ŞUARÂ
[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.
[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır. Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de önemli bir konuya vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.
[1*] Kur’an-ı Kerim, muhkem /hüküm bildiren ve müteşabih /muhkemlerin benzeri olup onları ayrıntılı olarak açıklayan ayetlerden oluşur. Allah’ın belirlediği bu metot sayesinde Kitab’ın tamamı mufassal olmuş yani ayrıntılı olarak açıklanmıştır (Âl-i İmran 3/7, En’am 6/114, Hud 11/1, Zümer 39/23, Fussilet 41/3).
[2*] Yusuf 12/1, Kasas 28/1-2.
[*] En’am 6/35, Nahl 16/37, Kehf 18/6, Fatır 35/8.
[1*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html
[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan aâyetler ve indirilen aâyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/286). Kur’ân’daki bütün bilgiler doğru olduğu için Allah ona “zikir” adını vermiştir (Hicr 15/9).
[2*] Enbiya 21/2-3, Kamer 54/2, Müddessir 74/49.
[*] En’am 6/5.
[*] Hicr 15/19, Lokman 31/10, Yasin 36/36, Kaf 50/6-8, Zariyat 51/49.
[*] Yunus 10/75, Hud 11/96-97, Mü’minun 23/45-46.
[1*] Tâhâ 20/25-28.
[2*] Tâhâ 20/29-32. Tevrat’ın Çıkış 4:13 pasajına göre de Musa aleyhisselam, başta Allah’ın elçilik görevini kabul etmek istememiş, başkasının görevlendirilmesini talep etmiştir.
[*] Tâhâ 20/40, Kasas 28/15-21, 33.
[1*] Buradaki ”âyetler” kelimesi çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Allah, indirdiği kitapların her cümlesine ayet dediği gibi mucizeye de aâyet der (İsra 17/59). Allah, Musa aleyhisselamı Firavun’a göndermeden önce iki mucize vermişti. Biri değneğini yere attığında yılana dönüşmesi, diğeri de elini koltuğunun altına sokup çıkarınca lekesiz, bembeyaz olmasıydı (A’raf 7/106-108, Kasas 28/31-32)َ. Üçüncü mucize olarak da Musa ile Harun’a bir kitap vermişti (Furkan 25/35-36). Sonra yedi mucize daha verdi, Kitap dışındaki mucize sayısı dokuz oldu (Neml 27/12).
[2*] Tâhâ 20/43-46.
[*] A’raf 7/104.
[*] Tâhâ 20/39, Kasas 28/8-9.
[1*] Kasas 28/18-21.
[2*] Bütün nebilere, kitap ile birlikte hikmet de verilmiştir (Âl-i İmran 3/81, En’âm 6/89).
[3*] Tâhâ 20/11-16.
[1*] Kasas 28/7-13.
[*] Sâffat 37/126, Duhan 44/8.
[*] Her nebiye, cinlerin etkisinde kaldığı, aklını kaybettiği şeklinde suçlamalar yöneltilmiştir (Hud 11/87, Hicr 15/6). Muhammed aleyhisselama da yöneltilen bu suçlamalar ayetlerle çürütülmüştür (A'raf 7/184, Mü’minun 23/70, Sebe 34/46, Tur 52/29, Kalem 68/2, Tekvir 81/22). Nebiler vahiy alırken yanlarına şeytanların yaklaştırılmadığı ve meleklerle korundukları (Cin 72/26-28), bunun dışında şeytanların onlara vesvese vermeye çalıştıkları ama Allah’ın o vesveseyi giderdiği bildirilmektedir (Hac 22/52).
[*] Saffat 37/5, Rahman 55/17, Mearic 70/40, Müzzemmil 73/9.
[*] Nuh Aleyhisselam, Salih Aleyhisselam ve Şuayb Aleyhisselam da kavimlerine benzer sözleri söylemişlerdir (Hud 11/28, 63, 88).
[*] A’raf 7/107.
[*] Tâhâ 20/58-60.
[*] A’raf 7/113.
[*] Yunus 10/81.
[1*] “Uydurma” anlamı verilen kelime ifk (إفك) kökündendir. İfk, yalan ve asılsız şeylerle birini bir şeyden çevirmektir. (el-Ayn). Sihirbazların kurdukları düzenekler ve aldatmacalar bu kelimeyle ifade edilmektedir.
[2*] A’raf 7/117, Tâhâ 20/69.
[*] A’raf 7/123-124, Tâhâ 20/71.
[*] A’raf 7/125, Tâhâ 20/72.
[*] Yukarı çıkar” anlamı verilen “esri (أَسْرِ)” emri, “her şeyin en yükseği” anlamına gelen “serâh (سَرَاة) kökünden türemiştir (Müfredât). Kızıldeniz ile Kahire arasında, yüksekliği yer yer 2.000 metreyi geçen sıra dağlar vardır (Suna Doğaner, Mısır, DİA). Musa aleyhisselama verilen bu emir, İsrailoğullarını oraya çıkarması emridir. Çünkü o dağlar aşılmadan Kızıldeniz’e ulaşılamaz (Tâhâ 20/77, Duhan 44/23).
[*] Duhan 44/25.
[*] Bakara 2/50, A’raf 7/136, Enfal 8/54, İsra 17/103, Tâhâ 20/78, Zuhruf 43/54-55, Zariyat 51/40.
[*] Şuara 26/8.
[*] En’am 6/74-81, Meryem 19/41-50, Enbiya 21/51-73, Ankebut 29/16-27.
[*] Mekke müşrikleri de benzer ifadeleri kullanmışlardır (Furkan 25/42, Sâd 38/6).
[*] Bakara 2/28, Hac 22/66, Rum 30/40, Casiye 45/26.
[*] İbrahim aleyhisselam bu mücadeleye, ergenlik çağına girdiği sırada başladı (En’am 6/75-80). O zaman henüz nebi değildi. Eğer nebi olsaydı Allah ona zaten kitap ve hikmet vermiş olacağından, “Bana hikmet ver” diye dua etmezdi.
[*] Lokman 31/33, Mümtahine 60/3, Meâric 70/11-14, Abese 80/33-37.
[*] En’am 6/22, Nahl 16/27, Kasas 28/62, 74, Mü’min 40/73, Fussilet 41/47.
[1*] Mü’min 40/74, Fussilet 41/48.
[2*] Saffat 37/25.
[*] A’raf 7/38, Furkan 25/27-29, Ahzab 33/67, Sebe 34/31.
[*] En’am 6/70, A’raf 7/53, Rum 30/13, Secde 32/4, Mü’min 40/18.
[*] En’am 6/27, İbrahim 14/44, Mü’minun 23/99-100, Secde 21/12, Ahzab 33/66, Fatır 35/36-37, Zümer 39/58-59, Fecr 89/24.
[*] Şuara 26/8.
[1*] Bu ayette “elçiler” diye meal verdiğimiz “mürselîn (الْمُرْسَلِينَ)” kelimesi çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Allah o topluma nebi-resul olarak sadece Nuh aleyhisselamı göndermiştir. Diğer elçiler ise Nuh’a inen ayetleri toplumlarına tebliğ eden müminlerdir (Furkan 25/37).
[2*] Nuh kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: A’raf 7/59-64, Yunus 10/71-73, Hud 11/25-48, Mu’minun 23/23-30, Saffat 37/75-82, Kamer 54/9-16, Nuh 71/1-28.
[*] Nuh Aleyhisselam gibi Hud Aleyhisselam (Şuara 26/124), Salih Aleyhisselam (Şuara 26/142), Lut Aleyhisselam (Şuara 26/161), Şuayb Aleyhisselam (Şuara 26/177) ve İlyas Aleyhisselam (Sâffât 37/124) da kavimlerini aynı şekilde uyarmışlardı.
[*] Bu ve önceki ayetten, kayıtsız şartsız itaatin resule/elçiye yapılacağı anlaşılır; çünkü elçi Allah’ın sözlerini olduğu gibi iletmekle sorumludur (Mâide 5/99). Bu yüzden elçiye itaat Allah’a itaattir (Nisa 4/80).
[*] Hud 11/27.
[*] Bu tehdidin aynısı İbrahim Aleyhisselam (Meryem 19/46), Şuayb Aleyhisselam (Hud 11/91), Ashab-ı Kehf (Kehf 18/20) ve İsa aleyhisselamın gönderdiği elçiler için de yapılmıştı (Yasin 36/18).
[*] Mü’minun 23/26, Kamer 54/10, Nuh 71/26.
[*] Enbiya 21/76-77, Sâffât 37/75-76.
[*] A’raf 7/64, Yunus 10/73, Enbiya 21/77, Furkan 25/37, Saffat 37/82.
[*] Şuara 26/8.
[1*] Elçilerle ilgili olarak Şuara 26/105. ayetin dipnotuna bkz.
[2*] Hud kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: A’raf 7/65-72, Hud 11/50-60, Fussilet 41/15-16, Ahkaf 46/21-25, Kamer 54/18-21, Zariyat 51/41-42, Hâkka 69/6-8, Fecr 89/6-8.
[*] Hud Aleyhisselam gibi Nuh Aleyhisselam (Şuara 26/104, Salih Aleyhisselam (Şuara 26/142), Lut Aleyhisselam (Şuara 26/161), Şuayb Aleyhisselam (Şuara 26/177) ve İlyas Aleyhisselam (Sâffât 37/124) da kavimlerini aynı şekilde uyarmışlardı.
[1*] En’am 6/143-144.
[2*] Ahkaf 46/26.
[1*] A’raf 7/72, Hud 11/58, Fussilet 41/16, Ahkaf 46/24-25, Kamer 54/18-20, Zariyat 51/41-42, Hakka 69/6-8.
[2*] Şuara 26/8.
[1*] Elçilerle ilgili olarak Şuara 26/105. ayetin dipnotuna bkz.
[2*] Salih Aleyhisselamın kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: A’raf 7/73-79, Hud 11/61-68, Hicr 15/80-84, Neml 27/45-53, Fussilet 41/17-18, Zariyat 51/43-45, Kamer 54/23-31. Hakka 69/4-5, Şems 91/11-15.
[*] Daha önce Nuh Aleyhisselam (Şuara 26/106), Hud Aleyhisselam (Şuara 26/124), Lut Aleyhisselam (Şuara 26/161), Şuayb Aleyhisselam (Şuara 26/177) ve İlyas Aleyhisselam (Sâffât 37/124) da kavimlerini aynı şekilde uyarmışlardı.
[*] Şuara 26/109.
[*] Şehrin suyunu bir gün halk, bir gün de deve içiyordu. Bir devenin, şehrin bütün suyunu içebilecek yapıda olması, onun bir mucize olduğunu açıkça gösteriyordu. Bu mucize, Salih aleyhisselamın elçiliğinin belgesiydi (A’raf 7/73, Kamer 54/27-28, Şems 91/13).
[*] A’raf 7/77, Hud 11/65, İsra 17/59, Kamer 54/29, Şems 91/14.
[1*] A’raf 7/78, Hud 11/67-68, Hicr 15/83, Neml 27/51-52, Fussilet 41/17, Kamer 54/31, Hakka 69/5, Şems 91/14.
[1*] Bu ayette elçiler kelimesi çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Lut aleyhisselama, eşi dahil, halkından inanan olmamıştı. İnananlar sadece kızlarıydı (A’raf 7/83, Hud 11/81, Hicr 15/59-60, Neml 27/57, Ankebut 29/32-33). Demek ki Lut aleyhisselamın kızları da babaları gibi Allah’ın ayetlerini halklarına tebliğ görevini üstlenmişlerdi.
[2*] Lut Aleyhisselamın kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: A’raf 7/80-84, Hud 11/77-83, Hicr 15/61-77, Enbiya 21/74-75, Şuara 26/160-174, Neml 27/54-58, Ankebut 29/28-35, Saffat 37/133-138, Zariyat 51/31-37, Kamer 54/33-40.
[*] Daha önce Nuh Aleyhisselam (Şuara 26/106), Hud Aleyhisselam (Şuara 26/124), Salih Aleyhisselam (Şuara 26/142), Şuayb Aleyhisselam (Şuara 26/177) ve İlyas Aleyhisselam (Sâffât 37/124) da kavimlerini aynı şekilde uyarmışlardı.
[*] Şuara 26/109.
[*] A’raf 7/81, Neml 27/55, Ankebut 29/28.
[*] A’raf 7/82, Neml 27/56, Ankebut 29/29.
[*] A’raf 7/83, Hicr 15/59, Enbiya 21/74, Ankebut 29/32-33, Sâffât 37/134.
[1*] “(Bedeninin) Kalıntısı kalanlardan” anlamı verdiğimiz kelime “geride kalan” anlamındaki ğâbir (غابر)’dir (Lisan’ul-Arab). Bu kelime sadece, Lut kavmi ve Lut aleyhisselamın eşi ile ilgili olarak bu ayetle birlikte tam yedi ayette geçer. Onların hepsi, yanardağ patlaması sonucu lav külleri altında kalmışlardı (Araf 7/83, Hicr 15/60, Şuara 26/171-174, Ankebut 29/32-35, Saffat 37/135-138). Kur’an’da yanardağ patlaması ile helak olduğu bildirilen diğer topluluk Ashab-ı fil’dir (Fil 105/1-4). Orada ğabir yerine “içi yenmiş bitki kabuğu gibi” ifadesi kullanılmıştır (Fil 105/5). Böyle bir bitkiye dışarıdan bakan biri, onun içinin boş olduğunu anlamaz. Buna göre yanardağ külleri altında kalan filler, insanlar ve diğer canlıların içi tamamen yok olmuş ve sadece dış kısmı kalmış olur (Saffat 37/137-138).
[2*] A’raf 7/83, Hicr 15/60, Hud 11/81, Neml 27/57, Ankebut 29/32, Saffat 37/135.
[*] Şuara 26/8.
[1*] Arapçada iç içe girmiş sık ağaçlıklar anlamına gelen eyke (أَيْكَةِ ) (Lisan’ul-Arab), Şuayb aleyhisselamın elçi gönderildiği Medyen’in (A’raf 7/85) diğer adıdır (Şuara 26/176-189, Sâd 38/13, Kâf 50/14). Tevrat’ta Medyenlilerin (ve Amaleklilerin) İsrail topraklarına (Kenan) sürekli akınlar düzenlediği ve ekinleri yağmaladığı anlatılır. Bu, onların askeri açıdan güçlü olduklarını, bölgenin yollarına ve kaynaklarına hakim olduklarını gösterir (Hakimler 6-8 bâbları). Şuayb aleyhisselam onları, ölçüde-tartıda haksızlık etme, ülkede bozgunculuk çıkarma, tehditle insanları Allah’ın yolundan alıkoyma gibi konularda uyarmıştı (A‘râf 7/85-86; Hûd 11/84-87). Ancak kavminin önde gelenleri Şuayb’ı yalancılıkla suçlamış, işlerine karışmamasını istemiş, onu ve ümmetini ülkeden sürgün etme tehdidinde bulunmuştu. Bunun üzerine Şuayb onlara ilâhî azabın geleceğini bildirmiş, şiddetli deprem ve korkunç bir gürültü ile helak edilmişlerdi (A‘râf 7/85-92, Hûd 11/84-95, Hicr 15/78-79, Ankebut 29/36-37. Ankebut 29/36-37).
[2*] Elçilerle ilgili olarak Şuara 26/105. ayetin dipnotuna bkz.
[*] Daha önce Nuh Aleyhisselam (Şuara 26/106), Hud Aleyhisselam (Şuara 26/124), Salih Aleyhisselam (Şuara 26/142), Lut Aleyhisselam (Şuara 26/161) ve İlyas Aleyhisselam (Sâffât 37/124) da kavimlerini aynı şekilde uyarmışlardı.
[*] Şuara 26/109.
[1*] “İnsanlara mallarını ve haklarını eksik vermeyin” emri, yetkililer dahil, herkesi kapsar. Mal ve hizmet alım satımı, tarafların hür iradesiyle yapılmalı, dışarıdan bir müdahale olmamalıdır. Piyasaya yapılan her müdahale oraya daha az mal ve hizmet girmesine, kıtlığa ve karaborsaya yol açar. Allah Teala bunu, toplumsal intihar olarak tanımlamıştır (Nisa 4/29). Piyasaya müdahale edilmezse fiyatlar, arz-talep dengesine göre oluşur. Serbest piyasada fiyatların artması, ucuzluğun en iyi habercisidir. Çünkü fiyatların arttığını duyan herkes oraya mal ve hizmet getirir ve kısa sürede bolluk ve ucuzluk başlar. Bir zamanlar Medine’de fiyatlar yükselmiş, halk Nebimizden narh koymasını yani tavan fiyat belirlemesini istemişti. Nebimizin buna, şöyle cevap verdiği rivayet edilir: “Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızkı veren Allah’tır. Benim asıl istediğim, sizden birinin kanı ve malı konusundaki bir haksızlıktan dolayı benden bir talebi olmadan Rabbime kavuşmaktır” (Tirmizi, Büyû’ 73).
[2*] Hud 11/85.
[*] A’raf 7/86-87, Ankebut 29/36.
[*] İsra 17/94.
[*] Mekke müşrikleri de Muhammed Aleyhisselama, benzer bir şekilde meydan okumuşlardı (İsra 17/92).
[*] A’raf 7/91, Hud 11/94, Hicr 15/78-79, Ankebut 29/37.
[*] Şuara 26/8.
[*] Tâhâ 20/4, Furkan 25/6, Secde 32/1-2, Yasin 36/5, Mü’min 40/2, Casiye 45/2, Hâkka 69/43.
[*] Yusuf 12/2, Ra'd 13/37, Tâhâ 20/113, Zümer 39/28, Fussilet 41/3, Şûrâ 42/7, Zuhruf 43/3.
[1*] Zebûrlar diye meal verdiğimiz ez-Zübür (الزُّبر), ‘zebûr’un çoğuludur, hikmet dolu kitaplar anlamındadır (ez-Zeccâc, Meânî’l-Kur’ân ve İ’râbuhu). Al-i İmrân 3/81’de bütün nebîlere kitap ve hikmet verildiği açıklandığı için bu ayetteki ‘zübür’ün, hikmet dolu kitaplar dışında bir anlamı olamaz. Kelime, Fatır 35/25 ve Kamer 54/43’te aynı anlamı ifade etmektedir. Bu zebûrlardan biri de Davut aleyhisselama verilmiştir (Nisa 4/163, İsra 17/55). Zebûr, Davut aleyhisselama verilen kitabın özel ismi olmadığı için ez-Zebûr şeklinde geçmemektedir. Kelime, ez-Zebûr şeklinde elif lâmlı olarak sadece Enbiyâ 21/105’te geçer ve Davut aleyhisselam da dahil bütün nebîlere verilen kitapları ifade eder.
[*] Kur’an’ın Arapça olması ve önceki kitapları Arap dili ile tasdik ediyor olması bir zorunluluktur (Ahkaf 46/12). Çünkü o kitaplar son nebinin İsmail aleyhisselamın soyundan olacağını (Tevrat /Tesniye 18:18-19, İncil /Elçilerin İşleri 3:21-23) ve Mekke’den çıkacağını bildirir (A’raf 7/157-158, Tevrat /Tesniye 18:18-19, Mezmurlar 84:5-6, 118:22-26; İncil /Matta 21:42-44).
[1*] Fussilet 41/52-53.
[2*] Hicr 15/12.
[*] En’am 6/25, 109, 111, A’raf 7/146, Yunus 10/97, Hicr 15/13-15, Kamer 54/2.
[*] Ölüm ve yeniden diriliş ile kabirde geçen süre fark edilmez bir şekilde, ansızın gelecektir. (En’am 6/31, Araf 7/187)
[*] Nisa 4/165, Tevbe 9/115, İsra 17/15, Tâhâ 20/134, Şuara 26/208, Kasas 28/59.
[*] Nisa 4/40, Hud 11/101-102.
[*] İnsanların ve cinlerin yoldan çıkmış olanına şeytan denir (En’âm 6/112). Kur’an, herhangi bir şeytanın sözü değildir (Tekvir 81/25). Mekkeliler Muhammed aleyhisselamın cinlerin etkisinde kaldığını söylüyorlardı (Tekvîr 81/22). Cinler, birinci kat göğe çıkar, dost edindikleri bazı insanlara Mele-i A’lâ’dan haberler getirirlerdi. Muhammed aleyhisselam resul olarak görevlendirildikten sonra cinler Mele-i A’lâ’ya yaklaştırılmadılar (Cin 72/6-9).
[*] Mele-i A’lâ büyük meleklerin toplanma yeridir (Sad 38/69). Orası, yıldızların bulunduğu birinci kat semadadır. Kur’an’ın yazılı olduğu ana kitap olan Levh-i Mahfuz da birinci kat semadadır (Saffat 37/6-10, Vakıa 56/75-78). Şeytanlar oraya yaklaştırılmaz (Hicr 15/17, Mülk 67/5).
[1*] Aşiret sözcüğüne çevre anlamının verilmesinin sebebi, kelimenin kişinin kardeşleri, en yakınları ve içinde yaşadığı toplum anlamında kullanılmasıdır. Tevbe 9/24, Mücadele 58/22. ayetlerde “aşiret”, anne baba, çocuklar, kardeşler ve eşler dışında kalan kimseler için kullanıldığından, “en yakın çevre” anlamı uygun düşmektedir.
[2*] Müddessir 74/1-2.
[*] Yunus 10/41. Hud 11/35, Kasas 28/55, Sebe 34/25, Şûrâ 42/15.
[*] Muhammed 47/19.
[1*] Şeytanlar, doğru yoldan çıkmış olan ama başkalarını da çıkarmak için doğru yolun üstünde oturan insanlar ve cinlerdir (Bakara 2/102, En’âm 6/71, 112, A’raf 7/30, Nas 114/1-6).
[*] Şuarâ (الشُّعَرَاء) ‘şairler’ anlamına gelir. Bunlar söz sanatı ile uğraşan kimselerdir. Nasıl her güzel şey istendiği takdirde kötü amaçlarla kullanılabiliyorsa edebiyat sanatı da algı yönetiminde ve çarpıtma yapmakta kullanılabilir. Şuara 26/227. Ayetten anlaşılacağı üzere Allah, bu tür faaliyetleri sanatsal yönden değil içerik ve amaç yönünden kınamaktadır.
[*] Nisa 4/148, Şûrâ 42/39-41.
Süleymaniye Vakfı Meali