yaklaşmayın!”


(Yusuf 12/61)
قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ
Dediler ki: “Onu babasından ısrarla isteyeceğiz; bunu kesinlikle yapacağız.”


(Yusuf 12/62)
وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَٓا اِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Yusuf, emrindeki gençlere dedi ki: “Sermayelerini heybelerine koyun. Ailelerine dönünce belki onun kendi sermayeleri olduğunu anlarlar da tekrar gelirler.”


(Yusuf 12/63)
فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
Babalarının yanına dönünce dediler ki: “Baba! (Kardeşimizi götürmezsek) artık bize bir ölçek bile verilmeyecek. Öyleyse kardeşimizi bizimle gönder ki erzakımızı alabilelim. Biz onu kesinlikle koruruz.”


(Yusuf 12/64)
قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًاۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
Yakup dedi ki: “Onun hakkında size mi güveneceğim! Bu, daha önce kardeşi hakkında size güvendiğimden farklı mı olur! (Onu) en iyi koruyacak olan Allah’tır. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”


(Yusuf 12/65)
وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۜ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ
Eşyalarını açınca sermayelerinin kendilerine iade edildiğini gördüler. Dediler ki: “Baba! Daha ne isteriz; bu bizim sermayemiz, bize iade edilmiş! (Kardeşimizi bırakırsan) Ailemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz, bir deve yükü de fazla alırız. Bu erzak bize azdır.”


(Yusuf 12/66)
قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ لَتَأْتُنَّن۪ي بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّٓا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ
Yakup dedi ki: “Kuşatılmanız hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah’ın adıyla sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle asla göndermem”. Ona sağlam söz verdiklerinde dedi ki: “Allah, söylediklerimizin tek güvencesidir.”


(Yusuf 12/67)
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۜ وَمَٓا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ
Bir de şöyle dedi: “Oğullarım! Hepiniz tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben size Allah’tan gelecek hiçbir şeye engel olamam. Hüküm sadece Allah'a aittir. Ben, ona güvenip dayandım. Birine dayanacak olanlar yalnızca ona güvenip dayansınlar.”


(Yusuf 12/68)
وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۜ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۜ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟
Nihayet babalarının istediği yerlerden şehre girdiler. Bu, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan engelleyecek değildi; sadece Yakup içindeki bir isteği dile getirmiş oldu. Aslında o, kendisine öğrettiğimiz şeylerden ötürü ilim sahibiydi. Ama o insanların çoğu bunu bilmiyordu.


(Yusuf 12/69)
وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yusuf’un huzuruna çıktıklarında, Yusuf kardeşini bağrına bastı. “Bak ben senin kardeşinim. Artık onların yaptıklarından dolayı canını sıkma!” dedi.


(Yusuf 12/70)
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ
Yusuf, yüklerini yüklettiğinde su tasını kardeşinin heybesine koydu. Daha sonra bir tellâl yüksek sesle bağırdı: “Kervancılar! Siz, kesin hırsızsınız.”


(Yusuf 12/71)
قَالُٓوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ
Bunlar, onlara dönerek: “Neyi kaybettiniz?” diye sordular.


(Yusuf 12/72)
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَٓاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَا۬ بِه۪ زَع۪يمٌ
Dediler ki: “Kralın su kabını bulamıyoruz. Onu getirene bir deve yükü ödül var. (Tellal dedi ki) Ben buna kefilim.”


(Yusuf 12/73)
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِق۪ينَ
“Vallahi, sizin de iyi bildiğiniz gibi biz buraya bozgunculuk çıkarmaya gelmedik. Biz hırsız da değiliz.” dediler.


(Yusuf 12/74)
قَالُوا فَمَا جَزَٓاؤُ۬هُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِب۪ينَ
Görevliler dedi ki: “Peki, ya yalan söylediyseniz, (size göre) hırsızın cezası nedir?”


(Yusuf 12/75)
قَالُوا جَزَٓاؤُ۬هُ مَنْ وُجِدَ ف۪ي رَحْلِه۪ فَهُوَ جَزَٓاؤُ۬هُۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ
“Çalınan mal, kimin heybesinde bulunursa cezası o kişinin kendisidir[*]. Biz bu yanlışı yapanları böyle cezalandırırız.” dediler.

[*] O kişi esir edilir. Bu, Yakub aleyhisselam zamanında hırsızlığın cezasının, çalanı köleleştirmek olduğunu gösterir. (Çıkış 22:3)

Hırsız çaldığının karşılığını kesinlikle ödemelidir. Hiçbir şeyi yoksa, hırsızlık yaptığı için köle olarak satılacaktır. 4 Çaldığı mal –öküz, eşek ya da koyun– sağ olarak elinde yakalanırsa, iki katını ödeyecektir.


(Yusuf 12/76)
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ
Yusuf, kardeşinin çuvalından önce diğerlerinin çuvallarında arama yapmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin çuvalından çıkardı. Biz Yusuf’a böyle bir plan kurdurduk. Allah bir çıkış yolu yaratmasaydı[1*] kralın kanununa göre Yusuf, kardeşini alıkoyamazdı. Allah, desteklediği[2*] kişiyi kat kat yükseltir. Her bilenin üstünde bir bilen vardır.

[1*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

[2*] Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki (left = لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.

 


(Yusuf 12/77)
قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًاۚ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ
(Yusuf’un kardeşleri) Dediler ki: “Bu çalmışsa (olabilir). Daha önce onun (ana-baba bir) kardeşi de çalmıştı[*].” Yusuf bunu içine attı, kimseye belli etmedi. (İçinden) şöyle dedi: “Sizler kötü bir konumdasınız, iddia ettiğiniz şeyin aslını en iyi Allah bilir.”

[*] Bu konu ile ilgili olarak tefsirlerde geçen rivayetlerden ayetlere uygun olanı şudur: “Yusuf aleyhisselamın halası onu çok severdi. Yusuf’un yanında kalmasını istiyordu. İbrahim aleyhisselamdan miras kalan kuşağını bir gün Yusuf’un beline bağladı. Sonra kaybolduğunu söyledi. Kuşak arandı ve Yusuf’un üzerinde bulundu. Yakub aleyhisselamın şeriatı gereği, halası, Yusuf’u yanında alıkoydu. (Razi Tefsiri)” Yusuf’un kardeşleri bunu anlatmak istemişlerdir.


(Yusuf 12/78)
قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ اِنَّ لَهُٓ اَبًا شَيْخًا كَب۪يرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ
Dediler ki: “Sayın vezir! Onun kocamış ihtiyar bir babası var. Onun yerine içimizden birini al. Çünkü biz görüyoruz ki sen güzel davrananlardansın.”


(Yusuf 12/79)
قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اَنْ نَأْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُٓۙ اِنَّٓا اِذًا لَظَالِمُونَ۟
Yusuf dedi ki: “Malımızı yanında bulduğumuz kişiden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırım! O zaman biz kesinlikle yanlış yapmış oluruz[*].”

[*] Allah, Yusuf aleyhisselama ilham ettiği bu oyun sayesinde, Yusuf’un kardeşlerine, yaptıklarının dengi bir ceza veriyordu (Nisa 4/123). Nitekim babalarının tüm ilgi ve sevgisini kazanmak için Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri, bu oyunun sonunda babalarının ilgisini tamamen kaybetmiş oldular.


(Yusuf 12/80)
فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّاۜ قَالَ كَب۪يرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُٓوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ ف۪ي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ ل۪ٓي اَب۪ٓي اَوْ يَحْكُمَ اللّٰهُ ل۪يۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ
Ondan umutlarını kesince bir kenara çekilip konuştular. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına kesin söz aldığını ve daha önce Yusuf’a karşı işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye ya da Allah benimle ilgili bir hüküm verinceye dek ben buradan asla ayrılmam. O hüküm verenlerin en iyisidir.


(Yusuf 12/81)
اِرْجِعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يكُمْ فَقُولُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَٓا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظ۪ينَ
Babanızın[*] yanına dönün de şöyle deyin: “Baba, senin oğlun hırsızlık yaptı! Biz sadece bildiğimize şahitlik ederiz. Bizden habersiz yaptığı bir şeye karşı onu koruyamazdık.

[*] Türk dilinde “Babanızın” deği, “Babamızın” ifadesi kullanıldığı için meal bu şekilde verilmiştir. İltifat, bkz. Yusuf 12/76. ayetin dipnotu.


(Yusuf 12/82)
وَسْـَٔلِ الْقَرْيَةَ الَّت۪ي كُنَّا ف۪يهَا وَالْع۪يرَ الَّت۪ٓي اَقْبَلْنَا ف۪يهَاۜ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
Gittiğimiz şehrin halkına ve birlikte döndüğümüz kervana sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz.”


(Yusuf 12/83)
قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
(Bunları anlattıklarında Yakup) Dedi ki: “Hayır… Nefisleriniz sizi bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır! Belki de Allah onların üçünü birlikte bana getirir. Çünkü her şeyi bilen ve kararları doğru olan odur.”


(Yusuf 12/84)
وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ
Onlara sırt çevirdi ve “Vah Yusuf’um vah!” dedi. Üzüntüden gözlerine ak düştü. Acısını içine gömmüştü.


(Yusuf 12/85)
قَالُوا تَاللّٰهِ تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ
Dediler ki: “Vallahi Yusuf diye diye elden ayaktan düşeceksin ya da ölüp gideceksin.”


(Yusuf 12/86)
قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Yakup dedi ki: “Ben acımı ve hüznümü yalnız Allah’a açarım. Sizin bilmediklerinizi Allah’ın bildirmesiyle biliyorum[*].

[*] Yusuf 12/4, 5. ayetlerde Yusuf aleyhisselamın gördüğü rüya ve Yakub aleyhisselamın yorumu anlatılmaktadır. O, Yusuf’la tekrar buluşacaklarını bu rüyadan dolayı bilmekteydi.


(Yusuf 12/87)
يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَا۬يْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَا۬يْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ
Oğullarım! Gidin! Yusuf ve kardeşiyle ilgili bilgi toplayın. Allah’ın iyilik ve ikramından ümidinizi kesmeyin[*]. Kafirler topluluğundan başkası Allah’ın iyilik ve ikramından ümidini kesmez.”

[*] Mücadele 58/22.


(Yusuf 12/88)
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ
Gidip Yusuf’un huzuruna çıkınca şöyle dediler: “Sayın vezir! Darlık bizi ve ailemizi sardı. Az bir sermaye ile geldik. Sen ölçeğimizi yine tam ver, bize sadaka vermiş ol. Allah sadaka verenlere karşılığını verir.”


(Yusuf 12/89)
قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ
Yusuf dedi ki: “Siz Yusuf’a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyorsunuz değil mi? Ama o zaman işin nereye varacağını bilmiyordunuz.”


(Yusuf 12/90)
قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
Dediler ki: “Sen gerçekten Yusuf musun?” “Evet ben Yusuf’um, bu da kardeşim! Allah bize iyilik etti. Kim kendini yanlışlardan korur ve sabırlı olursa /duruşunu bozmazsa, Allah, güzel davrananların ödülünü zayi etmez.” dedi.


(Yusuf 12/91)
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ
Dediler ki: “Vallahi Allah seni bize üstün kılmış. Biz gerçekten hatalıydık.”


(Yusuf 12/92)
قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
Yusuf dedi ki: “Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlar. O, merhametlilerin en merhametlisidir.


(Yusuf 12/93)
اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يرًاۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟
Benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun ki gözleri görür hale gelsin. Sonra bütün ailenizi bana getirin!”


(Yusuf 12/94)
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ
Kervan (Mısır’dan) ayrılınca babaları (Yakup) dedi ki: “Ben gerçekten Yusuf’un kokusunu alıyorum. Umarım bana bunak demezsiniz!”


(Yusuf 12/95)
قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ
Dediler ki: “Vallahi sen o eski yanılgına saplanıp kalmışsın.”


(Yusuf 12/96)
فَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يرًاۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Müjdeci gelip gömleği yüzüne koyunca Yakup tekrar görmeye başladı. Dedi ki: “Ben size; sizin bilmediklerinizi Allah’ın bildirmesiyle bilirim, demedim mi!”


(Yusuf 12/97)
قَالُوا يَٓا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَٓا اِنَّا كُنَّا خَاطِـ۪ٔينَ
Oğulları dediler ki: “Baba! Allah’tan bizim günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz hatalıydık!”


(Yusuf 12/98)
قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Dedi ki “Rabbimden sizi bağışlamasını dileyeceğim. Çünkü o çok bağışlar, ikramı boldur.”


(Yusuf 12/99)
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۜ
Hep beraber Yusuf’un yanına vardıklarında, anasını babasını bağrına bastı, “Mısır’a girip yerleşin, inşaallah güven içinde olursunuz.” dedi[*].

[*] Yusuf aleyhisselamdan sonra, onun ve kardeşlerinin soyları çoğalmış, İsrailoğulları kavmi oluşmuştur. Yusuf’un (a.s.) itibarını tanımayan yeni bir Kral tahta çıkıp İsrailoğullarına eziyet etmeye başladığında ise, onları Mısır’dan çıkaracak nebi Musa (a.s.) gönderilmiştir. Tevrat’ta bu süreçten bahsedilir:
“Zamanla Yusuf, kardeşleri ve o kuşağın hepsi öldü. Ama soyları arttı; üreyip çoğaldılar, gittikçe büyüdüler, ülke onlarla dolup taştı. Sonra Yusuf’u tanımayan yeni bir kral Mısır'da tahta çıktı.” (Çıkış 1:6-8)
İncil’de de bu konu şöyle anlatılmıştır:
“Sonunda Yusuf’u tanımayan yeni bir kral Mısır’da tahta çıktı. Bu adam, halkımıza karşı haince davrandı, atalarımıza kötülük etti. Onları, yeni doğan çocuklarını açıkta bırakıp ölüme terk etmeye zorladı.” (Elçilerin İşleri 7:18-19)


(Yusuf 12/100)
وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Yusuf, anasını babasını tahtına çıkardı. İkisi de kardeşleriyle birlikte Yusuf’un karşısında eğildiler[*]. Dedi ki: “Babacığım! İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyamın gereğidir. Rabbim onu gerçekleştirdi. Hapisten çıkardığı zaman da bana iyilikte bulunmuştu. Şeytan kardeşlerimle aramı iyice bozduktan sonra Rabbim sizi çölden buraya getirdi. Benim Rabbim, gerekli gördüğü şeyi en ince ayrıntısına kadar yapar. Çünkü her şeyi bilen ve kararları doğru olan odur.

[*] "Secde" kelimesinin asıl anlamı eğilmedir (Müfredat). 

 


(Yusuf 12/101)
رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ
Rabbim (Sahibim)! Bana yönetimden bir pay verdin, olayların bağlantısını kurmayı (tevilini) öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Sen dünyada da ahirette de benim en yakınımsın /velimsin. Canımı, sana tam teslim olmuş (Müslüman) biri olarak al, beni iyilerin arasına kat!”


(Yusuf 12/102)
ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ اَجْمَعُٓوا اَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ
İşte bu, gizli kalmış haberlerdendir; sana vahiy yoluyla bildiriyoruz. Yoksa sen, onlar (Yusuf’a) oyun kurarlarken işbirliği yaptıklarında (kardeşlerinin) yanlarında değildin.


(Yusuf 12/103)
وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِن۪ينَ
Sen ne kadar istesen de insanların çoğu inanmayacaktır.


(Yusuf 12/104)
وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ۟
Onlardan bir karşılık da istemiyorsun. Kur’an, sadece herkesin aklında tutması gereken bilgi /zikirdir[*].

[*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24,En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209).

 

 

 

 

 


(Yusuf 12/105)
وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ
Göklerde ve yerde nice ayetler /göstergeler var ki onlar, o ayetlerin yanından yüz çevirerek geçerler.


(Yusuf 12/106)
وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ
Onların çoğu ancak (araya aracı koyup) müşrik olarak Allah’a inanırlar[*].

[*] Müşrikler, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eden ama onunla kendi aralarına bir başkasını koyup onun aracılığı ile Allah’a yaklaşmaya çalışan, buna rağmen kendilerini mümin sayan kişilerdir (En’am 6/82, Sebe’ 34/13, Zümer 39/3). İnsana sinir uçlarından da yakın olan (Kaf 50/16) Allah ile araya konan her şey, Allah ile ilişkileri koparır ve kişiyi müşrik yapar.


(Yusuf 12/107)
اَفَاَمِنُٓوا اَنْ تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ اَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Allah’ın azabının kendilerini kuşatmasına veya beklemedikleri bir anda son saatin gelmesine karşı bir güvenceleri mi var?


(Yusuf 12/108)
قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
De ki: “Bu benim yolumdur; basiretle /kesin inanç ve sağlam delille Allah’a çağırıyorum; ben de bana uyanlar da (böyle yaparız). Allah her türlü eksiklikten uzaktır. Ben müşriklerden değilim.”


(Yusuf 12/109)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰىۜ اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Senden önce gönderdiğimiz elçiler, o kentlerin halkından vahyettiğimiz erkeklerdi. Bunlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğunu görsünler? Ahiret yurdu Allah’tan çekinerek kendini koruyanlar için elbette daha iyidir. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?


(Yusuf 12/110)
حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ
Ne zaman ki elçilerimiz umutlarını keser, anlarlar ki yalancı sayılmışlar, o zaman onlara yardımımız gelir, tercih ettiğimiz kurtarılır. Baskınımız suçlular topluluğundan geri çevrilmez.


(Yusuf 12/111)
لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَد۪يثًا يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Onların kıssalarında sağlam duruşlu olanlar için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir. Aksine, kendinden öncekileri tasdik edici ve her şeyi ayrıntılı olarak açıklayıcı özelliktedir. İnanıp güvenen bir topluluğa rehber ve tam bir ikramdır.