HADİD

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Hadid 57/1)
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder /ona boyun eğer[*]. O, daima üstün ve bütün kararları doğru olandır.

[*] Gökler, yer ve onlarda bulunan her şey Allah’ın koyduğu kurallara gönüllü olarak boyun eğer (İsra 17/44, Nur 24/41, Fussilet 41/11, Haşr 59/1, Saf 61/1). İmtihan için yaratılan insanlar ve cinler (Hûd 11/7, Kehf 18/7, Zariyat 51/56, Mülk 67/2) ise imtihan konusu olan işlerde serbest bırakılmışlardır. Bunun dışındaki alanlarda; örneğin yeme, içme, giyinme, barınma, dinlenme ve benzeri konularda; Allah’ın doğada koyduğu kanunlara boyun eğmeden yaşayamazlar.


(Hadid 57/2)
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Göklerin ve yerin hakimiyeti onundur[1*]. Hem hayat verir hem de öldürür[2*]. O, her şeye bir ölçü koyandır.

[1*] Bakara 2/107, Âl-i İmran 3/189, Maide 5/40, 120, Tevbe 9/116, Nur 24/42, Furkan 25/2, Zümer 39/44, Şûrâ 42/49, Zuhruf 43/85, Casiye 45/27, Fetih 48/14, Hadid 57/5, Buruc 85/9.

 

 


(Hadid 57/3)
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
O, evvel (varlığının başlangıcı olmayan), âhir (varlığının sonu olmayan), zâhir (varlığı açık olan[1*]) ve bâtın (hiçbir varlığın tam manasıyla kavrayamayacağı yapıya sahip[2*]) olandır. O, her şeyi bilendir.

[1*] Herkes kendi vücudunda ve yaşadığı çevrede yaptığı gözlemlerle Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kesin bir kanaate ulaşır (A’raf 7/172-174). Bu konu hem Kur’an’da (Bakara 2/164, Âl-i İmran 3/190-191, Yusuf 12/105, Casiye 45/4-6, Zariyat 51/20-21) hem de önceki kitaplarda belirtilmiştir (İncil /Romalılar 1:19-20).

[2*] Bakara 2/255, En’am 6/103, Nûr 24/35, Haşr 59/22-24, İhlas 112/1-4.


(Hadid 57/4)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
O, gökleri ve yeri altı günde[1*] yaratan sonra da arşa[2*] /yönetimin başına geçmiş olandır. Yere ne girer ve yerden ne çıkarsa, gökten ne iner ve göğe ne yükselirse hepsini bilir[3*]. Nerede olursanız olun o, sizinle beraberdir[4*]. Allah, yapmakta olduğunuz şeyleri görendir.

[1*] Yer ve göklerin toplam altı günde yaratıldığını gösteren ayetler şunlardır: A’raf 7/54, Yunus 10/3, Hud 11/7, Furkan 25/59, Secde 32/4-5, Fussilet 41/9-12, Kaf 50/38, A’raf 7/54, Yunus 10/3, Hud 11/7, Furkan 25/59, Secde 32/4-5, Fussilet 41/9-12, Kaf 50/38. 

[2*] Kur'an, halkın diliyle inmiştir (İbrahim 14/4). Halk dilinde arş, “saltanat koltuğu”dur (Yusuf 12/100, Neml 27/23). Arşa istiva ise “yönetimin başına geçme” anlamındadır. Türkçede de bu anlamda, “padişah tahta çıktı”, “falan kişi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu” gibi ifadeler kullanılır. Dolayısıyla “Allah arşa istiva etti.” sözü de kâinatın yönetiminin Allah’ın elinde olduğunu ifade eder (A'raf 7/54, Yunus 10/3, Ra’d 13/2, Taha 20/5, Furkan 25/59, Secde 32/4). Arş, yönetim merkezi anlamında da kullanılır (Mümin 40/7, Hâkka 69/17)

[3*] Sebe 34/2.

[4*] Yunus 10/61, Mücadele 58/7.


(Hadid 57/5)
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
Göklerin ve yerin hakimiyeti onundur[1*]. Bütün işler Allah’a /onun onayına arz edilir[2*].

[1*] Hadid 57/2.

[2*] Allah her şeye bir ölçü koyar (Kamer 54/49) ve her oluşum, Allah’ın emriyle başlar (Yasin 36/82). Bir şeyin önce şartları ve ölçüsü, sonra kendisi oluşturulur (Âl-i İmrân 3/6, Zümer 39/6, İnsan 76/1-2). Yapmak istediğimiz şeyleri de ancak Allah’ın onayı ve şartları oluşturmasıyla uygulamaya koyabiliriz (Teğâbun 64/11, İnsan 76/29-30, Tekvîr 81/25-29). Kainattaki diğer tüm olaylar da böyledir. Her iş Allah’ın ol demesiyle başlayıp onun onaylamasıyla sonuçlanır. “Her işin Allah’a arz edilmesi”, bu gerçeği ifade eder (Âl-i İmran 3/109, A’raf 7/54, Hac 22/76).


(Hadid 57/6)
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
O, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar[1*]. O, içinizde olanları (sırlarınızı) bilendir[2*].

[1*] Gece ile gündüz, Güneş ve Ay gibi, kendilerine ait yörüngelerde dolaşan ayrı varlıklardır (Yasin 36/40). Dünya’nın Güneş ile yaptığı açının daima değişmesi, gece ile gündüzün uzayıp kısalmasına sebep olur. Gece gündüzün içine girince gece kısalır, gündüz uzar. Gündüz gecenin içine girince de gece uzar, gündüz kısalır (Al-i İmran 3/27, Hac 22/61, Lokman 31/29, Fatır 35/13). Ayrıca gece ve gündüz daima yer değiştirir. Akşam gece öne geçer ve gündüz onu bir sarık gibi sarar. Sabah olunca da gündüz öne geçmeye başar. Bu defa da gece gündüzü bir sarık gibi sarar (Zümer 39/5). Karanlık olma gecenin göstergesi olmaktan çıkarıldığı için kutup bölgelerinde güneşli geceler oluşur (İsra 17/12). Dünyanın, uzaydan çekilen fotoğraflarını inceleyenler, gece ile gündüzün ayrı varlıklar olduğunu görebilirler.

[2*] Fatır 35/38.


(Hadid 57/7)
اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ
Siz, Allah’a ve resulüne /kitabına[1*] inanıp güvenin[2*] ve Allah’ın sizi yetkili kıldığı mallardan hayra harcayın[3*]. Sizden inanıp güvenen ve hayra harcama yapanlar için büyük bir ödül vardır[4*].

[1*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir.  (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen  Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Muhammed aleyhisselam öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, sadece Kur’an’dır (Al-i İmrân 3/144). Resul kelimesi yerine ”resul /kitap” ifadesi bunun için yazılmıştır (Maide 5/67, Nahl 16/35).

[2*] Nisa 4/136, A’raf 7/158, Teğabün 64/8.

[3*] Bakara 2/195, 254, Münafikun 63/10, Teğabün 64/16.

[4*] Bakara 2/261- 262, Ra’d 13/22-24, Fatır 35/29-30.


(Hadid 57/8)
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Size ne oluyor ki Allah’a inanıp güvenmiyorsunuz? Oysa bu resul /Kur’an sizi Rabbinize /Sahibinize inanıp güvenmeye çağırıyor. Üstelik Allah, sizden kesin söz almıştır[*]. Eğer inanan kimselerseniz (sözünüzde durursunuz).

[*] Maide 5/7, A’raf 7/172. 


 


(Hadid 57/9)
هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için kuluna açık ayetleri indiren odur[*]. Şüphesiz Allah, size karşı pek şefkatlidir, ikramı boldur.

[*] Bakara 2/99, Maide 5/16, İbrahim 14/1, Talak 65/11.


(Hadid 57/10)
وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا يَسْتَو۪ي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذ۪ينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟
Size ne oluyor ki Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz[1*]! Halbuki göklerin ve yerin bütün mirası (gerçek sahipliği) Allah’a aittir[2*]. Sizden, Fetih[3*] öncesi hayra harcayan ve savaşan kişiler, (diğerleriyle) bir olmaz. Bunların dereceleri, Fetih’ten sonra hayra harcayan ve savaşanlarınkinden yüksektir. Yine de Allah her birine (yaptıklarının) en güzeliyle karşılık vermeyi vaat etmiştir[4*]. Allah, yaptıklarınızın iç yüzünden haberdardır.

[1*] Muhammed 47/38.

[2*] Kainatta var olan her şey Allah’a aittir, Allah insanlara belli kurallar çerçevesinde onları bir süre kullanma hakkı vermiştir (Âl-i İmran 3/180, Meryem 19/40, Rahman 55/26-27).

[3*] Bu fetih, Mekke’nin fethidir (Tevbe 9/100, Fetih 48/1, Nasr 110/1).

[4*] Ahirette herkes amellerine göre farklı konumlarda olacaktır (Nisa 4/95-96, İsra 17/21).


(Hadid 57/11)
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ
Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse Allah ona kat kat fazlasını verir. Ona, değerli bir ödül daha vardır[*].

[*] Bakara 2/245, Hadid 57/18, Teğabün 64/17. Allah’a ödünç verme ifadesi Tevrat’ta da geçer: “Yoksula cömert davranan Rab’be ödünç vermiştir; karşılığını da Rab ona ödeyecektir.” (Tevrat-Özdeyişler 19:17)


(Hadid 57/12)
يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰيكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۚ
Gün gelecek, mümin erkeklerle mümin kadınları, ışıkları önlerinden ve sağlarından yayılır halde göreceksin. (Onlara şöyle söylenecek:) “Bugün sizin müjdeniz, içinden ırmaklar akan ve ölümsüz olarak kalacağınız cennetlerdir[1*]. Büyük başarı işte budur[2*]!”

[1*] Âl-i İmran 3/107, Abese 80/38-39. Nebîmiz şöyle demiştir: “Cennete ilk girecek olanların yüzleri ayın on dördündeki dolunay gibi olur. Onlardan sonra gelenler, gökte inci gibi parlayan en güzel gezegene benzerler. Kalpleri, tek bir kişinin kalbi gibidir. Aralarında ne kin ne de kıskançlık bulunur. Onlardan her birinin yanına, gözlerini onlardan ayırmayan iki huri verilir.” (Buhari, Bed’ul-halk 8)

[2*] Tevbe 9/72.


(Hadid 57/13)
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ ق۪يلَ ارْجِعُوا وَرَٓاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًاۜ فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌۜ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُۜ
O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman etmiş olanlara: “Bize bakın da ışığınızdan yararlanalım!” diyecekler. Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de (orada) ışık arayın!” denecek ve aralarına bir sur çekilmiş olacak[*]. O surun bir kapısı vardır; iç tarafında her türlü ikram (Cennet), dışında, ön tarafında ise azap (Cehennem) vardır.

[*] Bu sur, Cennet ile Cehennem arasındaki yüksek yerlerin yani A’rafın bir başka kelime ile ifadesidir (A’raf 7/44-51). Çünkü Allah Teala bir konuyu bir ayette kısaca anlatıp daha sonra başka ayette /ayetlerde ayrıntılı olarak açıklar (Hud 11/1-2).

 


(Hadid 57/14)
يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِيُّ حَتّٰى جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
Münafıklar: “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye haykırırlar[1*]. Müminler: “Evet ama siz (ikiyüzlülük ederek) kendi başınızı yaktınız. (Bize bela gelmesini) beklediniz, kuşku duydunuz; kurgularınız Allah’ın emri (ölüm) gelinceye kadar sizi aldattı; çok aldatıcı (insan ve cin şeytanları) da sizi Allah ile aldattı[2*].

[1*] Münafıklar, müminlere dünyada iken de aynı şeyleri söylüyorlardı (Nisa 4/141).

[2*] Allah bu konuda tüm insanları uyarmıştır (Lokman 31/33, Fatır 35/5).


(Hadid 57/15)
فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ مَأْوٰيكُمُ النَّارُۜ هِيَ مَوْلٰيكُمْۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Onun için bugün sizden de kafirlik etmiş olanlardan da bir fidye alınmayacaktır. Kalacağınız yer ateştir, o sizin en yakınınızdır (sizi sarmıştır). Ne kötü hale gelmektir o![*]”

[*] Bakara 2/48, 123, Al-i İmran 3/91, Maide 5/36, En’am 6/70, Yunus 10/54, Ra’d 13/18, Zümer 39/47, Meâric 70/11-15


(Hadid 57/16)
اَلَمْ يَأْنِ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّۙ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
İman etmiş olanlar için, Allah’ın zikrine yani inen o gerçeğe (Kur’an’a) karşı, kalplerinin derin bir saygı duyma zamanı gelmedi mi[1*]? Sakın daha önce kendilerine ki­tap verilen­ler gibi olmasınlar; onların üzerinden (yeni bir elçinin gönderilmediği[2*]) uzun zaman geçmişti de kalpleri katılaşmıştı. On­ların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir[3*].

[1*] Ra’d 13/28.

[2*] Maide 5/19.

[3*] En’am 6/42-43, Zümer 39/22-23.


(Hadid 57/17)
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Bilin ki Allah, yeryüzünü, ölümünden sonra canlandırır[1*]. Aklınızı kullanasınız /doğru bağlantılar kurasınız diye ayetleri size, o açıklamıştır[2*].

[1*] Bakara 2/164, Nahl 16/65, Rum 30/19, 24, 50, Fatır 35/9, Casiye 45/5.

[2*] Hud 11/1-2. Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki left (لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.


(Hadid 57/18)
اِنَّ الْمُصَّدِّق۪ينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَر۪يمٌ
Sadaka[1*] veren erkeklere, sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir ödünç verenlere karşılıkları kat kat verilir. Onlar için değerli bir ödül daha vardır[2*].

[1*] “Sadaka (صدقة)” kelimesi “doğru söylemek, sözünü yerine getirmek” anlamına gelen “sıdk (صدق)” kökünden türemiş bir isimdir (Kitâbü’l-Ayn). Sadakanın terim anlamı, Allah rızası için gönüllü olarak veya dini bir vecibeyi yerine getirmek için ihtiyaç sahiplerine yapılan maddi yardımlardır  (DİA, Sadaka). Sadaka kelimesi hem farz hem de nafile harcamalar için kullanılır. Farz olan zekâta sadaka ismi verilmesinin sebebi, kişinin sözünün doğruluğunu fiiliyle ispatlamasıdır (Müfredât). Kur’ân’da zekâtın devlet eliyle alınıp dağıtılmasından bahseden âyetlerde devlete olan sadakatı bildiren sadaka kelimesi kullanılmıştır (Tevbe 9/60, 103). Yine zekâtın faizle karşılaştırılması (Bakara 2/276) ve borcun zekâta sayılabilmesi (Bakara 2/280) ile ilgili âyetlerde de bu kökten gelen kelimeler kullanılmıştır.

[2*] Ahzab 33/35, Hadid 57/11.


(Hadid 57/19)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصِّدّ۪يقُونَۗ وَالشُّهَدَٓاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟
Allah’a ve elçilerine /kitaplarına inanıp güvenenler var ya! İşte onlar özü sözü doğru olan ve Rableri katında şahitlik edecek olanlardır[1*]. Onların alacakları ödülleri ve ışıkları[2*] vardır. Kafirlik eden ve ayetlerimiz karşısında yalana sarılanlara gelince, onlar da yakıcı ateşin ahalisidir[3*].

[1*] Nisa 4/41, 69; Nahl 16/89, Kasas 28/75, Zümer 39/69.

[2*] Hadid 57/12.

[3*] Maide 5/10, 86; Hac 22/57, Rum 30/16, Teğabun 64/10.


(Hadid 57/20)
اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًاۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
Bilin ki dünya hayatı; oyun oynama, oyalanma, süslenme, birbirinize karşı övünme, daha çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. Bu, bir yağmur gibidir ki bitirdiği bitkiler çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurumaya başlar da onları sararmış halde görürsün. Sonunda o bitkiler çer-çöpe dönüşür. Ahirette ise hem çetin bir azap hem de Allah’ın bağışlaması ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir yararlanma dışında bir şey değildir[*].

[*] Yunus 10/24, Kehf 18/45, Zümer 39/21.


(Hadid 57/21)
سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۙ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
Siz, Rabbiniz tarafından bağışlanmak ve genişliği göklerle yerin genişliği kadar olan Cennet’i elde etmek için yarışın. Orası, Allah’a ve elçilerine inanıp güvenenler için hazırlanmıştır[1*]. İşte bu, Allah’ın lütfudur; onu, gereğini yapanlara[2*] verecektir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

[1*] Âl-i İmran 3/133.

[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

 

(Hadid 57/22)
مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌۚ
Yeryüzünde veya kendinizde meydana gelen her şeyin[1*], biz onu ayrı bir varlık olarak yaratmadan[2*] önce mutlaka yazılı bir kaydı tutulur[3*]. Bu, Allah için kolaydır[4*].

[1*] Âyette geçen “musibet (مُّصِيبَةٍ)” kelimesi, “savb (صوب)” kökündendir. Savb, bir şeyin gelmesi ve yerine yerleşmesi anlamındadır (Mekâyis). Bu sebeple kelimeye, ister iyi ister kötü olsun “meydana gelen her şey” anlamını verdik. Sonraki âyet de bu anlamı doğrulamaktadır.

[2*] Ber’ (برأ) kökünden türeyen bir kelime Allah için kullanılınca “bir şeyin özünü ve şeklini diğer varlıklardan farklı yaratma” anlamında olur (Lisanu’l Arab). Allah’ın isimlerinden olan el-Bâri’ bu yönüyle el-Hâlık’tan farklıdır. İnsan insana, bitki bitkiye, hayvan hayvana benzer ama hepsi de birbirinden farklı yaratılmıştır (Bakara 2/54, Haşr 59/24). “Ayrı bir varlık olarak yaratma” meali bu nedenle verilmiştir.

[3*] “Yazılı kayıt” meali verdiğimiz kelime “kitap (كتاب)”tır. Kök anlamı, bir şeyi bir şeye eklemektir (Mekayîs). Arapçada kelimeleri ekleyerek yazılan her türlü yazıya kitap denir (Müfredat).

[4*] En’am 6/59, Tevbe 9/51, Yunus 10/61, Hac 22/70, Neml 27/75, Sebe 34/3, Fatır 35/11.


(Hadid 57/23)
لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَٓا اٰتٰيكُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۙ
Bu, elinizden kaçan şey için dertlenmemeniz ve Allah’ın verdiği şeyle de şımarmamanız içindir[1*]. Allah, kendini beğenen ve övünüp duran hiç kimseyi sevmez[2*].

[1*] Meydana gelen her şeyin Allah'ın onayıyla olduğunu bilen biri, kötü duruma düşünce üzülüp ümitsizliğe kapılmaz, iyi duruma gelince de şımarmaz. Onun yapacağı tek şey, yanlışları varsa onları düzeltmeye çalışmak ve geleceğe odaklanarak imtihanı kazanmaya bakmaktır (Hûd 11/9-11, Fecr 89/15-20). 

[2*] Nisa 4/36, Lokman 31/18.


(Hadid 57/24)
اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
Onlar, cimrilik eden ve insanlardan da cimrilik etmelerini isteyen kimselerdir[*]. Kim (Allah’a itaat etmekten) yüz çevirirse bilsin ki Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve yaptığını mükemmel yapandır.

[*] Nisa 4/37, Yasin 36/47.


(Hadid 57/25)
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟
Şurası kesin ki elçilerimizi açık belgelerle gönderdik; beraberlerinde Kitab’ı ve mîzanı[1*] indirdik ki insanlar hak ve adalete uygun davransınlar[2*]. Yapısında büyük bir kuvvet olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de biz indirdik[3*]. Bunlar, bir de Allah’ın kendine /dinine ve elçilerine kimin içten[4*] yardım edeceğini[5*] bilmesi içindir. Allah güçlüdür, daima üstündür.

[1*] Mizan, Allah’ın tüm varlıklara koyduğu ve insanların uymasını istediği dengedir. Bu ayetteki mizan, ayetlerin ayetleri açıkladığı Kur’an’ı açıklama yöntemi olarak da anlaşılabilir. Geniş bilgi için bkz: Âl-i İmran 3/7, Hud 11/1-2, Fussilet 41/3, Şûrâ 42/17.

[2*] Bakara 2/213, Nisa 4/163-165.

[3*] Bu ayette demirin indirilmiş olduğu bildirilmektedir. Öyleyse demir dünyanın var olması aşamasında kendi bünyesinde meydana gelen bir madde değildir. Günümüz çalışmaları dünya çekirdeğinde yüksek miktarda demir bulunduğunu tespit etmiştir. Bilim dünyası, demirin ve çoğu mineralin bir dış kaynaktan dünyaya gelmiş olması gerektiğini (http://www.sciencedaily.com/releases/2009/10/091018141608.htm) ve demirle birlikte diğer değerli metallerin, büyük yıldızların çekirdeklerinde, süpernova patlamaları sonucunda oluştuğunu (http://www.sciencedaily.com/releases/2011/09/110907132044.htm) kabul etmektedir (Hicr 15/21). Bu çalışmaların tümünde ortak olarak üzerinde durulan metal, demirdir. Kur’an’da bir sureye “Hadîd” yani “Demir” adının verilmiş olması onun önemini belirtirken, bu ayette onun “indirildiğinin” vurgulanması da Allah’ın yazılı ayetleri ile yaratılmış ayetleri arasındaki sağlam ilişkiyi tekrar ortaya koymaktadır. Bu iki tür ayeti birlikte okuyacak bilim insanları sayesinde bu ilim dallarında daha da ileri keşifler yapılabilir.

[4*] “İçten” diye anlam verdiğimiz kelime “ğayb (غيب)”dır. Ğayb; gizli olan, akılla ve duyularla bilgi edinilemeyen varlıktır. Kelimenin başındaki el (ال) takısı, muzafun ileyhten ıvazdır yani isim tamlamasındaki tamlayanın yerine geçmiştir. (بغيبهم) /biğaybihim = kendi gayblarıyla demektir. Herkesin içi, başkası için gayb olduğundan Medine’deki bazı münafıkları, Nebîmiz, iyi bir Müslüman sanıyordu (Münafikun 63/1-4). İçten inanmak gerektiği için buradaki gayb’a “içten” anlamı verilmiştir.

[5*] Allah'ın dinine yardım onun dinini öğrenmek, öğretmek ve yüklediği görevleri yerine getirmekle olur (Hac 22/40-41, Muhammed 47/7, Saf 61/14).


(Hadid 57/26)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا وَاِبْرٰه۪يمَ وَجَعَلْنَا ف۪ي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
Şu da kesin ki biz, Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönderdik. Nebiliği ve kitabı o ikisinin soyları içinde devam ettirdik[1*]. Soylarından, doğru yolda olanlar vardı ama çoğu yoldan çıkmış kimselerdi[2*].

[1*] En’am 6/83-84, Ankebut 29/27.

[2*] Bakara 2/124, 128, Saffat 37/109-113.


(Hadid 57/27)
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ وَجَعَلْنَا ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةًۜ وَرَهْبَانِيَّةًۨ ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَاۚ فَاٰتَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
Sonra arkalarından, onların izlerini takip eden elçilerimizi gönderdik; Meryem oğlu İsa'yı da onların arkalarından gönderdik ve ona İncil'i verdik[1*]. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygularını yerleştirdik. Ama onlar kendilerine farz kılmadığımız bir ruhbanlık icat ettiler. Oysa onlara farz kıldığımız, sadece Allah’ın rızasını aramalarıydı. Ruhbanlığın da gereğini tam yapmadılar[2*]. İçlerinden inanıp güvenmiş olanlara ödüllerini veririz ama çoğu yoldan çıkmış kimselerdir[3*].

[1*] Maide 5/46.

[2*] Ruhbanlığı gereği gibi yapanlar, şu ayetlerde anlatılmaktadır: Maide 5/82-85. Gereği gibi yapmayanlar da dini kullanarak insanları sömürdüler (Tevbe 9/34).

[3*] Maide 5/47.


(Hadid 57/28)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve onun elçisine güvenin[1*] ki Allah size ikramından iki pay versin. Bir de kendisiyle yürüye­ce­ğiniz bir aydınlık oluştursun ve sizi bağış­lasın[2*]. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Hadid 57/7.

[2*] En’âm 6/122,  Enfal 8/29.


(Hadid 57/29)
لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
Böylece, ehlikitap /Kitaplarında uzman olanlar, Allah'ın lütfundan[1*] herhangi bir şeyi elde edemeyeceklerini, bütün lütfun Allah'ın elinde olduğunu, onu tercih ettiğine vereceğini bilmezden gelmesinler[2*]. Allah büyük lütuf sahibidir[3*].

[1*] Allah’ın insanlara en büyük lütfu, kitap göndermesidir (A’raf 7/157).

[2*] Bilmezden gelmesinler” meali verilen ifadenin kelime tercümesi “bilmesinler” şeklindedir. Bu gerçek kitaplarda bildirilmiştir. Ehlikitap, kitap üzerinde uzmanlaşmış kişiler olduğu için, bu gerçeğin onlara bildirilmemiş olması mümkün değildir (Bakara 2/40-41). Nitekim gelmesini bekledikleri Kur’an kendilerine gelince onu bilmezden gelmişlerdi (Bakara 2/89, 101). Anlam buna göre verilmiştir.

[3*] Âl-i İmran 3/73-74.