HİCR

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Hicr 15/1)
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ
ELİF! LAM! RA! Bunlar Kitab’ın, apaçık[1*] anlam kümelerinin ayetleridir[2*].

[1*] Kur’an-ı Kerim, muhkem /hüküm bildiren ve müteşabih/muhkemlerin benzeri olup onların ayrıntılarını ortaya koyan ayetlerden oluşur. Bu metot sayesinde Kitab’ın tamamı ayrıntılı olarak açıklanmış (mufassal), böylece kendisi de apaçık (mübin) hale gelmiş olur.

[2*] Kur’ân kelimesi son Kitabın isimlerinden biridir. Kitaptaki hükümlere ulaşmayı sağlayan ayet kümeleri anlamına gelir. Bu sebeple Kur’an’ı Kerim Arapça kur’anlardan oluşur (Yusuf 12/2, Taha 20/113, Zümer 39/27,28, Fussilet 41/3, Zuhruf 43/3) Bir konuyu anlatan muhkem bir ayet ile onu açıklayan müteşabih (muhkem ayetle benzeşen) ayetler, o konuya ait ayetler kümesini yani kur’an’ı oluşturur (Al-i İmran 3/7, Zümer 39/23).  Kelimenin bu anlama geldiğinin delillerinden biri İsra 17/78’de geçen “ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ = kur'ân el fecr” ifadesidir. Sabah kızıllığının kümeleşmesi anlamına gelir. Hicr Suresinin bu ayetinde kelimenin belirlilik takısı olmadan kullanılması da ayet kümesi anlamındaki kullanımlara örnek teşkil eder. Bunun benzer ayeti olan Neml Suresinin ilk ayetinde ise özel isim olarak القرآن şeklinde bu ayettekinin tam tersi bir kullanımla Kitabın özel ismi olarak kullanılmıştır. Kur’an kelimesi ile ilgili olarak ayrıca Bakara Suresi 185. Ayetin dipnotuna bakınız.


(Hicr 15/2)
رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ
Kâfirlik edenler /ayetleri görmezlikte direnenler, zaman zaman “Keşke biz de Allah’a teslim olan kimseler olsak” diye arzu ederler[*].

[*] İnanıp güvenmeyen biri, hayatı ne kadar iyi de olsa zaman zaman iç huzursuzlukları yaşar. Bu sıkıntılar, onun eksikliklerini ve hatalarını fark etmesi için Allah tarafından kendisine verilen ilhamdır. Bunlardan kimi sıkıntısını gidermek için kendisini düzeltme yolunu seçerken kimisi de çareyi daha da azgınlaşmakta bulur. Bu sıkıntının kafirler üzerindeki etkisi En'am 6/125'te, Allah'ın bütün insanlara ilham yoluyla uyarılarda bulunduğu bilgisi de Şems 91/8'dedir.


(Hicr 15/3)
ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Bırak onları yesin-içsin, yararlansınlar[*]! Beklentileri onları oyalasın! İleride (gerçeği) öğrenecekler.

[*] Mümin 40/39, Zuhruf 43/33-35.


(Hicr 15/4)
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ
Helak ettiğimiz her kentin mutlaka yazıya geçmiş belirli bir kararı vardır.


(Hicr 15/5)
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ
Hiçbir toplum ecelini öne alamaz, erteletemez de[*].

[*] Araf 7/34, Yunus 10/49, 98-99,  Nahl 16/61.


(Hicr 15/6)
وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ
Dediler ki: “Ey kendisine Zikir[1*] indirilen kişi! Sen tamamen cinlerin etkisindesin[2*].

[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24,En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209).

[2*] Her nebiye cinlerin etkisinde kaldığı, aklını kaybettiği şeklinde suçlamalar yöneltilmiştir (Hud 11/87, Şuara 26/27). Muhammed aleyhisselama da yöneltilen bu suçlamalar ayetlerle çürütülmüştür (Kalem 68/2, Tekvir 81/22).


(Hicr 15/7)
لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Eğer doğru sözlülerdensen bize melekleri getirsene!”


(Hicr 15/8)
مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذًا مُنْظَر۪ينَ
(Halbuki) Biz melekleri sadece gerçek bir görevle indiririz. O zaman da onlara süre tanınmaz[*].

[*] Örneğin Lut Kavminin yok edilmesi işi için gönderilen melekler. O melekler hem gerçek bir iş sebebiyle geldiler, hem de o iş gerçekleri açıkça ortaya çıkarmış oldu. Arapçada EL HAKKI (الحَقِّ) kelimesinin bu çift anlamlı özelliği ne yazık ki Türkçe bakımından mümkün değildir. Örneğin Kur’an-ı Kerim hem bir gerçektir hem de gerçekleri gösterir. Bu nedenle çeviri genelinde EL HAKKI geçen ayetlere parantez veya dipnot ile açıklama getirme ihtiyacı oluşmuştur. (Hud 11/69-83)


(Hicr 15/9)
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
Bu zikri[*] de biz indirdik biz! Onu koruyacak olan da elbette biziz!

[*] Zikir, hem önceki kitapların hem de Kur’an’ın ortak adıdır (Nahl 16/43-44, Enbiya 21/7-8, 24).


(Hicr 15/10)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ
Senden önceki topluluklara da elçiler gönderdik.


(Hicr 15/11)
وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Onlara ne zaman bir elçi gelse onu mutlaka hafife alırlardı.


(Hicr 15/12)
كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ
Onu (o zikrin gerçek olduğunu) suçluların kalplerine işte bu şekilde[*] işleriz.

[*] Burada suçluların kalbine işlenen, Allah’ın kitabıdır. Bir şeyi hafife almak için onda eksiklik aramak gerekir. Allah’ın kitabında eksiklik arayanlar, farkında olmadan onun doğruluğunu kavramış olurlar. Onun için bütün kafirler gerçekleri örtmek ve yalan söylemek zorunda kalırlar (En’am 6/33, Hud 11/59, Şuara 26/192-201, Neml 27/14).


(Hicr 15/13)
لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ
Öncekilerin sünneti /tuttukları yolun[1*] sonu ortada olduğu halde bunlar da bu zikre güvenmeyecekler[2*].

[1*] Sünnet, yol demektir. Yolun doğrusu da olur, eğrisi de. Allah’ın sünneti onun doğru yoludur (Nisa 4/26, İsra 17/77). Onun dışındaki bütün sünnetler yanlış yollardır (Al-i İmran 3/131, Enfal 8/38, Kehf 18/55).

[2*] Kehf 18/55


(Hicr 15/14)
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ
Üzerlerine gökten bir kapı açsak, onlar da oradan yukarı çıksalar,


(Hicr 15/15)
لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟
Kesinlikle şöyle derler: “Sadece gözlerimiz boyandı! Aslında biz büyülenmiş kimseler topluluğuyuz!”


(Hicr 15/16)
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَۙ
Gökte burçlar[*] oluşturduk, seyredenler için göğü süsledik.

[*] Burç (بُرج), Arapçada köşk ve kale anlamına gelir (Mekâyîs). Birinci kat semanın her tarafını süsleyen yıldız kümeleri uzaktan, köşkler ve kaleler gibi gözükürler (Nisa 4/78, Furkan 25/61, Buruc 85/1).


(Hicr 15/17)
وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ
Onu, kovulmuş her şeytandan koruduk[*].

[*] Saffat 37/6,7, Fussilet 41/12, Mülk 67/5.

 

(Hicr 15/18)
اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ
Kulak hırsızlığı yapmaya kalkan olursa onu da hemen parlak bir ışın takip eder[*].

[*] Neml 27/7, Saffat 37/10, Cin 72/8-9.


(Hicr 15/19)
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ
Üstten aşağıya sabit dağlar yerleştirerek yerin alanını artırdık[*] ve her bitkiyi orada dengeli olarak bitirdik.

[*] Dağlar yer kabuğunun bizi savurmasını önler (Nahl 16/15, Enbiya 21/31, Lokman 31/10). Dağlar olmasaydı, depremler daha fazla zarar verirdi. Dağların üzerindeki alan tabanlarının kapsadığı alandan fazla olduğu için de yeryüzünü genişletir.


(Hicr 15/20)
وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِق۪ينَ
Orada hem size hem de rızkı size bağlı olmayanlara geçim imkanları oluşturduk.


(Hicr 15/21)
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
Hazinesi /deposu katımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.


(Hicr 15/22)
وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ
Rüzgârları (bulutları) aşılayıcılar[1*] olarak göndeririz. Gökten su indirir, onunla su ihtiyacınızı karşılarız. Onu (gökte) depolayan siz değilsiniz[2*].

[1*] A’raf 7/57, Furkan 25/48-49, Rum 30/48, Fatır 35/9.

[2*] Vakıa 56/68-70, Münafikun 63/7, Mülk 67/30.


(Hicr 15/23)
وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
Biziz, elbette biz! Hayat veren de öldüren de! Her şeyin varisi biziz!


(Hicr 15/24)
وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِر۪ينَ
İçinizden önde gidenleri çok iyi biliriz, geride kalanları da çok iyi biliriz[*].

[*] İyi işler yapmakta önde giden ve öncülük eden kimseler olduğu gibi, umursamayıp iyilikten geri duranlar da vardır (Fatır 35/32, Vakıa 56/7-14).


(Hicr 15/25)
وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟
Senin Rabbin onları bir araya toplayacaktır. Daima doğru hükümler veren ve her şeyi bilen odur.


(Hicr 15/26)
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ
Biz (ilk) insanı[*] kurumuş bir çamurdan, şekillendirilmiş kokulu kara balçıktan yarattık.

[*] İlk insan olan Adem ile daha sonra yaratılan eşi Havva, diğer insanlar gibi döllenmiş yumurtadan yaratılmıştır. Toprak Adem ve eşi için ana rahmi görevi görmüştür (Müminun 23/12-14).


(Hicr 15/27)
وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ
Cinleri de daha önce, zehirli ateşten yaratmıştık.


(Hicr 15/28)
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
Bir gün Rabbin meleklere demişti ki: “Ben kurumuş bir çamurdan, şekillendirilmiş kokulu kara balçıktan bir beşer[*] yaratacağım.

[*] Beşer (البشر) kelimesi Kur’an’da, insanın diğer canlılardan farklı olan fiziki yapısını ifade eder. Arapçada deriye beşere = البشرة denir. Beşer =  بشر ile aynı kökten olan beşere, onun derisinin farkına işaret eder. Bu farktan dolayı beşer, elbise giymek zorunda olan tek varlıktır. Elbise onun, dünyanın her yerinde ve her mevsimde yaşamasına imkan verir..


(Hicr 15/29)
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ
Son şeklini verip içine ruhumdan üflediğimde (bilgi ile donattığımda[1*]) onun karşısında secdeye kapanın[2*]”.

[1*] Bakara 2/30-33.

[2*] Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Bakara 2/58, Nisa 4/154, A’raf 7/161 ve Yusuf 12/4 ve 100. âyette bu anlamdadır. Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar gibi gök cisimlerinin birbiri ile olan eğimleri  secde olduğu (Hac 22/18) gibi gölgenin uzayıp kısalması da secdedir (Nahl 16/48, Ra’d 13/15). Namaz kılarken yapılan secde, yere yapışmaya benzer şekildedir (Nisa 4/103).


(Hicr 15/30)
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ
Bütün melekler hep birlikte (Âdem’e) secde ettiler.


(Hicr 15/31)
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
Ama İblis secde edenlerle birlikte olmaktan kaçındı.


(Hicr 15/32)
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
Allah dedi ki: “İblis! Sana ne oldu da secde edenlerle birlikte olmadın?”


(Hicr 15/33)
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
Dedi ki: ”Kurumuş çamurdan, şekillendirilmiş kokulu kara balçıktan yarattığın beşere secde edecek değilim!”


(Hicr 15/34)
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ
Allah dedi ki “Madem öyle, çık oradan! Artık sen kovuldun.


(Hicr 15/35)
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ
Yapılan her şeyin karşılığını bulacağı[*] güne kadar hep lanetlisin /dışlanacaksın.”

[*] Din, “âdet, durum; ceza, karşılık görme ve itaat” anlamlarına gelir (es-Sıhâh). Bunlardan “boyun eğme” ve “karşılık görme” anlamları öne çıkar. Dinde boyun eğilen Allah’tır. Onun emirlerine uyulur ve karşılığı ondan beklenir. “Din günü” de dünyada yapılanların karşılığının alınacağı gündür (Nûr 24/25, Zâriyât 51/6).


(Hicr 15/36)
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
(İblis) Dedi ki: “Rabbim! O zaman bana, bunların tekrar diriltilecekleri güne kadar yaşama fırsatı[*] ver.”

[*] Bu ayetten Meleklerin de ömürlü varlıklar olduğu ancak bazılarına Kıyamet /mezardan kalkış gününe kadar yaşama hakkı tanındığı anlaşılıyor.


(Hicr 15/37)
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ
(Allah) Dedi ki: “Sen kendisine yaşama fırsatı verilenlerdensin.


(Hicr 15/38)
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
O malum vaktin günü (kıyamet /mezardan kalkış günü) gelinceye kadar (ölmeyeceksin).”


(Hicr 15/39)
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
İblis dedi ki: “Rabbim! Madem sen beni azdırdın[*], ben de yeryüzündeki her şeyi onlara kesinlikle cazip gösterecek ve hepsini azdıracağım.

[*] Bu ayetten anlaşılacağı üzere İblis, kendi suçunu Allah’a atmaktadır. Geleneksel kader anlayışının temelinde aynı mantık vardır. Bunlar her şeyin ezelden belirlenmiş olduğunu iddia ederek kendi hatalarını Allah’a mal ederler.


(Hicr 15/40)
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
Ancak onlardan samimiyeti onaylanmış kulların hariç[*].”

[*] Samimiyeti onaylanmış anlamı verdiğimiz ‘muhlas’ kelimesinin mastarı ihlastır. İhlas sözlükte bir şeyi kirlilikten, bulanıklıktan temizleyip arındırmak, saflaştırmak, katıksız, arı, duru hale getirmektir. Bu kelime Kur’an’da, dini Allah’a has kılan yani Allah’ın dinine bir şey katmayıp kulluğu sadece ona yapan, riyadan ve şirkten uzak olan samimi insanların ortak vasfını ifade etmek için kullanılır. Bu vasfa sahip olana “muhlis”, bu vasfı Allah tarafından onaylanmış olana da “muhlas” denir. İblis, bu özelliğe sahip olanları yoldan çıkaramaz. (Hicr, 15/40; Sad, 38/83).


(Hicr 15/41)
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ
Allah dedi ki: “Bu benim doğru kabul ettiğim yoldur.


(Hicr 15/42)
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ
Sen kullarıma boyun eğdirecek bir güce sahip değilsin ama sana uyan azgınlar olacaktır[*].”

[*] Nahl 16/98-101.


(Hicr 15/43)
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Bunların hepsinin buluşacağı yer kesinlikle Cehennemdir[*].

[*] İbrahim 14/21-22, Sad 38/82-85


(Hicr 15/44)
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟
Onun yedi kapısı vardır. Her bir kapı için o azgınlardan bir bölük ayrılmış olacaktır.


(Hicr 15/45)
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ
Müttakiler /yanlışlardan sakınanlar ise bahçelerde ve pınar başlarında olacaklar.


(Hicr 15/46)
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ
“Oraya selametle, güven içinde kalmak üzere girin[*].”(denecek).

[*] Zümer 39/73.


(Hicr 15/47)
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ
İçlerindeki kötü duyguları[*] söküp atmış olacağız. Sedirler üzerinde kardeşçe karşılıklı oturacaklar.

[*] Araf 7/43


(Hicr 15/48)
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ
Orada onlara bir yorgunluk dokunmayacak. Oradan çıkarılacak da değiller.


(Hicr 15/49)
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ
Kullarıma şunu bildir: Ben, çokça bağışlayan ve bol ikramda bulunanım.


(Hicr 15/50)
وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ
Azabım ise can yakıcı bir azaptır


(Hicr 15/51)
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ
Onlara İbrahim’in konuklarından da haber ver:


(Hicr 15/52)
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ
Bir gün İbrahim’in yanına girmişler ve “Selâm!” demişlerdi. İbrahim: “Biz sizden tedirgin oluyoruz.” dedi.


(Hicr 15/53)
قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ
“Tedirgin olma” dediler. “Sana, ilim sahibi bir oğul müjdeliyoruz.”


(Hicr 15/54)
قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ
“Yaşlılık üzerime iyice çökmüşken mi beni müjdelediniz? Ne gerekçeyle müjdeliyorsunuz?” dedi.


(Hicr 15/55)
قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ
Dediler ki: “Sana (Allah’tan gelen) gerçeğe dayanarak müjde verdik. Sakın ümidini kesenlerden olma!”


(Hicr 15/56)
قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ
Dedi ki: “Sapıtmış olanlar dışında kim Rabbinin rahmetinden /iyilik ve ikramından ümidini keser?”


(Hicr 15/57)
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
Ey elçiler! Bundan sonraki göreviniz nedir?” dedi.


(Hicr 15/58)
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ
Dediler ki: “Biz, günaha batmış bir topluluğa gönderildik.


(Hicr 15/59)
اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Ama Lût’un ailesi onlardan değildir. O ailenin tamamını kurtaracağız.


(Hicr 15/60)
اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِر۪ينَ۟
Lût’un karısı hariç. Onun da küller altında kalmasını karara bağladık[*].”

[*] Aynı olaylar farklı ayrıntılarla şu ayetlerde anlatılmaktadır: Hud 11/69-76, Anekubt 29/31-32, Zariyat 51/24-34.


(Hicr 15/61)
فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍۨ الْمُرْسَلُونَۙ
Elçiler Lût’un ailesine geldiklerinde


(Hicr 15/62)
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
“Siz tanınmadık kişilersiniz!” dedi.


(Hicr 15/63)
قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
“Hayır (endişelenme[1*]), başlarına gelip gelmeyeceğini tartıştıkları şeyle /ceza ile[2*] sana geldik” dediler.

[1*] Ankebut 29/33.

[2*] Kamer 54/30-39.


(Hicr 15/64)
وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
”Sana (Allah’tan gelen) gerçeği getirdik. Biz kesinlikle özü sözü bir kimseleriz.


(Hicr 15/65)
فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ
Bu gecenin bir bölümünde (seher vaktinde[*]) aileni yola çıkar; sen de arkalarından git. Hiçbiriniz geriye dönüp bakmasın. Gitmeniz emredilen tarafa doğru gidin.”

[*] Kamer 54/34


(Hicr 15/66)
وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ
Şu kararımızı Lût’a bildirdik: “Sabaha erdiklerinde bunların kökü kesilmiş olacaktır.”


(Hicr 15/67)
وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ
(Daha önce) Şehir halkı, (misafirleri görünce) birbirlerine müjdeler vererek gelmişti.


(Hicr 15/68)
قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْف۪ي فَلَا تَفْضَحُونِۙ
Lût da şöyle demişti: “Bunlar benim misafirlerim; aman beni utandırmayın.


(Hicr 15/69)
وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ
Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının! Beni rezil etmeyin!”


(Hicr 15/70)
قَالُٓوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
“Seni el âlemin işine karışmaktan men etmedik mi?” dediler.


(Hicr 15/71)
قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ
Lut da şöyle dedi: “Eğer bir şey yapacaksanız, işte kızlarım (onlarla evlenin)[*].”

[*] Allah'ın Elçisinin evlilik dışı ilişkiyi onaylaması mümkün olmadığından burada (onlarla evlenin) sözünün gizli emir olarak yer alması zorunludur. Cümleyi yarım bırakmış olması, halkın Lut aleyhisselamı çok bunalttığını gösterir. Bu ayet, din farkının evlenmeyi haram kılmadığını da gösterir. Çünkü Tahrim Suresi 10. ayete göre Lut'un karısı kafirdi ama onun eşi olmaya devam ediyordu.

 


(Hicr 15/72)
لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
Senin hayatına yemin ederim ki onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar.


(Hicr 15/73)
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ
Gün doğarken o ses onları yakaladı.


(Hicr 15/74)
فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ
O şehrin altını üstüne getirdik. Üzerlerine pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık[*].

[*] Fil 105/4.


(Hicr 15/75)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ
Kalıntıları okuyabilenler için[*] bunda kesin ayetler /belgeler vardır.

[*] “Kalıntıları okuyabilen” anlamını verdiğimiz “mütevessim” kelimesi, “bir ize bakarak o izin sahibini tanıyabilen kişi” demektir. Ayette geçen kişiler, o topluluktan geriye kalan izler üzerinde inceleme yaparak bahsedilen toplumun başına gelenleri anlayabilecek olanlardır.


(Hicr 15/76)
وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ
O ayetler (ibret veren kalıntılar) kullanılmaya devam eden bir yol üzerindedir.


(Hicr 15/77)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ
Bunda inananlar için de tam bir ayet /belge vardır[*].

[*] Hud 11/77-83.


(Hicr 15/78)
وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ
Eyke[*] ahalisi de yanlışlar içindeydi.

[*] Eyke, Şuayb aleyhisselamın elçi gönderildiği Medyen’in (A’raf 7/85) diğer adıdır (Şuarâ 26/176-189)


(Hicr 15/79)
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟
Onlara da hak ettikleri cezayı verdik. Her ikisi de (Lût kavminin yaşadığı şehir ve Eyke) açık bir ana yol üzerindedir.


(Hicr 15/80)
وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ
Hicr[*] ahalisi de gelen elçileri yalancı saymışlardı.

[*] Hicr, Salih aleyhisselamın elçi gönderildiği Semud kavminin yaşadığı yerdir. (A’raf 7/73-74, Hud 11/61, Şuara 26/141-149, Fecr 89/9).


(Hicr 15/81)
وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ
Onlara âyetlerimizi ulaştırmıştık ama yüz çevirmişlerdi.


(Hicr 15/82)
وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِن۪ينَ
Güvende olsunlar diye dağlardan evler oyuyorlardı.


(Hicr 15/83)
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ
Sabaha erdiklerinde o ses onları da yakaladı.


(Hicr 15/84)
فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ
Kazandıkları şeyler işlerine yaramadı.


(Hicr 15/85)
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ
Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları, gerçek varlıklar olarak yarattık. O saat /tekrar dirilip kalkış saati mutlaka gelecektir. Öyleyse sen de bunlara güzel, yeni bir sayfa aç.


(Hicr 15/86)
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
Senin Rabbin, daima yaratan ve her şeyi bilendir.


(Hicr 15/87)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ
Sana o mesânîden[1*] (birbiriyle ilişkili âyetlerden) yedisini, o muazzam ayet kümesini verdik[2*].

[1*] Mesânî (مثَانِي),  ikişerler demektir.  Ayetler, muhkemler yani kısa ve özlü hükümler içerenler ve onların benzeri olup onları açıklayan müteşâbihlerden oluşur. Aralarında ikili ilişki vardır (Zümer 39/23) İşte bu ilişkiyi belirten kelime mesânî’dir.

[2*] Ayette geçen “o mesânîden yedisini, o muazzam ayet kümesini” ifadesi ile yedi ayetlik Fatiha sûresi kast edilmiştir. Bununla ilgili olarak Nebîmizden şöyle bir rivayet nakledilmiştir: “Elhamdulillâhi rabbi’l-âlemîn (Fatiha) bana mesânîden verilmiş yedi ayettir, muazzam ayet kümesidir." (Buhârî, Tefsir, 1; Nesâî, İftitah, 26.) Bu sebeple namazın her rekâtında Fatiha sûresini okumak, Allah’ı, onun en yüce kur’an’ını/ayetler kümesini okuyarak anmak olduğundan oldukça önemlidir.


(Hicr 15/88)
لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Onların bazı kesimlerini yararlandırdığımız şeylerde gözün kalmasın, onlara verilenlerden dolayı da üzülme. Sen inanıp güvenenlere kol kanat ger[*].

[*] Taha 20/131


(Hicr 15/89)
وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ
De ki: “Benim o açık uyarıcı ben![*].”

[*] A'raf 7/157, Saf 61/6.


(Hicr 15/90)
كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ
(Sana indirdiğimiz gibi) kitaplarını parçalara ayıranlara da kitap indirdik.


(Hicr 15/91)
اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ
Onlar Kur’ân’ı da parçalara bölenlerdir[*].

[*] Al-i İmran 3/71, 78-80, En’am 6/91-92


(Hicr 15/92)
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Rabbine ant olsun ki onların hepsini kesinlikle sorguya çekeceğiz;


(Hicr 15/93)
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
yaptıklarından dolayı.


(Hicr 15/94)
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ
“Sana ne emredildiyse onu açık açık anlat[*]. Müşriklere de aldırma.

[*] Nahl 16/125.


(Hicr 15/95)
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ
Hafife alanlara karşı biz sana yeteriz!


(Hicr 15/96)
اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Onlar, Allah ile beraber başka bir ilah oluşturanlardır; ileride öğrenecekler.


(Hicr 15/97)
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ
Onların söylediklerinden dolayı göğsünün daraldığını elbette biliyoruz[*].

[*] En’am 6/33-34, Hud 11/12.


(Hicr 15/98)
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
Sen, her şeyi mükemmel yapması sebebiyle Rabbine yönel ve secde edenlerden /boyun eğenlerden ol[*].

[*] Ayette “secde edenler = السَّاجِدِينَ ifadesi geçer. Secdenin kök anlamı eğilme ve kendini aşağı görmedir (Müfredat).


(Hicr 15/99)
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ
Sana o kesin gerçek /ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.