NECM

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla...[*]

[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için  bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.


(Necm 53/1)
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ
Gözden kaybolduğunda o yıldıza[1*] (kutup yıldızına) yemin olsun ki[2*]

[1*] Hevâ (هَوَى) kelimesinin kök anlamı, gök ile yer arasındaki boşluktur (Lisan’ul-arab). Sürekli bu boşlukta olan Kutup yıldızı, akşamleyin güneş ışınları azalmaya başladığında görünür, ışınlar sabahleyin ortaya çıkınca da görünmez hale gelir. 

[2*] Allah, birçok surede olduğu gibi bu surede de değer verdiği bir şeye yemin ederek bir başka şeyin önemine vurgu yapmaktadır. Burada değer verdiği şey, elif-lam takısı ile belirlilik kazanan "en-necm (النَّجْمِ) dir. "O yıldız" anlamındaki bu kelime, üç ayette daha geçer. (Nahl 16/16, Rahman 55/6, Tarık 86/3). Kuzey Yarım Küre’de, konum ve yön belirlemede en önemli yıldız, her gece aynı noktada görülen Kutup Yıldızıdır. Ekvatora sıfır, kutup noktasına 90 derecelik açı yapar. Bu ikisi arasındaki her yere yaptığı açı, oranın enlemi kadardır. Güney Kutbunda Sigma Octantis adı verilen yıldızın da benzer özellikleri vardır. Kutup yıldızı, en parlak yıldızdır. Bu nedenle en son gözden kaybolur. Onun kayboluşu, gecenin bitmekte, gündüzün başlamakta olduğunu gösterir. Muhammed aleyhisselam da insanları Kur’an’la karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderildiğinden (İbrahim 14/1), bu ayette, Kur’an’ın sebep olacağı aydınlanma vaktinin geldiğine vurgu yapılmaktadır. 


(Necm 53/2)
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ
arkadaşınız yoldan çıkmadı,[1*] yanlış kurgulara da kapılmadı.[2*]

[1*] Sebe 34/50.

[2*] Tekvir 81/22.


(Necm 53/3)
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ
O, kendi arzusuna göre konuşmuyor.[*]

[*] Yunus 10/15-16, Hâkka 69/44-47.


(Necm 53/4)
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ
Konuştuğu şey (Kur’an), kendisine yapılan vahiyden ibarettir.[*]

[*] Neml 27/6, Yasin 36/69, Şûrâ 42/52, Ahkaf 46/9.


(Necm 53/5)
عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ
Onu ona, pek güçlü olan (Cebrail) öğretti.[*]

[*] Rahman 55/2. âyette bu öğretme işi direkt Allah’a nispet edilmektedir. Allah’ın, insanlardan seçtiği elçilerine bir şey öğretmesi ancak onlara gönderdiği melek aracılığı ile olur (Şûrâ 42/51). Bunun nasıl olduğu da Cin 72/26-28. ayetlerde açıklanmıştır.

 

 


(Necm 53/6)
ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ
Heybetli olan[*] (Cebrail)... Gerçek görüntüsü ile doğruldu.

[*] Tekvir 81/19-21.


(Necm 53/7)
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ
O sırada o, en yüksek ufukta[1*] (Nur Dağı’nda)[2*] idi.

[1*] Tekvir 81/23.

[2*] Mekke’nin çevresindeki en yüksek dağ Hira mağarasının bulunduğu Nur dağıdır (Hira, DİA). Kabe’den bakıldığında en yüksek ufuk, o dağın tepesidir. Bu âyetler, Muhammed aleyhisselam, dağın tepesinin biraz aşağısındaki Hira Mağarasında iken en tepeden inen Cebrail’i gördüğünü, daha sonra Cebrail’in ona iyice yaklaşıp ilk vahyi getirdiğini bildirmektedir. Kur’an’ın inişi, Ramazan ayında (Bakara 2/185), kadir gecesinde başlamıştır (Kadir 97/1-5, Tekvîr 81/19-29).

 

(Necm 53/8)
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ
Sonra yaklaştı ve aşağıya süzüldü.


(Necm 53/9)
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ
(Muhammed’e) İki zira (yaklaşık bir kol mesafesi) kadar[*] hatta daha da yaklaştı.

[*] Bu ayette geçen kavs (قوس) kelimesi, “yay” anlamına geldiği gibi ölçü birimi olan “zira'”  yani dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzaklık anlamına da gelir (Lisan’ul-arab). Burada Cebrail aleyhisselam ile Nebimiz arasındaki mesafe ifade edildiği için uygun olan zira' anlamıdır.


(Necm 53/10)
فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰىۜ
Sonra o, vahyedeceği şeyi (Kur’an’ı),[1*] Allah’ın kuluna (Muhammed’e) vahyetti.[2*]

[1*] Bakara 2/185. âyette, Kur’an’ın Ramazan ayında, Duhân 44/3. âyette mübarek bir gecede, Kadr 97/1. ayette de Kadir gecesinde indirildiği bildirilmektedir. O gece indirilen, Kur’an’ın tamamı değil, Alak suresinin ilk beş âyetidir (Alak 96/1-5). Kur'ân, toplama ve birleştirme anlamına gelen kar’ (القَرْء) kökünden türetilmiştir. Mastar olarak kullanıldığı gibi bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. Allah’ın kitabına Kur’an denmesi, bütün sureleri toplayıp bir araya getirmesi sebebiyledir (Lisanu’l-Arab). İlk inen ayetlere Kur’an denmesi. onların bir küme olduğunu gösterir.

[2*] Cebrail, diğer nebiler gibi Allah’ın Muhammed aleyhisselama da gönderdiği elçidir. Elçinin sözü, onu gönderenin sözü olduğu için Kur’an, Cebrail’in sözü değil, onu, elçi olarak gönderen Allah’ın sözüdür (Bakara 2/97, Nahl 16/102, Şuara 26/192-195, Şûrâ 42/51, Hakka 69/40-47, Tekvir 81/19-21).

 

(Necm 53/11)
مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى
(Muhammed’in) Gördüğü şeyi gönlü yalanlamadı.


(Necm 53/12)
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى
Şimdi siz, onun gözüyle gördüğü şey hakkında tereddüt mü ediyorsunuz?


(Necm 53/13)
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ
(Muhammed) Cebrail’i (gerçek görüntüsüyle)[*] bir defa daha gördü.

[*] Melekler, insan şekline de girebilmektedirler (Hud 11/77, Meryem 19/17, Zariyat 51/24-30).


(Necm 53/14)
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى
Sidret’ül-müntehâ’nın[*] yakınında.

[*] “Sidret'ul-muntehâ”, en son noktada bulunan sidre ağacıdır. Türkçede arap kirazı denen bu ağaç cennette de olacaktır (Vakıa 56/28). Allah Teâlâ yeri küre şeklinde ve yedi kat göğün benzeri olarak yarattığı için (Talak 65/12), yerin yedi kat, göklerin de küre şeklinde olduğu anlaşılmaktadır. Yedinci kat gök ise yeryüzü gibi sularla, bitkilerle ve hayvanlarla donanmıştır. Her şeyin hazinesinin göklerde olması (Hicr 15/21) ve en’âmın yani koyun, keçi, sığır ve devenin oradan indirilmiş bulunması (Zümer 39/6) bunun delillerindendir. Bu sebeple Sidret'ul-muntehâ yedinci kat göğün en üst noktasında olur. Mekke’nin Ümmü’l-kurâ yani dünyadaki yerleşim yerlerinin merkezi olması da Sidret'ul-muntehâ’nın bulunduğu yerin, Mekke’nin dik üstünde olmasını gerektirir.

 

 


(Necm 53/15)
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ
Onun yakınında Cennet’ül-me’vâ /yerleşip kalınacak Cennet vardır.[*]

[*] Cennet’ül-Me’vâ, müminlere vaad edilen cennettir (Secde 32/19, Naziat 79/40-41). Orası, şu anda göklerdedir (Zariyat 51/22). Genişliği, gökler ve yer kadardır (Âl-i İmran 3/133, Hadîd 57/21).


(Necm 53/16)
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ
O sırada Sidre’yi (Sidret’ül-müntehâyı) kaplayan şey kaplıyordu.[*]

[*] Sidre’yi kaplayan şey, Tur Suresi’nde Allah’ın Beyt-i ma’mûr’dan sonra üzerine yemin ettiği “yükseltilmiş tavan”dır. Çünkü Allah, bir yerde bir şeyi kısaca anlatır sonra bir başka yerde açıklar (Hud 11/1-2). Allah Teâlâ dünyayı, yedi kat göğün benzeri olarak yarattığı (Talak 65/12) ve gökler de yeryüzü gibi küre şeklinde olduğu için “yükseltilmiş tavan” ifadesi göklerin en uç noktasından sonrasını ifade eder. Orası, gökler ve yer kadar bir genişliğe sahip olan cennettir (Âl-i İmran 3/133, Hadîd 57/21). Bu da Muhammed aleyhisselamın Miraç’ta Cenneti alt tarafından gördüğünün ama içine girmediğinin delili olur. Zaten o oraya, cenneti görmesi için değil, el-Mescid’ul-Aksâ’nın çevresindeki ayetlerden bazılarını görmesi için götürülmüştü (İsra 17/1). Ahirette gökler dürülünce dünya ile cennet arasındaki engel kalkacak ve cennet yaklaştırılacaktır (Zümer 39/67, Tekvir 81/13).

 

(Necm 53/17)
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى
(Muhammed’in) Gözü başka tarafa kaymadı, haddini de aşmadı.


(Necm 53/18)
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
O, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gerçekten gördü.[*]

[*] Bütün bu ayetler, İsra ve Mirac yolculuğunda gidilen el-Mescid’ul-Aksâ’nın yedinci kat semadaki mescid yani el-Beyt’ül-Ma’mûr (Tûr 52/4) olduğunu net olarak anlatır (İsra 17/1, 60).


(Necm 53/19)
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ
(Ey Mekkeliler! Allah’ın kızları saydığınız) Lât’ı ve Uzzâ’yı hiç gördünüz mü?


(Necm 53/20)
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى
Ya üçüncü ve sonuncuları olan Menât’ı?


(Necm 53/21)
اَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى
Erkekler sizin de kızlar Allah’ın mı?[*]

[*] Mekkeliler, kız çocuklarına değer vermez, doğan çocuklarının kız olduğunu öğrenince büyük acı çekerlerdi. Hatta bazıları onları diri diri toprağa gömerdi (Nahl 16/59, Zuhruf 43/17, Tekvîr 81/8-9). Bu ayet ve Necm 53/22, kendileri kız çocuk istemedikleri halde meleklerin kız olduğunu iddia edip onları da Allah’a nispet etmeleri sebebiyle Mekkelileri kınamaktadır (Nahl 16/57, İsra 17/40, Saffat 37/149-150, Zuhruf 43/16, Tur 52/39).

 

 


(Necm 53/22)
تِلْكَ اِذًا قِسْمَةٌ ض۪يزٰى
(Hayır!) O zaman bu, haksız bir paylaşım olur!


(Necm 53/23)
اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ
Çünkü bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.[1*] Bunlar hakkında Allah bir delil indirmemiştir.[2*] Bu isimleri takanlar sadece varsayımlara ve kendi arzu ettikleri şeylere uyuyorlar.[3*] Halbuki onlara Rablerinden bir rehber geldi.

[1*] Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür (Müfredat). Burada sözü edilen Mekkeli müşrikler kendileri için bir takım tanrılar tanımlamış, özelliklerini kendileri uydurmuşlardır. Hud Aleyhisselam’ın kavmi olan Âd (A’raf 7/71) ve Yusuf Aleyhisselamın içinde yaşadığı Mısır toplumu da benzer tanrılar oluşturmuş (Yusuf 12/40) ve onlara tapmışlardır.

[2*] A’raf 7/33, Yunus 10/68, Kehf 18/5, Saffat 37/156-157.

[3*] En’am 6/148, Yunus 10/66, Necm 53/28.


(Necm 53/24)
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ
Yoksa insan umduğu her şeye ulaşabilir mi?[*]

[*] İnsan kendi arzularına uyarak değil, Allah’ın istediği şekilde yaşayarak doğru yolda olabilir. İyi niyet, yapılan yanlışları meşru kılmaz (Yunus 10/18, Sebe 34/37, Zümer 39/3).


(Necm 53/25)
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟
(Bilin ki) Ahiret de Allah’ındır, dünya da.[*]

[*] İnfitar 82/19, Leyl 92/13.


(Necm 53/26)
وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمٰوَاتِ لَا تُغْن۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَأْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْضٰى
Göklerde nice melek var ki onların[1*] şefaati[2*] ancak, Allah’ın tercih ettiği ve razı olduğu kişi lehine onay vermesinden sonra işe yarar.

[1*] “Onların” anlamı verilen “hum (هم)” zamiri, Arap dilinde yalnızca erkekleri gösterdiği gibi erkek ve dişilerden oluşan topluluğu da gösterir. Bu ifade, melek topluluğunun erkek ve dişilerden oluştuğunun delillerindendir. Zaten Allah, her şeyi, iki eş olacak şekilde çift yaratmıştır (Zariyat 51/49).

[2*] Şefaat, birine yardımcı olmak veya birinden bir şey istemek için onunla bir araya gelmektir. Daha çok saygın ve üst derecede olan birinin alt derecede olan birini yanına alması anlamında kullanılır. İyi veya kötü bir işte bir başkasıyla yardımlaşmak da şefaat sayılır (Müfredat). Dünyada insanlar birbirlerine şefaat edebilir yani yardım edip destek olabilirler (Nisa 4/85). Melekler de dünyada Allah’ın emriyle insanları korumak için onlara yardım yani şefaat eder (Ra’d 13/11, Tahrîm 66/4) ve onların bağışlanması için dua ederler (Şûra 42/5). Ama mahşer günü, kimse kimseye şefaat edemez (Bakara 2/123, En’âm 6/51, Secde 32/4, İnfitar 82/17-19). Şefaat sadece Allah’ın onayıyla olacağı için (Bakara 2/255) ister dünyada ister ahirette olsun, melekler de Allah’ın izni olmadan kimseye şefaat edemezler.
 

 


(Necm 53/27)
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ الْاُنْثٰى
Ahirete inanıp güvenmeyenler melekleri hep kız ismi ile isimlendirirler.[*]

[*] Nisa 4/117, Saffat 37/150, Zuhruf 43/19, Zariyat 51/49.


(Necm 53/28)
وَمَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔاۚ
Halbuki bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, onlar sadece varsayımlarının peşinden giderler. Varsayım ise gerçeğin yerini hiçbir şekilde tutmaz.[*]

[*] Necm 53/23.


(Necm 53/29)
فَاَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلّٰى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ اِلَّا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ
Bizim zikrimize[1*] /Kitabımıza sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını istemeyen kişilerle arana mesafe koy![2*]

[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24,En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/286).

[2*] En’am 6/106, Hicr 15/94, Secde 32/30.


(Necm 53/30)
ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى
Onların bilgi seviyesi işte bu kadar (sadece varsayım)! Senin Rabbin, yolundan sapanları çok iyi bilir. O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.[*]

[*] En’am 6/117, Nahl 16/125, Kalem 68/7.


(Necm 53/31)
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۙ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُ۫ا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰىۚ
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.[1*] Sonunda Allah, kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandıracak, güzel davrananları da en güzeli ile ödüllendirecektir.[2*]

[1*] Âl-i İmran 3/109, 129, Nisa 4/126, 131-132.

[2*] En’am 6/ 73,160, Yunus 10/26-27, Hud 11/7, İbrahim 14/19, Hicr 15/85, Nahl 16/96-97, Nur 24/38, Ankebut 29/7, 44, Rum 30/8, Zümer 39/5,33-35, Duhan 44/39, Ahkaf 46/3,16, Teğâbun 64/3.


(Necm 53/32)
اَلَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَۜ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِۜ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْۚ فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى۟
Onlar, büyük günahlardan[1*] ve fuhuş çeşitlerinden[2*] kaçınanlardır; ama küçük günahları olabilir. Çünkü senin Rabbin, bağışlaması geniş olandır.[3*] Yerden /topraktan oluşturup geliştirdiğinde de analarınızın karnında birer cenin olduğunuzda da sizi en iyi bilen O’dur.[4*] Bu yüzden kendinizi temize çıkarmayın. O, yanlışlardan kimin daha fazla sakındığını en iyi bilendir.[5*]

[1*] Büyük günahlarla ilgili bilgi için bkz: Nisa 4/31 dipnotu (Şûrâ 42/37).

[2*] Fuhuş çeşitleri diye meal verdiğimiz “fevahiş (فَوَاحِشَ)” kelimesi çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Bunlardan zina (İsra 17/32) ile erkek erkeğe ilişki (A’raf 7/80, Ankebut 29/28) Kur’an’da açıkça belirtilmiştir. Üçüncüsü de kadın kadına ilişki olur. 

[3*] Zümer 39/53.

[4*] Döllenmiş yumurta haline getirdiğinde (Âl-i İmran 3/6, Nahl 16/78, Müminûn 23/12-14, İnsan 76/1-2Zümer 39/6).

[5*] Nisa 4/49, Nur 24/21.


(Necm 53/33)
اَفَرَاَيْتَ الَّذ۪ي تَوَلّٰىۙ
Sen, sırt çeviren kişiyi gördün mü,[*]

[*] Meryem 19/77, Necm 53/29, Alak 96/13-14.


(Necm 53/34)
وَاَعْطٰى قَل۪يلًا وَاَكْدٰى
biraz verip sonra (yardımı) tümden keseni?[*]

[*] Âl-i İmran 3/180, Nisa 4/37, Hadid 57/24, Leyl 92/8-11.


(Necm 53/35)
اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى
Gaybın /gizli saklı şeylerin bilgisi onda da onları o mu görüyor?[*]

[*] Meryem 19/78.


(Necm 53/36)
اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا ف۪ي صُحُفِ مُوسٰىۙ
Yoksa Musa’nın sayfalarında olanlar ona haber verilmedi mi,


(Necm 53/37)
وَاِبْرٰه۪يمَ الَّذ۪ي وَفّٰىۙ
görevini tam yapan İbrahim’in sayfalarında olanlar da![*]

[*] İbrahim ve Musa aleyhisselama indirilen kitaplar için bkz. Bakara 2/136, Âl-i İmran 3/84, A’lâ 87/18-19.


(Necm 53/38)
اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۙ
Hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceği,[*]

[*] En’am 6/164, İsra 17/15, Fatır 35/18, Zümer 39/7. Bu hüküm, farklı kelimelerle Tevrat /Yasa’nın Tekrarı 24:16 pasajında da ifade edilmektedir.


(Necm 53/39)
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ
insanın kendi çabası ile yaptığı amelden başkasının kendisinin olmayacağı,[*]

[*] Bakara 2/200-202, İsra 17/18-20.


(Necm 53/40)
وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ
çalışmasının, daha sonra kendisine gösterileceği,[*]

[*] Zilzal 99/6-8.


(Necm 53/41)
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰىۙ
sonra karşılığının ona tam olarak verileceği,[*]

[*] Bakara 2/281, Âl-i İmran 3/25.


(Necm 53/42)
وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰىۙ
varılacak son noktanın Rabbinin huzuru olduğu,[*]

[*] Alak 96/8.


(Necm 53/43)
وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰىۙ
güldürenin de ağlatanın da O olduğu,[*]

[*] Allah’ın onayı ve yaratması olmadan hiçbir eylem gerçekleşmez (İnsan 76/30, Tekvir 81/29).

 


(Necm 53/44)
وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَاۙ
canı alanın da hayat verenin de O olduğu;[*]

[*] Yunus 10/56, Mü'minun 23/80, Mü'min 40/68.


(Necm 53/45)
وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۙ
iki eşi, erkeği ve dişiyi O’nun yarattığı,[*]

[*] Zariyat 51/49.


(Necm 53/46)
مِنْ نُطْفَةٍ اِذَا تُمْنٰىۖ
(onları) ölçüsü konduğu sırada döllenmiş yumurtadan[*] (yarattığı);

[*] “Tümnâ (تُمْنَى ) tümnâ” kelimesi, bir şeyin ölçüsünü koyma ve o ölçüyü geçerli kılma anlamına gelen “(مني ) menâ” kökünden olup [Mekâyîs’ul-luğa] “ölçüsü belirlenen” anlamındadır.  Âyete göre insanın ölçüleri döllenme sırasında konur (Nahl 16/4, Hac 22/5, Fatır 35/11, Yasin 36/77, Mü’min 40/67, Kıyamet 75/37, İnsan 76/2, Abese 80/17-20).


(Necm 53/47)
وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰىۙ
(ahirette) son oluşturup geliştirme işinin de ona ait olduğu,[*]

[*] Ankebut 29/20, Vakıa 56/60-62.

 

(Necm 53/48)
وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰىۙ
zengin edenin de fakir düşürenin de o olduğu,[*]

[*] Ayetin bağlamında yer alan güldürme - ağlatma, can alma - hayat verme, erkeği ve dişiyi yaratma ifadelerindeki zıtlık, “servet biriktirme” anlamındaki “kanâ (قني)” fiilini if’âl babına çeviren hemzenin (أ), fiile izâle yani giderme anlamı kazandırdığını göstermektedir. “Fakir düşüren” anlamı bu sebeple verilmiştir (Bakara 2/245, Ankebut 29/62).


(Necm 53/49)
وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰىۙ
Şi’ra’nın[*] Rabbinin de O olduğu,

[*] Bu ayette geçen Şi’râ (الشِّعْرَى) kelimesinin bir yıldız veya gezegen adı olduğu konusunda ittifak vardır. Necm 53/38. ayetten itibaren anlatılan ve Şi’ra yıldızını da kapsayan bilgiler, İbrahim ve Musa aleyhisselamın sayfalarında /kitaplarında da yer aldığı için bu, gökyüzünün eskiden beri bilinen önemli bir gezegeni veya yıldızı olmalıdır.  Nitekim Kur’an, denizde ve karada yol ve yön bulma konusunda yıldızların önemini vurgular (En’am 6/97, Nahl 16/6). Tevrat'ta bahsi geçen (Yaratılış 32:24, Mezmurlar 139:9) gökyüzü olaylarından biri, "seherin doğması"dır. Seherin doğduğu; seher yıldızı, Çoban yıldızı ya da Venüs olarak bilinen gök cisminin gözden kaybolmasıyla belli olur. Aslında bir gezegen olan Venüs, bilinen en parlak yıldız olan Sirius’tan da daha parlaktır. Geçtiği pasajlarda seher kelimesine karşılık gelen ve İbranice okunuşu “şahar” olan sözcük bulunmaktadır. Seher vakti, Kur’an’da ibadet açısından önem verilen (Âl-i İmran 3/17, Zariyat 51/18) bir başka önemli kavramdır. Bu nedenle, Şi’ra’nın Venüs olduğu düşünülebilir.

 

(Necm 53/50)
وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًاۨ الْاُو۫لٰىۙ
(Nuh kavminden sonra) ilk gelen Âd’ı (Hud’un kavmini) O’nun helak ettiği,[*]

[*] Âd Kavmi ile ilgili ayetler için bkz: A’raf 7/65-72, Hud 11/51-60, Şuara 26/123-140, Ahkaf 46/21-25, Kamer 54/18-21, Zariyat 51/41-42, Hakka 69/6-8, Fecr 89/6-8.


(Necm 53/51)
وَثَمُودَا۬ فَمَٓا اَبْقٰىۙ
(Salih’in kavmi) Semûd’u da helak edip onlardan geriye kimse bırakmadığı,[*]

[*] Semûd Kavmi ile ilgili ayetler için bkz. A’raf 7/73-79, Hud 11/61-68, Hicr 15/80-84, Şuara 26/142-159, Neml 27/45-53, Zariyat 51/43-45, Kamer 54/23-31, Hakka 69/4-5, Fecr 89/9, Şems 91/11-15.


(Necm 53/52)
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰىۜ
daha yanlış davranan ve daha çok taşkınlık eden kimseler oldukları için bunlardan önce de Nuh’un toplumunu yok ettiği[*]

[*] Nuh (a.s.) kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: A’raf 7/59-64, Yunus 10/71-73, Hud 11/25-48, Mu’minun 23/23-30, Furkan 25/37, Şuara 26/105-122, Saffat 37/75-82, Zariyat 51/46, Kamer 54/9-16, Nuh 71/1-28.


(Necm 53/53)
وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰىۙ
altı üstüne getirilen şehri (Lut kavmini) yere batırdığı,[*]

[*] Lut (a.s.) kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: A’raf 7/80-84, Hicr 15/61-77, Enbiya 21/74-75, Şuara 26/160-174, Neml 27/54-58, Ankebut 29/28-35, Saffat 37/133-138, Zariyat 51/31-37, Kamer 54/33-40.


(Necm 53/54)
فَغَشّٰيهَا مَا غَشّٰىۚ
sonra orayı kaplayan şeyin (volkanik küllerin) kapladığı[1*] (Musa’nın ve İbrahim’in sayfalarındaki bu bilgiler ona haber verilmedi mi!)[2*]

[1*] Hud 11/82.

[2*] Necm 53/36-37A'lâ 87/19.

 
 

(Necm 53/55)
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى
(Sırt çeviren o kişiye[*] de ki:) Artık Rabbinin hangi nimetinden kuşku duyabilirsin?

[*] Bu surenin 33. âyetinde sözü edilen kişi.

 

(Necm 53/56)
هٰذَا نَذ۪يرٌ مِنَ النُّذُرِ الْاُو۫لٰى
Bu (kitap) da önceki uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.[*]

[*] Fussilet 41/2-4.


(Necm 53/57)
اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُۚ
Yaklaşmakta olan (hesap günü) yaklaştı.[*]

[*] Enbiya 21/1, Mü’min 40/18, Kamer 54/1.


(Necm 53/58)
لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ
Onu, Allah’ın dışında ortaya çıkaracak biri yoktur.[*]

[*] A’raf 7/187, Ahzab 33/63, Naziat 79/42-44.


(Necm 53/59)
اَفَمِنْ هٰذَا الْحَد۪يثِ تَعْجَبُونَۙ
Yoksa bu sözden /Kur’an’dan dolayı hayrete mi düşüyorsunuz?[*]

[*] Yunus 10/2, Sad 38/4, Kaf 50/2.


(Necm 53/60)
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَۙ
(Halinize) Gülüyor da ağlamıyor musunuz![*]

[*] Benzer bir ifade münafıklar için de söylenmiştir (Tevbe 9/82).


(Necm 53/61)
وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ
Siz dik kafalısınız.[*]

[*] Nahl 16/22, Mü'minun 23/66-67, Lokman 31/7, Casiye 45/8.


(Necm 53/62)
فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا
Artık Allah’a secde edin /karşısında saygıyla eğilin[1*] ve ona kulluk edin.[2*]

[1*] Secdenin kök anlamı eğilmedir (Müfredat). Bu sebeple Güneş, Ay, gezegenler, Dünya ve yıldızlar arasında oluşan eğimler /deklinasyon ve ona bağlı olarak gölgenin uzayıp kısalması, “secde” kelimesiyle ifade edilmiştir (Nahl 16/48, Ra’d 13/15). Bazı ayetlerde sadece itaat anlamında (Hac 22/18, İnşikak 84/21), bazılarında da itaat ile birlikte fiziki eğilme anlamında kullanılır (Bakara 2/34, 58, Nisa 4/154, A’raf 7/161, Yusuf 12/4 ve 100). Nitekim namazda, vücudumuz ayaklar, eller ve dizler üzerinde yere paralelken alnı yere koymak da Allah’a itaat ederek eğilme anlamındaki secdedir (Nisa 4/102-103).

 

[2*] Bakara 2/21, Hac 22/77, Fussilet 41/37.