İSRA

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(İsra 17/1)
سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
Bir kısım ayetlerini göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığı Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, bütün eksikliklerden uzaktır[*]. O her şeyi dinleyen ve görendir.

[*] Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki “left = لفت” kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır: ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.


(İsra 17/2)
وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلًاۜ
Musa’ya kitabı verdik ve o kitabı İsrailoğullarına rehber kıldık. “Benimle aranıza bir vekil koymayın.” dedik.


(İsra 17/3)
ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا
Ey Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızın soyundan gelenler! Nuh, görevini tam olarak yerine getiren[*] bir kuldu.

[*] “Ayette “görevini tam olarak yerine getiren” anlamı verilen شكور  şekûr kelimesi şükür kökündendir. Şükür, yapılan iyiliğin değerini bilmek, yapanı övmek ve hak edilen karşılığı vermektir (Müfredât).


(İsra 17/4)
وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَب۪يرًا
O kitaba[*] İsrailoğulları için şu kararımızı koyduk: “Yeryüzünde iki kere fesat çıkaracak ve büyüklendikçe büyükleneceksiniz.”

[*] Tevrat’ta Tesniye (28:15-68 ve 33:4), Yeşaya (5:24-30), Yeremyâ (2:28; 18:6-19) bölümlerinde İsrailoğulları’nın yaptıkları nedeniyle başlarına gelecek olaylar hakkında kehanetler bildirilmiştir. Ayetin bunlarla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.


(İsra 17/5)
فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْدًا مَفْعُولًا
Birincisinin vakti gelince savaş gücü yüksek kullarımızı üzerinize saldık, yurtlarınızı didik didik ettiler. Bu, gerçekleşmiş bir sözdür[*].

[*] Kral Yehoyakim zamanında Bâbil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) Kudüs'e girerek kralı emri altına almış, pek çok insanla birlikte mabedin değerli eşyalarını da götürmüştür. Üç yıl sonra kralın isyan etmesi üzerine 597'de Kudüs'e ikinci defa giren Nebukadnezzar, bu defa mabedin kalan eşyalarıyla birlikte yeni kral Yehoyakin'i Bâbil'e götürmüş, onun yerine Tsedekiya'yı kral yapmıştır. On yıl sonra Tsedekiya'nın saltanatında Nebukadnezzar'ın üçüncü defa Kudüs'e yürüyerek şehri kuşatması üzerine korkunç bir açlık baş göstermiş. Nihayet şehir düşmüş mâbed, saray ve genel olarak Kudüs ateşe verilmiş, duvarlar yıkılmış ve halkın bir kısmı sürgün edilmiştir. (İslam Ansiklopedisi, Kudüs md.)


(İsra 17/6)
ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يرًا
Sonra sizi tekrar, diğerlerine üstün hale getireceğiz, mallar ve evlatlar vereceğiz, askeri açıdan daha güçlü kılacağız[*].

[*] Ahiretle ilgili birçok ayet gibi (Taha 20/125-126, Zümer 39/68) burada da olayın mutlaka olacağına vurgu yapmak için geçmiş zaman kullanılmıştır. Türkçede böyle bir kullanım olmadığından, çeviride gelecek zaman kipi kullanılmıştır.


(İsra 17/7)
اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يرًا
İyi davranırsanız, iyiliği kendinize yapmış olursunuz. Kötü davranırsanız o da kendinize olur. Ama son tehdidin zamanı gelince sizi üzüntüye boğsunlar, o Mescide (Beyt-i Makdis’e) ilk girenler gibi girsinler ve ele geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar diye (tekrar güçlü kullarımızı üzerinize salacağız.[*])

[*] Burada geçen “iki fesat”, Tevrat’ın Yeremya 2:12-17 pasajlarında  “iki kötülük” şeklinde geçmektedir:

“Ey gökler, şaşın buna, tir tir titreyin, şaşakalın” diyor Rab. “Çünkü halkım iki kötülük yaptı: Beni, diri suların pınarını bıraktı, kendilerine sarnıçlar, su tutmayan çatlak sarnıçlar kazdılar.  İsrail uşak mı? Köle olarak mı doğdu? Öyleyse neden gümbür gümbür kükreyen genç aslanlara av oldu? Ülkeyi viraneye çevirdiler, kentler yerle bir edildi, kimsesiz bırakıldı!  Nof ve Tahpanhes halkı kafanı kırdı.  Seni yolda yürüten Tanrın Rab’bi bırakmakla başına bunları getirdin.”
Bu iki kötülüğün ilki İsrailoğullarının putlara tapmalarıdır ve bunun karşılığında Babil sürgünüyle dört bir yana dağılmışlardır. O sürgünden sonra da asla eskisi gibi bir araya gelememişlerdir. Bu nedenle ilk fesattan sonra 6. ayette anlatılan güçlenme dönemi şu anda yaşanan dönem olmalıdır. İsrail devletinin kurulmasıyla askeri güçleri artmış, tüm Yahudilerin dünyada bulundukları yerden geri dönebilecekleri bir merkez oluşturulmuş, Yasa’nın Tekrarı 30:3 pasajında anlatıldığı gibi dağıtıldıkları ulusların arasından geri gelmeye başlamışlardır. Bu yüzden son tehdidin henüz ortaya çıkmadığı düşünülmelidir. Nitekim, 30. Babın devam eden pasajlarında da, başarının İsrailoğullarının gelecekteki davranışlarına bağlı olduğu anlatılmaktadır: ““Eğer yoldan döner, kulak vermezseniz, ayartılır, başka ilahlara eğilip taparsanız,  bugün size kesinlikle yok olacağınızı bildiriyorum. Şeria Irmağı’ndan geçip mülk edinmek için gideceğiniz ülkede uzun yaşamayacaksınız.” (Yasanın Tekrarı 30:17-18).


(İsra 17/8)
عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يرًا
Belki Rabbiniz size merhamet eder. Ama (eski halinize) dönerseniz biz de (merhametimizden) döneriz[*]. Cehennemi de kâfirler için tıkılıp kalma yeri yaptık.

[*] Bu konu Tevrat’ta şöyle ifade edilir: “Bir ulusun ya da krallığın kökünden söküleceğini, yıkılıp yok edileceğini duyururum da uyardığım ulus kötülüğünden dönerse başına felaket getirme kararımdan vazgeçerim. Öte yandan, bir ulusun ya da krallığın kurulup dikileceğini duyururum da o ulus sözümü dinlemeyip gözümde kötü olanı yaparsa ona söz verdiğim iyiliği yapmaktan vazgeçerim.” (Yeremya 18:7-10)


(İsra 17/9)
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا كَب۪يرًاۙ
Bu Kur’ân, en doğru olanı gösterir. İyi işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir ödül olduğunu müjdeler.


(İsra 17/10)
وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا۟
Onlara, ahirete inancı olmayanlar için acıklı bir azap hazırladığımızı da müjdeler.


(İsra 17/11)
وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولًا
İnsan; kötülüğü[1*], sanki iyilik istiyormuş gibi ister. İnsan pek acelecidir[2*].

[1*] Bakara 2/216, Enfal 8/32, Yunus 10/11, Ra’d 13/6, Sad 38/16.

[2*] Enbiyâ 21/37.


(İsra 17/12)
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلًا
Geceyi ve gündüzü iki ayet /gösterge yaptık, sonra gecenin göstergesini (karanlık olma şartını) kaldırdık[1*]. Gündüzün göstergesini de aydınlatıcı olması olarak belirledik. Bunlar, hem Rabbinizin ikramını aramanız, hem de yılların sayısını ve hesabı bilmeniz içindir[2*]. Biz her şeyi ayrıntılı olarak açıklamışızdır.

[1*] “Kaldırdık” diye tercüme edilen kelime ‘mahv =المحو' dır. Ayette gecenin göstergesinin kaldırıldığı söylenmektedir; ancak herkesin gecenin göstergesi saydığı karanlık, yaşadığımız bölgelerde her gece görülmeye devam eder. Yalnızca kutup bölgelerinde geceler kısmen karanlık ya da tamamen aydınlıktır. Öyleyse, ‘mahv’a “kısmen ya da tamamen kaldırmak” demek uygun düşer. Bu bilgi önemlidir; çünkü yaygın olarak gecenin göstergesi sayılan karanlık, belli bir enlemde birdenbire yok olmaz. 45 derece enlemden kutuplara doğru gittikçe, gecenin karanlık vakti kısalır. Yani gecenin göstergesi olan karanlık, 45 derece enlemden kutuplara doğru azar azar silinmiştir. Bu tedriciliğin dikkate alınması, Allah’ın kurduğu mizana uygun şekilde gece-gündüz dengesinin sağlanması ve doğru bir takvim yapılması için şarttır.

[2*] Gün içindeki vakitler ve Güneş takvimi Güneş’e göre; kamerî ay içindeki vakitler ve kamerî yıllar da Ay’a göre hesaplanır (Bakara 2/189, Yunus 10/5, Yasin 36/38-40, Rahman 55/5).


(İsra 17/13)
وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا
Her insanın uçup gider sandığı amellerini boynuna bağlar, onları kıyamet gününde kendisini karşılayacak açık bir belge halinde önüne çıkarırız.


(İsra 17/14)
اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يبًاۜ
“Oku amel defterini!” deriz. Bugün kendi hesabını görmeye kendin yetersin[*].”

[*] İnşikak 84/6-15


(İsra 17/15)
مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا
Kim yola gelirse kendisi için gelir, kim de yoldan çıkarsa kendi aleyhine çıkar[1*]. Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez[2*]. Biz bir resul /kitap[3*] göndermeden azap edecek değiliz[4*].

[1*] En’am 6/104, Yunus 10/108, Rum 30/44, Fussilet 41/46

[2*] En’am 6/164, Fatır 35/18, Zümer 39/7, Necm 53/38.

[3*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir. (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen رسول اللّه = Allah’ın resulü ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Allah’ın son resulü öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, sadece Kur’an’dır (Al-i İmrân 3/144). Resul kelimesi yerine ”resul /kitap” ifadesi bunun için yazılmıştır (Maide 5/67, Nahl 16/35).

[4*] Nisa 4/165, Kasas 28/59,


(İsra 17/16)
وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يرًا
(Günaha dalmış) Bir yeri helak etmek istediğimizde oranın şımarıklarına (elçilerimizi göndererek) emirlerimizi ulaştırırız. Onlar tamamen yoldan çıkarlar[1*]. Artık helakin şartları oluşur[2*], sonra orayı yerle bir ederiz.

[1*] Fasık olanlar şu ayetlerde anlatılmıştır: Bakara 2/26-27, Haşr 59/19.

[2*] Nisa 4/147, En’am 6/131, A’raf 7/96-99, Ra’d 13/11, Kasas 28/59.


(İsra 17/17)
وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا
Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. (Helak ettiği) Kullarının günahlarını ayrıntılarıyla bilen ve gören olarak Rabbin yeter.


(İsra 17/18)
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُومًا مَدْحُورًا
Kim sadece dünyayı[1*] isterse, istediğimiz kişiye gerek gördüğümüz kadarını[2*] bu dünyada çabucak verir, sonra ona cehennemi alçalmış ve terk edilmiş olarak kalacağı bir yurt yaparız.

[1*] Helal haram demeden bir an önce ele geçecek şeyler, dünya nimetleri (Bakara 2/200, Kıyamet 75/20-21).

[2*] Şâe = شاء fiilinin kökü, “bir şey yapma” anlamında olan şey = شيء’dir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe = شاء fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe = شاء fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html


(İsra 17/19)
وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا
Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak onun için gereği gibi çalışırsa, işte onların çalışması karşılığını bulacaktır.


(İsra 17/20)
كُلًّا نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُورًا
Bunlardan dünyayı isteyene de ahireti isteyene de Rabbinin ikramından veririz. Rabbinin ikramı engellenemez.


(İsra 17/21)
اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلًا
Onlardan kimini kimine nasıl üstün kıldığımıza bak! Ahiretteki derece farkları elbette daha büyüktür, üstünlükler de daha büyüktür.


(İsra 17/22)
لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُومًا مَخْذُولًا۟
Allah’ın yanı sıra başka bir ilah oluşturma! Yoksa yerilmiş ve yüzüstü bırakılmış olarak oturup kalırsın.


(İsra 17/23)
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا
Rabbin şöyle hükmetmiştir: Ondan başkasına kulluk etmeyin ve ana-babaya iyi davranın! Onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa onlara “Öf!” deme ve ilgisiz davranma![*] Onlara, onurlandırıcı sözler söyle!

[*] "İlgisiz davranma!" anlamını verdiğimiz "vela tenherhuma = وَلَا تَنْهَرْهُمَا " ifadesindeki fiilin kökü olan nehr =نهر , bir şeyin açılması veya onu açma anlamına gelir (Mekayis). İki kıyı arasından akıp giden suyun yerine nehir =نهر, güneşin doğuşu ile batışı arasına giren aydınlığa da “nehar = نهار gündüz” denir.


(İsra 17/24)
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًاۜ
Onlara olan merhametinden dolayı nazik ve yumuşak davran. De ki: “Rabbim! Küçükken onlar beni nasıl büyütüp yetiştirdilerse sen de onlara o şekilde iyilik ve ikramda bulun.”


(İsra 17/25)
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُورًا
Rabbiniz, içinizde olanı en iyi bilendir. Siz, iyi kimseler olursanız (bilin ki) o, kendisine yönelenleri daima bağışlar.


(İsra 17/26)
وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يرًا
Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver[*] ama saçıp savurma!

[*] Rum 30/38, Mearic 70/24.


(İsra 17/27)
اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُورًا
Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan, Rabbine karşı çok nankördür.


(İsra 17/28)
وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلًا مَيْسُورًا
Rabbinden beklediğin bir ikramın peşinde olduğun için haklarını veremeyecek olursan, onlara teselli edici sözler söyle.


(İsra 17/29)
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَحْسُورًا
Eli sıkı olma; aşırı derecede eli açık da olma[*]. Yoksa kınanmış ve çaresiz kalmış bir şekilde oturup kalırsın.

[*] Furkan 25/67.


(İsra 17/30)
اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا۟
Rabbin, yaptığı tercih[*] ile bir kişi için rızkı yayar da kısar da. Şüphesiz o, kullarının durumunu ayrıntılarıyla bilen ve her şeyi görendir.

[*] Şâe ile ilgili detaylı bilgi için bkz İsra 17/18. ayetin dipnotu.

 


(İsra 17/31)
وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـًٔا كَب۪يرًا
Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de biz rızık veriyoruz. Onları öldürmek büyük bir suçtur.


(İsra 17/32)
وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلًا
Zinaya yaklaşmayın! O çok çirkin bir iştir, ne kötü bir yoldur!


(İsra 17/33)
وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِۜ اِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا
Haklı sebeple olması dışında[1*], Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse onun en yakınına yetki vermişizdir. O da katili öldürme işinde aşırıya kaçmasın[2*]. (Verilen bu yetkiyle[3*]) o, gerekli yardımı görmüştür.

[1*] Adam öldürmenin meşru olduğu durumlar, savaş (Bakara 2/190), kısas (Bakara 2/178-179, İsra 17/33) ve terör suçu işleyenlerden bir kısmına verilen ceza (Maide 5/33) ile sınırlıdır.

[2*] İnfazı mahkeme kararıyla bizzat maktulün velisi (en yakınlarından biri) yapar. Eziyet ederek öldürmek ya da katilden başkasını da öldürmeye çalışmak, öldürme işinde aşırı gitmek olur.

[3*] Buradaki yetki, kısas yetkisidir. Kısas, işlenen suç ile verilen ceza arasındaki denkliği ifade eder. Mahkemede suçu sabit olduktan sonra katil, öldürülen kişinin velisi tarafından öldürülür. Veli isterse katili affetme hakkına da sahiptir. Affetmesi Allah tarafından teşvik edilmiştir (Bakara 2/178).


(İsra 17/34)
وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لًا
Ergin hale gelinceye kadar yetimin malına yaklaşmayın[1*], onun için en yararlı bir yolla olursa başka[2*]. Bir de verdiğiniz sözü yerine getirin[3*]. Çünkü verilen söz sorumluluk doğurur.

[1*] Nisa 4/6, En’am 6/152.

[2*] Bakara 2/220.

[3*] Maide 5/1


(İsra 17/35)
وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلًا
Ölçerken ölçeği tam doldurun ve doğru tartıyla tartın. Böylesi hayırlı olur ve en güzel sonucu verir[*].

[*] Dürüstlük her zaman kazandırır. Halk arasında şöyle bir söz vardır: En iyi hile dürüstlüktür. Hile yapar bir kere kazanırsınız; dürüst olur, her zaman kazanırsınız.


(İsra 17/36)
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا
Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine körü körüne takılma[1*]! Çünkü sen dinleme, görme (basiret) ve gönül özelliklerinden[2*] dolayı sorumlu tutulacaksın[3*].

[1*] Ayette geçen “la takfu = لا تقف” ibaresi, “Öndekinin ense köküne bakarak gitme!” anlamında olduğu için “Peşine körü körüne takılma!” anlamı verilmiştir.

[2*] Bunlar insana ruh üflenmesi ile kazanılan ve onu diğer canlılardan farklı yapan özelliklerdir (Secde 32/9).

[3*] Bakara 2/170, Maide 5/104, Nur 24/11, Ankebut 29/8, Lokman 31/15,21; Hucurat 49/6.


(İsra 17/37)
وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحًاۚ اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Sen ne bastığın yeri delebilirsin ne de boyun dağlarınkine ulaşabilir[*].

[*] Furkan 25/63, Lokman 31/18-19.


(İsra 17/38)
كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهًا
Bu sayılanların kötü olanları, Rabbin katında hoş karşılanmayan şeylerdir.


(İsra 17/39)
ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا
Bütün bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden /doğru hükümlerdendir. Allah’ın yanı sıra başka bir ilah oluşturma! Yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.


(İsra 17/40)
اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثًاۜ اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظ۪يمًا۟
Rabbiniz, oğulları size ayırdı da kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Siz gerçekten büyük laflar ediyorsunuz[*].

[*] Bakara 2/116, Nahl 16/57, Meryem 19/88-93, Saffat 37/149,153, Zuhruf 43/19, Tûr 52/39, Necm 53/21-22, 27-28.


(İsra 17/41)
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ وَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا نُفُورًا
Bu Kur’ân’da anlatımı değişik şekillerde yaptık ki akıllarında tutmaları gereken doğru bilgi[*] edinsinler. Ama bu onları, sadece daha çok ürkütüyor.

[*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerinde düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209).


(İsra 17/42)
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا
De ki: “Söyledikleri gibi Allah’ın yanı sıra başka ilahlar olsaydı onlar, Arş’ın sahibini[*] alt etmenin bir yolunu ararlardı.”

[*] Kainatın yönetimini elinde tutan Allah (Tevbe 9/129, Enbiya 21/22).


(İsra 17/43)
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا
O, bunların söylediklerinden tamamen uzaktır, yüceler yücesidir.”


(İsra 17/44)
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki her şey Allah’a boyun eğer. Her şeyi güzel yapmasına karşılık ona boyun eğmeyen tek varlık yoktur ama onların boyun eğişlerini siz kavrayamazsınız[1*]. Allah fırsat tanır[2*] ve çok bağışlar.

[1*] Boyun eğme zorunlu veya gönüllü olur. İmtihana tabi tutulan insanlar ve cinler, hayatlarını devam ettirmek için Allah'ın koyduğu kurallara uymak zorundadır. İmtihana tabi konulardaki emir ve yasaklara uyup uymamaları ise kendi tercihlerine bırakılmıştır. (Nur 24/41, Fussilet 41/11).

[2*] Yunus 10/11, Nahl 16/61, Fatır 35/45.


(İsra 17/45)
وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًاۙ
Kur’ân okuduğunda, seninle ahirete inanmayanlar arasına (sanki[*]) görünmez bir perde çekmiş oluruz.

[*] Kâfirlerin ön yargıları, istiâre-i temsiliyye /alegori ile canlandırılmıştır (Keşşaf). İstiârede benzetme edatı gizlenir. Buradaki mecaz gerçek sanıldığı için benzetme edatı, tarafımızdan “sanki” sözüyle açığa çıkarılmıştır (Yasin 36/8-10, Lokman 31/6-7, Câsiye 45/6-7). “Sanki” edatı yazılmazsa bazı insanlar, Allah’ın kafirlere, tövbe kapısını kapattığını ve özgürce karar almalarını engellediğini sanacaklardır (Nisa 4/18). Oysa tövbe edildiği yani yanlıştan dönüldüğü takdirde (Bakara 2/160) affedilmeyecek bir günah yoktur (Zümer 39/53). Ayetleri görmezlikte direnenler, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini gereği gibi kullanmaz; gerçekleri görmek, duymak ve anlamak istemezler (Fussilet 41/5). Sanki Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiş gibi davranırlar. Ayrıca Allah, kâfirleri, en’ama yani koyun, keçi, sığır ve deveye benzetmiştir. Bunun sebebi de kalplerini, kulaklarını ve gözlerini bir insan gibi kullanmamalarıdır (A’raf 7/179, Furkan 25/43-44). Ayrıca bakınız: Nisa 4/155, Maide 5/13, En’am 6/46, Araf 7/100-101, Tevbe 9/87-93, Yunus 10/74, Nahl 16/106-108, Rum 30/58-59, Mümin 40/35, Casiye 45/23, Muhammed 47/16, Saf 61/5, Münafikun 63/3, Mutaffifin 83/14.


(İsra 17/46)
وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرًاۜ وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُورًا
(Sanki) Kur’an’ı anlamasınlar diye kalplerinin üstüne örtüler ve kulaklarına tıkaçlar yerleştirmişiz. Kur’ân’da Rabbini tek olarak andığın zaman da bunalarak sırtlarını dönerler[*].

[*] En’am 6/25, Kehf 18/57, Zümer 39/45.


(İsra 17/47)
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا
Onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini ve o zalimlerin, aralarındaki gizli konuşmalarında şöyle dediklerini biliyoruz: “Tabi olduğunuz büyülenmiş bir adamdan başkası değildir!”


(İsra 17/48)
اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلًا
Baksana, seninle ilgili nasıl benzetmeler yapıyorlar[*]! Onlar bu şekilde sapıttılar, artık doğru yola gelemezler.

[*] Hicr 15/6, Enbiya 21/5, Furkan 25/8-9, Tur 52/30.


(İsra 17/49)
وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَد۪يدًا
Şunu da dediler: “Kemikler haline gelmiş ve un ufak olmuşken mi? Biz gerçekten yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz[*]?”

[*] Yasin 36/78-79.


(İsra 17/50)
قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَد۪يدًاۙ
De ki: “İster taş olun, ister demir!


(İsra 17/51)
اَوْ خَلْقًا مِمَّا يَكْبُرُ ف۪ي صُدُورِكُمْۚ فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُع۪يدُنَاۜ قُلِ الَّذ۪ي فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۚ فَسَيُنْغِضُونَ اِلَيْكَ رُؤُ۫سَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَر۪يبًا
Veya zihninizde büyük olan bir mahluk (yine de diriltileceksiniz)!” “Bize kim yeniden hayat verecek?” diyecekler. De ki: “Sizi en başta yaratan.” Sana başlarını sallayarak “Peki ne zaman?” diyecekler. De ki: “Belki çok yakında olabilir!”


(İsra 17/52)
يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَج۪يبُونَ بِحَمْدِه۪ وَتَظُنُّونَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا۟
Sizi çağıracağı gün “Allah’ım ne mükemmel yaptın!” diye karşılık verecek ve dünyada pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.


(İsra 17/53)
وَقُلْ لِعِبَاد۪ي يَقُولُوا الَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوًّا مُب۪ينًا
Kullarıma de ki sözün en güzelini söylesinler[*]. Çünkü Şeytan aralarını bozar. Şeytan insan için açık bir düşmandır.

[*] Nahl 16/125, Ankebut 29/46.


(İsra 17/54)
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِكُمْۜ اِنْ يَشَأْ يَرْحَمْكُمْ اَوْ اِنْ يَشَأْ يُعَذِّبْكُمْۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ وَك۪يلًا
Rabbiniz sizi en iyi bilendir. İkramına uygun görürse ikram eder, azabını hak etmiş görürse sizi azaba uğratır[*]. Seni onlara vekil olasın diye göndermedik.

[*] Şâe = شاء fiili ile ilgili olarak bkz. İsra 17/18. ayetin dipnotu. Burada yaratılacak olan, o kişilerin hak ettikleri şartlardır.


(İsra 17/55)
وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّ۪نَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُورًا
Rabbin göklerde ve yerde kimlerin[1*] olduğunu da en iyi bilendir. Biz, nebilerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud’a da bir zebûr /kitap[2*] verdik.

[1*] Göklerde ve yerde insanların göremediği akıllı varlıklar olarak cinler ve onların içinden Allah’ın görevlendirdiği melekler vardır (Nahl 16/49, Meryem 19/93, Saffat 37/6-10, Cin 72/8).

[2*] Ayette kitap yerine zebûr kelimesi geçer. Zebûr =زَبُور, hikmet dolu kitap anlamındadır. (ez-Zeccâc, Meânî’l-Kur’ân ve İ’râbuhu) Al-i İmrân 3/81’de bütün nebîlere kitap ve hikmet verildiği açıklandığı için bu ayette elif lâmsız olarak geçmesi, bunun Davut aleyhisselama özel bir kitap olmadığını, diğer nebîlere de verilen kitaplardan bir kitap olduğunu gösterir. Ayrıca Al-i İmran 3/184’ün dipnotuna bkz.


(İsra 17/56)
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلًا
De ki: “Allah ile aranıza girdiğini iddia ettiğiniz kimseleri çağırın bakalım! Onlar sizin tek bir sıkıntınızı bile giderme gücüne sahip değildirler, onu başka tarafa da çeviremezler[*].”

[*] Sebe 34/22-23, Zümer 39/38.


(İsra 17/57)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَس۪يلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
Kaldı ki yardıma çağırdıklarının her biri -hangisi Rablerine daha yakın olacak[1*] diye- bir vesilenin[2*] peşindedirler. Onun ikramını umar ve azabından korkarlar. Rabbinin azabı korkulup kaçınılacak bir azaptır.

[1*]  Müşriklerin Allah ile aralarına koyarak yardıma çağırdıkları arasında İsa aleyhisselam, salih insanlar ve melekler de vardır. Onlar aracı yapılmalaranı asla kabul etmez, sırf Allah’ın rızası peşinde olurlar. 

[2*] Bu ayette geçen vesile, kulu Allah’a yaklaştıran şeydir. Bunlar iman ve salih amellerdir (Sebe 34/37, Alak 96/19). Allah, kendisine yaklaşmak için nebileri, melekleri, salih kulları veya başka varlıkları vesile kılmayı yasaklamıştır. Çünkü bu, Allah’a yaklaşmak değil, onu ikinci sıraya koyup ondan uzaklaşmaktır (A’raf 7/3, Zümer 39/3). Bu da Allah’ın asla affetmeyeceği şirk günahı olur (Nisa 4/48, 116).


(İsra 17/58)
وَاِنْ مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَد۪يدًاۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا
Kıyamet /tekrar dirilip kalkış gününden önce yok etmeyeceğimiz ya da çetin[1*] bir şekilde cezalandırmayacağımız tek bir yerleşim yeri yoktur. Bunlar, Kitapta[2*] yazılıdır.

[1*] Çetin, ayetteki ’شديد = şedîd’in karşılığıdır. Şedîd, ‘güçlü bağla bağlı’ anlamındadır. Allah, vereceği cezayı, kulunun suçuna bağlamıştır (En'âm 6/160).

[2*] Bu kitap Levh-i Mahfuz’dur (Buruc 85/22). Her şeye ilişkin ilâhî bilginin kayıtlı olduğu ve korunduğu ana kitaptır. Şu isimlerle de anılır: İmam-ı mübin (Yasin 36/12), ümmü’l kitab (Zuhruf 43/4), kitab-ı meknûn (Vakıa 56/78).


(İsra 17/59)
وَمَا مَنَعَنَٓا اَنْ نُرْسِلَ بِالْاٰيَاتِ اِلَّٓا اَنْ كَذَّبَ بِهَا الْاَوَّلُونَۜ وَاٰتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَاۜ وَمَا نُرْسِلُ بِالْاٰيَاتِ اِلَّا تَخْو۪يفًا
(Müşriklerin senden istediği) mucizeleri[1*] göndermekten bizi alıkoyan tek şey, öncekilerin onlar karşısında yalana sarılmalarıdır[2*]. Semûd’a, gerçeği gösteren ayet /mucize olarak bir dişi deve vermiştik ama ona karşı yanlış yapmışlardı[3*]. Biz mucizeleri sadece korkutmak için göndeririz.

[1*] İsra 17/90-95, Enbiya 21/5.

[2*] Ra’d 13/7.

[3*] Şuara 26/153-158.


(İsra 17/60)
وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِۜ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّت۪ٓي اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْاٰنِۜ وَنُخَوِّفُهُمْۙ فَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا طُغْيَانًا كَب۪يرًا۟
Bir gün sana: “Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik[1*]. Sana gösterdiğimiz o şeyi[2*] ise insanlar için sadece imtihan[3*] sebebi kıldık. Kur’ân’daki lanetli ağacı da öyle.[4*] Biz onları korkutuyoruz ama bu, onlardaki büyük azgınlığı artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

[1*] Buruc 85/20.

[2*] Necm 53/1-18, Tekvir 81/19-24.

[3*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat).  Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.

[4*] Zakkum ağacı (Saffat 37/62-70, Duhân 44/43-46).


(İsra 17/61)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ ط۪ينًاۚ
Bir gün meleklere: “Âdem’e secde edin /boyun eğin[*]! dedik; İblis hariç hemen secdeye kapandılar. İblis “Çamurdan yarattığın kişiye mi secde edeceğim?” dedi.

[*] Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Bakara 2/58, Nisa 4/154, A’raf 7/161, Yusuf 12/4 ve Yusuf 12/100. ayetlerde bu anlamdadır. Güneş, Ay ve gezegenlerin, dünya ile eğim yapmaları secde olduğu (Hac 22/18) gibi, gölgelerin uzayıp kısalması da secdedir (Nahl 16/48, Ra’d 13/15). Namaz kılarken yapılan secde, yere yapışmaya benzer şekildedir (Nisa 4/102-103).


(İsra 17/62)
قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذ۪ي كَرَّمْتَ عَلَيَّۘ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَل۪يلًا
Sonra şöyle dedi: “Şu, benden değerli kıldığına hiç baktın mı! Bana Kıyamet /tekrar dirilip kalkış gününe kadar süre tanırsan az bir kısmı dışında onun bütün soyunu, kesinlikle parmağımda oynatacağım!”


(İsra 17/63)
قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَٓاؤُ۬كُمْ جَزَٓاءً مَوْفُورًا
Allah dedi ki: “Defol git! Onlardan kim sana uyarsa hepinizin cezası cehennemdir; tam suça göre ceza...


(İsra 17/64)
وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ وَعِدْهُمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُورًا
Onlardan gücünün yettiğini sesinle[1*] yerinden oynat, süvarilerinle ve piyadelerinle onları kuşat[2*], mallarına ve çocuklarına ortak ol[3*]! Onlara vaadlerde bulun! Şeytan onlara, sadece aldatmak için vaadde bulunur.

[1*] Buradaki ses, Şeytan’ın fısıldaması yani vesvesesidir (Nas 114/1-6).

[2*] Şuara 26/95. Bunlar İblis'e uyan insanlar ve cinlerdir. En'am 6/112 ve Nas suresinde insan ve cin şeytanlarından ve insanları yoldan çıkarmak için yaptıkları davranışlardan söz edilir. Burada da İblis'in, insanları saptırmak için bütün yolları deneyeceği ifade ediliyor (A'raf 7/17).

[3*] Şeytan insanı haram yoldan mal edinmeye, nikahla meşru aile kurma dışında çocuk sahibi olmaya teşvik eder. Bu şekilde mallara ve evlatlara ortak olur. Onları birlikte yönetir.


(İsra 17/65)
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَك۪يلًا
Sen kullarıma boyun eğdirecek bir güce sahip değilsin[*]. Rabbin vekil /dayanak olarak yeter.”

[*] İster Müslüman, ister kâfir olsun, şeytanın hiç kimseye boyun eğdirecek güce sahip değildir. O, sadece kendisine uyanları etki altına alabilir. Bu da şeytanın üstünlüğünden değil, ona uyanların kendi tercihinden kaynaklanır (Nisa 4/118-120, İbrahim 14/22, Hicr 15/40-42, Nahl 16/99-100 Hadid 57/14)

 


(İsra 17/66)
رَبُّكُمُ الَّذ۪ي يُزْج۪ي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَح۪يمًا
İkram olarak verdiklerini arayasınız diye denizde gemileri sizin için yürüten Rabbinizdir[*]. O, size karşı pek merhametlidir.

[*] Yunus 10/22 -23, İbrahim 14/32, Hac 22/65, Rum 30/46, Lokman 31/31, Fatır 35/12.


(İsra 17/67)
وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ اِلَى الْبَرِّ اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُورًا
Denizde başınıza bir sıkıntı gelince, yardıma çağırdıklarınızın hepsi (zihninizden) kaybolup gider, sadece Allah kalır. Allah sizi kurtarıp karaya çıkarınca da ondan yüz çevirirsiniz[*]. İnsan çok nankördür.

[*] En’am 6/63-64, Ankebut 29/65.


(İsra 17/68)
اَفَاَمِنْتُمْ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ اَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَك۪يلًاۙ
Karada bir yerdeyken de Allah sizi yere batırabilir ya da üzerinize taş toprak savuran bir kasırga gönderebilir. Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız. Bunlara karşı güvende misiniz?


(İsra 17/69)
اَمْ اَمِنْتُمْ اَنْ يُع۪يدَكُمْ ف۪يهِ تَارَةً اُخْرٰى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفًا مِنَ الرّ۪يحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْۙ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِه۪ تَب۪يعًا
Yahut sizi bir kere daha denize döndürüp üzerinize şiddetli bir fırtına gönderebilir ve nankörlüğünüz (kafirliğiniz) sebebiyle sizi boğabilir. Sonra bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız. Bütün bunlara karşı güvende misiniz[*]?

[*] A’raf 7/96-99, Nahl 16/45-47, Ankebut 29/40, Mülk 67/16-17.


(İsra 17/70)
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلًا۟
Âdemoğullarını çok değerli kıldık; onları karada ve denizde taşıdık; temiz rızıklar verdik. Onları, yarattıklarımızın birçoğundan da üstün kıldık[*].

[*] “Yarattıklarımızın birçoğu” ifadesindeki “birçoğu”, “men” zamiri karşılığındadır. Arapçada ‘men’ zamiri akıllı varlıkları gösterir ama onlar, diğerleriyle birlikte anılınca diğerleri için de ‘men’ kullanılır. Türkçede de “kim” kelimesi aynı şekilde kullanılabilir. Şu ayet, bu açıdan Türkçe ile Arapçanın bu ortak özelliğini gösterir: “Allah kıpırdayan her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört ayak üstünde yürür. Allah, yaptığı tercihe göre yaratır. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur. (Nur 25/45) Burada ‘kimi’ diye anlam verdiğimiz kelime ‘men’dir (Al-i İmran 3/83, Nahl 16/8, Mü’minun 23/22, Mü’min 40/80, Zuhruf 43/12).


(İsra 17/71)
يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلًا
Her insan topluluğunu önderiyle[1*] birlikte çağıracağımız gün, kime amel defteri sağından verilirse, onlar defterlerini okurlar, kıl kadar haksızlık görmezler[2*].

[1*] Nisa 4/69, Hud 11/97-99, Enbiya 21/73, Kasas 28/41, Secde 32/24.

[2*] İnşikak 84/7-9


(İsra 17/72)
وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِه۪ٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلًا
Kim burada körlük ederse[*] Ahirette de kör olur. O, yolunu iyice şaşırmıştır.

[*] Kör, kendisini ayetlere kapatıp, görmezlikten gelerek dünyada doğru yolu göremeyendir (Hud 11/24, Ra’d 13/19, Taha 20/124-127, Hac 22/40).


(İsra 17/73)
وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلًا
Az kalsın, sana vahyettiğimizden başkasını bize mal etmen için, seni ondan uzaklaştırıp başını yakacaklardı[*]. O zaman seni kesinlikle dost edinirlerdi.

[*] Fitne için bkz. İsra 17/60. ayetin dipnotu.


(İsra 17/74)
وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـًٔا قَل۪يلًاۗ
Eğer duruşunu sağlamlaştırmasaydık[*], neredeyse onlara azıcık meyledecektin.

[*] İbrahim 14/27.


(İsra 17/75)
اِذًا لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَص۪يرًا
O zaman sana, hayatında azabı iki kat, ölümünde de azabı iki kat tattırırdık. Sonra bize karşı sana yardım edecek birini de bulamazdın[*].

[*] Suç ile ceza arasında denklik vardır. Şu âyetlere göre bu denklik ahirette de olacaktır: En’am 6/160, Furkan 25/68, Kasas 28/84.


(İsra 17/76)
وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلًا
Seni o topraktan (Mekke’den) çıkarmak amacıyla neredeyse yerinden edecekler. Bunu yaparlarsa, onlar da senin ardından orada fazla kalamazlar.


(İsra 17/77)
سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلًا۟
Senden önce gönderdiğimiz elçilere uyguladığımız sünnet budur. Bizim sünnetimizde bir değişme bulamazsın.


(İsra 17/78)
اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا
Namazı, güneşin tepe noktasını geçmesinden[1*] gecenin soğuğunun /karanlığının bastırmasına[2*] kadar düzgün ve sürekli kıl! Bir de doğu ufku boyunca dağılmış ışıkların bir araya toplandığı vakitte[3*] kıl! Doğu ufku boyunca dağılmış ışıkların bir araya toplanması gözle görülür[4*].

[1*] Düluk, “kayma” demektir. Hud 11/114. ayete göre gündüz kılınan sadece iki farz namaz, öğle ve ikindi vardır. Bu ayette ise “güneşin dülukundan gecenin ğasakına kadar namaz kıl” emri verildiği için güneşin düluku, “öğlen gökyüzünde en  tepeye çıktığı noktadan batıya kayması” anlamına gelir.

[2* ] Gecenin ğasakı, “gecenin karanlığı” anlamına geldiği gibi “gecenin soğuk vakti” anlamına da gelir (Lisan’ul-Arab). Bulunduğumuz yerden Güneş ışınlarının tamamen çekilmesi, günün en serin vaktinin başlaması demektir. Bu sırada Güneşin ufka uzaklığı en az 18 derece olur ve zayıf ışıklı yıldızlar da gözükmeye başlar. Güneşin batmadığı yerlerde ğasaq’ul-leyl, gece serinliğinin iyice hissedildiği vakittir. Abdullah b. Ömer’e Şafak sorulunca “beyazlığın gitmesi”; ğasak yani karanlığın bastırması sorulunca da, “kızıllığın gitmesi”dir, demiş (Ebû Dâvûd,Salât 6). Bu, yerinde bir tespittir. Çünkü batı ufkunda oluşan kızıl ve beyaz ışık kuşaklarından beyaz kuşak kızıla karışınca yatsı vakti girer. Bu ince tabaka, başlangıçta bir kubbe gibi olur sonra tamamen kaybolur. Ufuktan Güneş ışınları çekilip en zayıf yıldızlar ortaya çıkınca yatsı vakti çıkmış, gecenin ortası diye de tanımlanan ğasak başlamış olur.

[3*] Kur'ân, “karae = قرأ” fiilinin mastarı olan “kur’ = "القُرْء” veya “kar’ = القَرْء”dan türetilmiştir; anlamı, toplama ve birleştirmedir. Mastar olarak kullanıldığı gibi bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. Allah’ın kitabına Kur’an demesi, bütün sureleri toplayıp bir araya getirmesi sebebiyledir. (Lisanu’l-Arab).  “Kur’ân el-fecr =قُرْاٰنَ الْفَجْر” doğuda, seher vakti aydınlığı ile Güneş’in doğması arasında, ufkun üst tarafında oluşan beyaz kuşağın, ufkun alt tarafındaki siyah kuşağın ve bu ikisini -ışınların atmosferde kat ettiği yola göre değişen bir gökkuşağı rengiyle- ayıran ince çizginin bir araya gelmesidir (Bakara 2/187). Bu ayete göre namaz vakitlerinin üç değişmez özelliği vardır: 1) Güneşin düluku yani tepe noktasından batıya kayması: Bu, dünyanın her yerinde ve her mevsimde kolaylıkla tespit edilebilir. Bu sırada öğlen namazının vakti girer. 2) Gecenin ğasakı: Güneş ışınları tamamen çekilince hem hava kararır hem de günün en soğuk vakti başlar. Beyaz gecelerin yaşandığı yerlerde karanlık olmaz ama havadaki soğuma kendini iyice hissettirir. 3) Yukarıda açıklanan Kur’ân el-fecr. Bu üç değişmez özellik, her mevsimde ve dünyanın her yerinde gözlemlenebildiği için Svalbard’da, Güneş ufkun bir hayli üstünde iken bile gözlenebilmiştir. Ayette Güneş’in sadece meridyen geçişinden söz edilmiştir. Eğer Güneş’in doğuşu, batışı ve gecenin karanlığı ifadeleri kullanılsaydı kutup bölgesinde namaz ve oruç vakitlerini tespit imkansızlaşırdı.

[4*] Bu vaktin çıplak gözle görüldüğü, Bakara 2/187. ayette ifade edilmiştir.


(İsra 17/79)
وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا
Sana özel ek görev olarak gecenin bir kısmında namaz kılmak için uykudan kalk[1*]. Belki Rabbin seni çok övülen bir yere[2*] gönderir.

[1*] Yatsı namazından sonra uyuyup sabah namazı vaktinin girmesinden önceki bir vakitte kalkarak kılınan gece namazına “teheccüd namazı” denir. Bu ayete göre teheccüd namazı, Muhammed aleyhisselama farzdır. Diğer mü’minler de bu namazı kılmaya teşvik edilmişlerdir (Furkan 25/64, Secde 32/15-16, Zümer 39/9, Zariyat 51/17-18). Nebimizin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Gece namazını kılın; çünkü bu sizden önceki sâlih kulların devam ettiği, Allah’a yaklaşmaya vesile olan, günahları örten ve engelleyen bir ibadettir” (Tirmizî, “Daavât”, 115).

[2*] Medine'ye ve daha nice güzel yerlere.


(İsra 17/80)
وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَص۪يرًا
De ki: “Rabbim! Girdiğim yere dürüstçe girmemi, çıktığım yerden dürüstçe çıkmamı lutfeyle. Bana kendi katından yardımcı bir güç ver[*].”

[*] Enfal 8/62-64, Ahzab 33/56.


(İsra 17/81)
وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
De ki: “Hak geldi, batıl /asılsız şeyler yok oldu. Zaten asılsız şeyler yok olmaya mahkumdur.”


(İsra 17/82)
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَارًا
İnanıp güvenenler için şifa[1*] ve ikram olan Kur’an’ı indiriyoruz. Bu (Kur’an) yanlış yapanların ise sadece kaybını artırır[2*].

[1*] Yunus 10/57, Fussilet 41/44.

[2*] Bakara 2/121,  Maide 5/68, Tevbe 9/125


(İsra 17/83)
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫سًا
İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizer. Başına bir kötülük gelince de umutsuzluğa kapılır[*].

[*] Yunus 10/12, Hud 11/9-10, Fussilet 41/49-51, Fecr 89/15-16.


(İsra 17/84)
قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلًا۟
De ki: “Herkes girdiği yola uygun işler yapar[*]. Kimin yolunun doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir.”

[*] Bakara 2/148 Rum 30/32.


(İsra 17/85)
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلًا
Sana ruhu soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” O bilgiden size az bir şey verilmiştir[*].

[*] Kur’an’da ruh kelimesi, iki anlamda kullanılır. Birincisi Allah’tan gelen bilgidir (Nahl 16/2, Mümin 40/15, Şura 42/52), Allah’ın bilgisi, hayallerin ötesinde bir büyüklüğe sahiptir. (Kehf 18/109, Lokman 31/27) O bilgiden insanlara verilen çok azdır. Allah’tan aldığı bilgileri, onun nebîlerine ulaştırmakla görevli olan Cebrâîl için de Allah, “Ruh’ul-emîn” (Şuarâ/192-193), “Ruh’ül-kudüs” (Nahl 16/102), “ruhumuz”  (Meryem 19/16-17) ifadelerini kullanmıştır. Allah Teala’nın Adem aleyhisselama öğrettiği varlıklar alemine dair bilgiler, ona özel olarak üflediği ruhtur (Hicr 15/29, Sad 38/72). Bu bilgiler İblis’i kıskandırıp isyan ettirmiştir (Bakara 2/30-34). İsa aleyhisselamı beşikte iken konuşturan, kendisine kitap ve nebilik verildiğini, namaz ve zekat görevi yüklendiğini, iyi bir evlat olacağını (Meryem 19/30-33) söyleten de ona, ana rahminde iken yüklenen ruh, yani bilgilerdir (Enbiya 21/91, Tahrim 66/12). Allah’ın, gayretli ve dürüst kişilere verdiği ilhama da ruh denir (Mücadele 58/22).
İkincisi ise Allah’ın insanlara ve cinlere yüklediği yetenektir. O ruh, vücut yapısının tamamlanmasından sonra, bilgisayara işletim sisteminin yüklenmesi gibi yüklenir (A’raf 7/179, Müminun 23/14, Secde 32/7-9). Bu ruh kişiye, işitmenin yanında dinleme, bakmanın yanında basiret, kan pompalayan kalbin yanında gönül sahibi olma/karar verme yeteneği kazandırır. Böylece o, imtihan edilebilir bir varlık haline gelir. Bilgileri saklama görevi de yapan bu ruh, uyku ve ölüm sırasında vücuttan çıkar, uyanma (Zümer 39/42) ve yeniden dirilme sırasında gelip tekrar vücuda girer (Tekvîr 81/7).


(İsra 17/86)
وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلًاۙ
İsteseydik[*] sana vahyettiğimizi geri alırdık da bize karşı seni koruyacak bir vekil bulamazdın.

[*] Şâe = شاء fiili ile ilgili olarak bkz. İsra 17/18. ayetin dipnotu.


(İsra 17/87)
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يرًا
Geri alınmaması sadece Rabbinin ikramıdır. Onun sana olan lütfu büyüktür.


(İsra 17/88)
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا
De ki: “Bu Kur’an’ın dengini getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler bir dengini getiremezler. Hepsi birbirlerine destek olsalar bile yapamazlar[*].”

[*] Bakara 2/23, Yunus 10/37-38, Hud 11/13, Kasas 28/49, Tur 52/34.


(İsra 17/89)
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا
Bu Kur’an’da insanlar için her örneği değişik şekillerde verdik. Ama insanların çoğu, ayetleri gizleme[*] dışında her şeye direnç gösterir.

[*] Bakara 2/159-162, 174-175.


(İsra 17/90)
وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًاۙ
Dediler ki: “Bize yerden bir pınar fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız!


(İsra 17/91)
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يرًاۙ
Yahut hurması ve üzümü olan bir bahçen olmalı, onların arasından da nehirler fışkırtıp akıtmalısın[*]!

[*] Furkan 25/7-8.


(İsra 17/92)
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلًاۙ
Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmelisin[*] veya Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin!

[*] Sebe 34/9.


(İsra 17/93)
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟
Yahut altından yapılmış bir evin olmalı veyahut gökyüzüne çıkmalısın. Oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe çıktığına da asla inanmayacağız!” De ki: “Fesubhanallah! Ben elçi olarak görevlendirilmiş bir beşerden başka neyim ki!”


(İsra 17/94)
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَرًا رَسُولًا
Kendilerine doğru yolu gösteren rehber /kitap gelince insanları ona inanmaktan alıkoyan sadece şu sözleridir: “Allah (kitap indirecek olsa), elçi olarak bir beşeri mi görevlendirir[*]!”

[*] En’âm 6/91, Hûd 11/25-27, İbrâhîm 14/9-10, Mu’minûn 23/24, Teğâbün 64/5-6.


(İsra 17/95)
قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكًا رَسُولًا
De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melekler olsaydı, o zaman onlara gökten elçi olarak elbette bir melek indirirdik.”


(İsra 17/96)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا
De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz o, kullarının durumunu ayrıntılarıyla bilen ve her şeyi görendir.”


(İsra 17/97)
وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّاۜ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يرًا
Allah’ın, doğru yolda olduğunu onayladığı kişi hidayete ermiş olur. Yoldan saptığını onayladığı kişiler için Allah ile aralarına girecek hiçbir dost bulamazsın. Onları tekrar dirilip kalkış günü yüzüstü, kör, dilsiz ve sağırlar olarak toplarız. Varıp kalacakları yer cehennemdir; ne zaman ateşi sakinleşse, onlar için alevi artırırız.


(İsra 17/98)
ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَد۪يدًا
Ayetlerimizi görmezlikte direnmelerine ve “Kemikler haline gelmiş, un ufak olmuşken mi, biz gerçekten yeni bir yaratılışla ayağa mı kaldırılacağız!” demelerine karşılık, cezaları budur.


(İsra 17/99)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلًا لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُورًا
Bunlar hiç düşünmediler mi ki gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların dengini yaratmaya da gücü yeter[1*]. Hem onlar için, geleceğinde şüphe olmayan bir ecel de belirlemiştir. Yanlışlar içindeki bu kimseler (zalimler), ayetleri gizleme dışında her şeye direnç gösterirler[2*].

[1*] Yasin 36/81

[2*] İsra 17/89.


(İsra 17/100)
قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذًا لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُورًا۟
De ki: “Rabbimin iyilik ve ikramda bulunduğu hazinelere siz sahip olsaydınız, kesinlikle harcamaktan korkar, elinizde tutardınız.” İnsan çok cimridir.


(İsra 17/101)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُورًا
Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik[*]. Musa geldiğinde neler olduğunu İsrailoğullarına sor. Firavun ona: “Ey Musa! Ben gerçekten senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!” demişti.

[*] A’raf 7/133, Şuara 26/32-33, 45, 60-67, Neml 27/9-12.


(İsra 17/102)
قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا
Musa dedi ki: “Artık sen de iyi biliyorsun ki bunları birer gösterge olarak indirmiş olan göklerin ve yerin Rabbinden başkası değildir. Ey Firavun! Ben de gerçekten senin sonunun geldiğini düşünüyorum.”


(İsra 17/103)
فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعًاۙ
Bunun üzerine Firavun onları topraklarından söküp atmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri topluca suda boğduk.


(İsra 17/104)
وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفًاۜ
Bu olaydan sonra İsrailoğullarına dedik ki: “Artık o topraklarda siz oturun. Son vaat gelince sizi bir araya getireceğiz[*].”

[*] Bu ayet, İsra 6'ncı ayette anlatılan ikinci tehdidin gerçekleşmesine işaret etmektedir. İsrailoğullarının iyiliği ya da kötülüğü hak etmeleriyle ilgili kurallar da Tevrat/Yasa'nın Tekrarı 30 babında anlatılmaktadır.


(İsra 17/105)
وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۢ
Biz Kur’an’ı gerçekleri içerir bir şekilde indirdik; o, gerçeği getirdi. Seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.


(İsra 17/106)
وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ۫ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْز۪يلًا
Biz onu, kur’ânlar[1*]/ anlam kümeleri şeklinde ayırdık ki[2*] onu (anlam kümesinin tamamlanmasını) bekleyerek insanlara öğretesin. Onu parça parça indirdik.

[1*] Kur'ân, karaa قرأ fiilinin mastarı olan kur’ القُرْء veya kar’ القَرْء’dan türetilmiştir; anlamı, toplama ve birleştirmedir. Mastar olarak kullanıldığı gibi bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. Allah’ın kitabına Kur’an denmesi, bütün sureleri toplayıp bir araya getirmesi sebebiyledir (Lisanu’l-Arab).  Arapçada Kur’ân قُرْآنً’ın çoğulu olmadığından tekil için de çoğul için de kullanılır. Bu sebeple kur’ân = قُرْآن kelimesine kur’ânlar diye de anlam verilebilir.

[2*] Beklenti diye meal verdiğimiz müks = مُكْث, “durup bekleme” anlamındadır (Müfredat). Demek ki Resulullah zamanında, bir ayet inince onu açıklayan ayetin inmesi bekleniyordu. Bu da kümeleri oluşturan ayetlerin aynı anda indirilmediğini gösterir. Şu ayetler; müks konusuna açıklık getirmektedir: “Böylece onu, Arapça kur'ânlar halinde indirdik. Çekinip korunsunlar ya da yeni bilgi edinsinler diye içine tehditleri, değişik şekillerde yerleştirdik. Gerçek yetki elinde olan Allah pek yücedir. Vahyi tamamlanmadan o kur’ânlar ile hüküm vermekte acele etme; “Rabbim ilmimi artır” de.” (Tâhâ 20/113-114). Buna göre, bir konu ile ilgili ayetlerin tamamı aynı anda inmeyebilir. Bundan dolayı Nebimiz, kendisine sorulan bazı sorulara hemen cevap vermemiş, ilgili ayet kümesinin tamamlanmasını beklemiştir.


(İsra 17/107)
قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًاۙ
De ki: “Siz Kur’an’a ister inanın, ister inanmayın. Ondan önce kendilerine bu konuda bilgi verilmiş olanlar, Kur’ân onlara bağlantılarıyla birlikte okunduğu zaman, yüzüstü secdeye kapanırlar[*].”

[*] Maide 5/83-84, Meryem 19/58, Kasas 28/52-54.


(İsra 17/108)
وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا
Derler ki: “Rabbimiz bütün eksikliklerden uzaktır[*]; Rabbimizin verdiği söz mutlaka yerine gelir.”

[*] İltifat, bkz. İsra 17/1. ayetin dipnotu.


(İsra 17/109)
وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعًا
Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Bu onların saygısını artırır.


(İsra 17/110)
قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۚ وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلًا
De ki: “İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye, hangisiyle dua ederseniz edin, (bilin ki) en güzel isimler /özellikler Allah’a aittir[1*].” Namazında sesini ne çok yükselt ne de iyice kıs; ikisinin arasında bir yol tut[2*].

[1*] A’raf 7/180, TaHa 20/8, Haşr 59/22-24.

[2*] Gündüz namazları ile gece namazları kılınırken, hangi ses seviyesinde olunacağı, bu ayette ve Araf 7/205’te bildirilmiştir.

 


(İsra 17/111)
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يرًا
De ki: “Her şeyi mükemmel yapmak Allah’ın özelliğidir. O, çocuk edinmemiştir. Hakimiyette ortağı yoktur. İhtiyaçtan dolayı edindiği bir velisi de yoktur. Onu yücelttikçe yücelt /Tekbir getirerek ona gereği gibi saygıda bulun!”

[1*] Üç tip övgü vardır. Birincisi, kişiyi kendi katkısı olmayan bir şeyden dolayı övmektir. Boyu uzun, zeki, iyi bir aileye mensup sözleri böyledir. Arapçada ona medih= المدح denir. İkincisi, iyi bir şey yaptığı için övmektir. Güzel yemek yapar, arkadaşlığı iyidir gibi sözler buna girer. Bu tür övgüye Arapçada hamd = الحمد denir. Üçüncüsü, bize yaptığı bir iyilikten dolayı övmektir. Bana güzel bir yemek ikram etti demek gibi. Arapçada ona şükür =الشكر denir. Yaptığı her şeyi güzel yapan sadece Allah’tır. Allah’ın yaptığı ile insanların yaptığı arasındaki farkı göstermek için güzel yerine mükemmel kelimesini kullandık.

[2*] İhlas 112/1-4..