AL-İ İMRAN

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Al-i İmran 3/1 TEFSİR)
الٓمٓ
ELİF! LAM! MİM!


(Al-i İmran 3/2 TEFSİR)
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
O, Allah’tır! O’ndan başka ilah yoktur; diridir, sürekli işinin başındadır.


(Al-i İmran 3/3 TEFSİR)
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ
Gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri tasdik eden[*] bu Kitab’ı sana, O indirmiştir. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmiştir.

[*] Tasdik, doğruluğunu onaylamaktır. Kur’ân, bütün nebîlere verilmiş olan kitapları hem tasdik eder hem de korur. Onlara yapılan ekleme ve çıkarmalar, ancak Kur’an ile tespit edilip düzeltilebilir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Gerçekleri içeren bu Kitabı sana, önceki Kitapları onaylayıcı ve koruyucu özellikte indirdik. O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp onların arzularına uyma. Her birinize bir şeriat (kitap) ve bir yöntem (hikmet) verdik. Allah sizi tek bir toplum (tek bir nebînin ümmeti) yapmayı tercih etseydi yapardı. Oysa verdiği şeylerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için (böyle yaptı). Öyleyse (tartışma yerine) iyi işlerde yarışın. Tekrar hayata dönünce hep birlikte Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size bildirecektir.” (Mâide 5/48)


(Al-i İmran 3/4 TEFSİR)
مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ ۗ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ ۗ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
Önceki insanların rehberi onlardı. Bütün Furkanları (doğruyu yanlıştan ayıran kitapları)[1*] O indirmiştir. Allah'ın âyetlerini görmezlikte direnenlerin (kâfirlerin) cezası suçları ile doğru orantılı olur[2*]. Üstün olan, hak edildiği[3*] kadar ceza veren Allah’tır.

[*1]Rehber diye çevirdiğimiz hüdâ kelimesi, hidayet kökündendir. Hidâyet, nazikçe yol göstermektir. Allah’ın hidayeti dört çeşittir: Birincisi varlığını, birliğini ve insana her şeyden yakın olduğunu her vesileyle göstermesidir. Bu yüzden Allah, kendini ikinci sıraya koyup başka bir şeye öncelik vermeyi şirk sayar ve asla bağışlamaz  (Nisa 4/48). İkincisi insana, iyiyi kötüden ayırma özelliği vererek doğruyu bulmasına imkân vermesidir. Bir ayet şöyledir: “Doğruları arayanlar için yeryüzünde ayetler vardır, kendinizde de vardır, görmez misiniz?”(Zariyât 51/20-21Üçüncüsü elçileri aracılığı ile yol göstermesidir. İlgili ayetlerden biri şöyledir: “Sen elbette doğru yolu gösterirsin.(Şûrâ  42/52Dördüncüsü de doğru tercihte bulunanı yoluna kabul etmesidir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “ Biz, her resulü (kitabı) kendi halkının dili ile göndeririz ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.”(İbrahim 14/4) Müfredât’tan yararlanılmıştır.

[*2] Furkân, doğruyu yanlıştan ayıran anlamındadır. Allah’ın indirdiği bütün kitaplar furkândır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Musa ile Harun’a o Furkânı, çekinerek korunanlar için aydınlanma ve doğru bilgi kaynağı olsun diye verdik.” (Enbiya 21/48) Furkân kelimesinin çoğul kalıbı olmadığı için yerine göre tekil veya çoğul anlam verilir. Türkçeye bu kökten fark, farkındalık kelimeleri geçmiştir.

Allah müminlere şöyle demiştir: “Ey inanıp güvenenler! Allah’tan çekinerek kendinizi korursanız O, sizde doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği (furkân-farkındalık) oluşturur, kötülüklerinizi örter ve durumunuzu düzeltir. İkramı büyük olan Allah’tır.” (Enfal 8/29)

[*3] yetteki = شديد şedîd, sıkıca bağlı demektir. Allah’ın ödülü veya cezası, kulun fiili ile doğru orantılıdır: “Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz.” (En'âm 6/160)

[*4] Ayette geçen intikam = انتِقَام suçla ceza arasındaki dengeyi tam kurma anlamına gelir (El-Ayn).


(Al-i İmran 3/5)
إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ
Göklerde[*] ve yerde hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

[*] Ayetteki السَّمَاء = sema kelimesi tekil olmakla birlikte başındaki el= ال takısı nedeniyle cins sayılarak çoğul anlam verilmiştir.


(Al-i İmran 3/6)
هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ ۚ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Sizi, analarınızın rahminde, tercihine göre biçimlendiren O’dur[*]. O’ndan başka ilah yoktur. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.

[*] İnsanın ölçüleri ezelde değil, ana rahminde belirlenir.


(Al-i İmran 3/7)
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ ۖ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ ۗ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ ۗ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا ۗ وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُو الْأَلْبَابِ
Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Âyetlerinin bir kısmı muhkemdir[1*]; onlar kitab’ın[2*] ana ayetleridir. Diğerleri müteşâbih[3*] (muhkeme benzer) olanlardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup istedikleri fitneyi çıkarmak için Kitap’tan, (kendi eğrilikleriyle[4*]) benzeşen şeye uyarlar. Oysa onun tevilini (ayetlerin arasındaki bağlantıyı)[5*] sadece Allah[6*] bilir. Bu ilimde[7*] sağlam duruş gösterenler de şöyle derler: “Biz, bu ilme inandık, hepsi (muhkem ve müteşâbih ayetlerle onların tevili) Rabbimiz (Sahibimiz) katındandır.” Bu zikre[8*] (doğru bilgiye) sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler[9*].

[1*] Muhkem ayet, bir konuda hüküm içeren ayettir. Hemen her ayetin böyle bir yönü vardır. Bu hüküm, başka ayetlerle açıklanır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Elif, Lâm, Râ. Bu bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış sonra hakîm olan, her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Bu, Allah’tan başkasına kul olmamanız içindir.” (Hûd 11/1-2)

[2*] Kitab (كتاب)’ın kök anlamı, bir şeyi bir şeye eklemektir (Mekayîs). Bazen sözleri ekleyerek yapılan konuşmaya bazen de kelimeleri ekleyerek yazılan herhangi bir yazıya kitap denir (Mürfedat). Bir ayet şöyledir: “Allah sözün en güzelini, müteşâbih ve mesânî kitap olarak indirmiştir.” (Zümer 39/23) Mesânî, “ikişerliler” anlamına gelir. Kur'ân’ın, bildiğimiz bir kitap halinde inmediği açıktır. Bu ayetler onun, kendinden kitaplar oluşturulacak şekilde indiğini, her bir kitabın, bir muhkem bir de müteşâbih olmak üzere en az iki ve ikinin katları olan ayetlerden oluştuğunu, doğru hükme yani hikmete bu şekilde ulaşılabileceğini gösterir.

[3*] Müteşâbih, birbirine benzeyen iki şeyden her birine denir. Kelime, toplam sekiz ayette geçer. Bunlar; Bakara 2/25, Bakara 2/70, Bakara 2/118; Al-i İmran 3/7, Zümer 23, En’âm 6/99, En'âm 6/141 ve Ra’d 13/16. âyetlerdir. 

[4*] Ayet’in açılımı şöyledir: “(فيتبعون ما تشابه منه  بزيغهم) = Kitap’tan kendi eğrilikleriyle benzeşene uyarlar.” Necrân Hristiyanlarından bir topluluk Nebîmize gelmiş: Ya Muhammed! Sen, İsa’nın Allah’ın kelimesi ve ondan bir ruh olduğu kanaatinde misin değil misin? demişti. O, “evet” deyince “Bu bize yeter” demişlerdi. Arkasından yukarıdaki âyet sonra da şu âyet inmişti: “Allah katında İsa'nın durumu, tıpkı Âdem’in durumu gibidir. Âdem’i topraktan yarattı; sonra ona 'ol" dedi; o da oluştu .”  (Al-i İmran 3/59) (Taberî)

Hristiyanlar, kendi eğrilikleriyle benzeşir gördükleri şu âyete dayanıyorlardı: “İsa… Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı (ol) sözü ve kendinden bir ruhtur.” (Nisa 4/171Hâlbuki bu ayetin başında görmek istemedikleri şu ifade vardır: “Meryem oğlu İsa Mesih, başka değil, yalnızca Allah’ın elçisidir.” Allah’ın kitabına uyma yerine onu kendilerine uydurmak isteyenler hep böyle bir yol izlerler.

[5*] Te'vîl = تَأْوِيلِ, Allah’ın âyetler arasında kurduğu bağlantıyı ifade eder. Bu bağlantıyı ancak, Arapçayı ve ilgili konuyu iyi bilenlerden oluşan bir ekip bulabilir. Bir ayet şöyledir: “Bu bir kitaptır ki âyetleri, bilenlerden oluşan bir topluluk için Arapça Kur'ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır.” (Fussilet 41/3) Buradaki Kur'ân kelimesi, Al-i İmran 3/7. âyetteki kitap kelimesi gibi ayetler kümesi anlamındadır.

[6*] Ayetleri bu şekilde ilişkilendirilmiş bir kitap insan eseri olamaz. “De ki “Bu Kur’ân’ın bir benzerini çıkarmak için insanlar ve cinler toplansalar benzerini çıkaramazlar; isterse sırt sırta vermiş olsunlar.” (İsrâ 17/88). İlgili diğer ayetler: Yunus 10/38-39, Bakara 2/23, Hud 11/13.

[7*] Bu ilim, Kur’an’ın kendini açıklama ilmidir. Allah Teala şöyle demiştir: “Onlara, bir ilimle açıkladığımız Kitap getirdik; inanan topluluk için rehber ve ikramı bol bir kitap.” (Araf 7/52)

[8*]Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak ve kullanmaktır. (Müfredât ذكر ve عرفmd.) Tabiat, Allah’ın yarattığı âyetlerden, Kur'ân da indirdiği âyetlerden oluşur. Her ikisinden elde edilen doğru bilgi zikirdir. İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28)

[9*] Sağlam duruşlu` diye meal verdiğimiz ulu’l-elbab’ı Allah Teala şöyle tanımlar: “Sözü dinleyen ve onun en güzeline (Allah’ın sözüne) uyanları, Allah’ın doğru yola ileteceği müjdesini ver. İşte ul’ul-elbâb olanlar onlardır.” (Zümer 39/18)


(Al-i İmran 3/8)
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً ۚ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ
(Onlar şöyle derler:) Rabbimiz! Bizi yoluna kabul ettikten sonra, kalplerimizin eğrilmesine izin verme[*]. Bize katından iyilikte bulun! Hep bağış yapan Sen'sin.

[*] Allah, kimseyi yoldan çıkarmaz. Yoldan çıkan insanın kendisidir. Bu dua, kişinin doğru yolda olma kararlılığını gösterir. Bir gün Musa toplumuna şöyle demişti: "Ey toplumum! Beni niçin incitiyorsunuz? İyi biliyorsunuz ki ben, Allah'ın size gönderdiği elçiyim.” Ne zaman ki onlar yoldan kaydı, Allah da onların kalplerini kaydırdı. Allah, yoldan çıkan bir toplumu yola getirmez. (Saf 61/5)


(Al-i İmran 3/9)
رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan bir günde, insanları bir araya getirecek olan da Sen'sin. Sen[*] sözünden dönmezsin.

[*] Arap edebiyatında iltifat sanatı vardır, anlatımı canlı tutmak ve konunun önemini vurgulamak için sözün akışı beklenmedik bir şekilde değiştirilerek üçüncü şahıstan birinci şahsa, ikinci şahıstan birinci veya üçüncü şahsa, birinci şahıstan ikinci veya üçüncü şahsa vs. geçilir. Geçmiş zamandan şimdiki veya gelecek zamana; gelecek zamandan geçmiş zamana ya da geçmiş zamandan emir kipine geçiş yapılabilir. Türkçede bu sanat olmadığından bu gibi ifadeler bir Türk’ü şaşırtır. Burada bu sanat yok sayılarak meâl verilmiştir.

 

(Al-i İmran 3/10)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا ۖ وَأُولَٰئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ
Ayetleri görmezlikte direnenlerin (kâfirlerin) malları da çocukları da Allah’a karşı bir fayda sağlamaz. Onlar cehennem yakıtıdırlar.


(Al-i İmran 3/11)
كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ ۚ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ ۗ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ
Bunların tutumu, Firavun hanedanı ve daha öncekilerin tutumu gibidir[1*]. Onlar da ayetlerimiz karşısında yalana sarılmışlar,[2*] bunu alışkanlık haline getirdiklerinde[3*] de Allah onları yakalamıştı. Allah cezayı, suçla orantılı olarak verir.

[1*] Kendine Müslüman diyenlerin çoğu, âyetleri görmek istemez. Çünkü doğrulara değil, hesaplarına gelene uymak isterler. Firavun ve ailesi de öyleydi. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Her şeyi açıkça gösteren âyetlerimiz gelince: “Bunlar açık büyüdür” dediler. İçlerinde en küçük şüphe olmadığı halde yanlış yapmalarından ve büyüklenmelerinden dolayı onları, bile bile inkâr ettiler.” (Neml 27/13-14)

[2*] Kezzebe = كذب fiili “yalanlama” veya “çokça yalan söyleme” anlamına gelen tekzib = تكذيب kökündendir. Kelimenin geçtiği âyetlere, yerine göre “yalanlama” veya “yalan yanlış şeyler söyleme” anlamı verilmiştir.

[*3] Zenb…..


(Al-i İmran 3/12)
قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَىٰ جَهَنَّمَ ۚ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
Âyetleri örtenlere de ki: “Sonunda kaybedecek ve Cehennem’e toplanacaksınız! Orası ne kötü beşiktir[*]!”

[*]  Beşiğin altı ve üstü olur. Cehennemdeki beşiğin altı da üstü de ateş olacaktır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Onlar için cehennemden bir beşik ve üstlerinde örtüler olacaktır. Yanlış yapanları işte böyle cezalandırırız. (Araf 7/41) Üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar olur.” (Zümer 39/16) “Azabın, onları üstlerinden ve ayaklarının altından saracağı gün, Allah onlara: ‘Yapıp ettiklerinizin tadına varın bakalım’ diyecektir.” (Ankebut 29/55)


(Al-i İmran 3/13)
قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا ۖ فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَأُخْرَىٰ كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ ۚ وَاللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَاءُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَعِبْرَةً لِأُولِي الْأَبْصَارِ
(Bedir’de) Karşı karşıya gelen o iki orduda, sizin için bir belge vardır. Biri Allah yolunda savaşanlar, diğeri ise âyetleri görmezlikte direnenler topluluğuydu. (Müminler) onları göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyordu[*]. Allah, doğru tercihte bulunanı, kendi yardımıyla destekler. İleri görüşlüler için bunda bir ibret vardır.

[*] Bu olay Bedir Savaşında olmuştur. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “O gün rüyanda, Allah onları sana az gösterdi. Eğer çok gösterseydi, telaşa düşer, o konuda çekişirdiniz. Ama Allah, sizi bu hale düşmekten kurtardı. Çünkü O, içinizde olanları bilir. Onlarla (Mekkelilerle) karşılaştığınızda da Allah, onları sizin gözünüze az göstermiş, sizi de onların gözlerine az göstermişti. Allah, kesin karar verdiği sonucu ortaya çıkarmak için böyle yapmıştı. Her işin, Allah ile bağlantısı vardır.” (Enfâl 8/43-44)

Mekkeliler müslümanların iki katından fazla oldukları halde iki katı görmeleri, olduklarından az görmeleridir. Bunun sebebi, yukarıdaki ayette olduğu gibi korkup dağılmamalarıydı. Çünkü Allah şu ayette onlara, kendilerinin iki katı düşmanla savaşma görevi vermiştir: “Ey nebi! Müminleri savaşa teşvik et. Sizden sabırlı yirmi kişi olursa, ikiyüz kişiyi yener. İçinizden sabırlı yüz kişi de kâfirlerden bin kişiyi yener. Çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur. Şimdi Allah sizde bir zayıflık olduğunu gördü ve yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yener. Sizden bin kişi de Allah’ın izniyle onlardan iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir. “(Enfâl 8/65-66)

 

 


(Al-i İmran 3/14)
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ۗ ذَٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ
Kadınlar[*1], çocuklar[*2], yığınla altın ve gümüş, cins atlar, en’am[*3] ve ürünler insana, içi gidecek kadar süslü gösterilmiştir. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Kalıcı güzellikler, Allah katındadır.

[*1] Kadının kadını etkileme arzusu erkeği etkileme arzusundan fazladır.

[*2] Ayetteki بنين = benîn erkek ve kız evladı ifade eder. Bunu şu âyette açıkça görürüz: “Size kendinizden eşler var eden, eşlerinizden de çocuklar (benîn) ve torunlar var eden, size temiz rızıklar veren Allah’tır.”  (Nahl 16/72)

[*3]En’am: Koyun, keçi, sığır ve devenin dişisi ve erkeğine denir Bkz. (En’âm 6/143) (En’âm 6/144).


(Al-i İmran 3/15)
قُلْ أَؤُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذَٰلِكُمْ ۚ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
De ki "Size onlardan daha iyisini söyleyeyim mi? Kendini koruyanlar (müttakiler) için Rableri (Sahipleri) katında, ölümsüz olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan bahçeler, kusursuz hale getirilmiş[*] eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah kullarını görmektedir.”

[*] Kötü huylarından ve istenmeyen özelliklerinden arındırılmış kadın ve erkekler. (Bkz. Hicr 15/47 ve Bakara 2/25 ve dipnotu)


(Al-i İmran 3/16)
الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Onlar şöyle derler: "Rabbimiz! Biz inanıp güvendik, günahlarımızı bağışla, o ateşin azabından bizi koru!"


(Al-i İmran 3/17)
الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ
Onlar Sabırlı, özü sözü doğru, Allah’a içten boyun eğen, mallarından hayra harcayan ve seher vakitlerinde[*] bağışlanma dileyen kimselerdir.

[*] Zayıf ışıklı yıldızların kaybolmasıyla başlayan seher vakti (fecr-i kâzib = yalancı tan). oruç tutanlar için sahur vaktidir. Daha detaylı bilgi için Bkz. (Bakara 2/187) ve www.suleymaniyevakfi.org Namaz ve Oruç Vakitleri.


(Al-i İmran 3/18)
شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ ۚ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Allah’tan başka ilah olmadığına; Allah, melekler ve doğruluktan şaşmayan ilim sahipleri şahittir[*] Evet, O’ndan başka ilah yoktur. Daima üstün olan, bütün kararları doğru olan O’dur.

[*] Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kimsenin şüphesi yoktur. İlah sayılanlar, Allah ile araya aracı olarak konanlardır. Bunların bir kısmının ilah olamayacağı kolaylıkla anlaşılır ve onu hiç kimse savunamaz. Onlar putlardır. (İbrahim) Bir gün babasına ve halkına şöyle demişti: “Sizin şu karşılarında saygıyla durduğunuz heykeller nedir?” Dediler ki “Biz bildik bileli atalarımız onlara kulluk ederler.” Dedi ki “Siz de sizin atalarınız da gerçekten açık bir sapkınlık içindesiniz.” Dediler ki “Sen ciddi misin yoksa bizimle eğleniyor musun? İbrahim: “Hayır” dedi. “Sizin Rabbiniz (Sahibiniz) göklerin ve yerin Sahibidir, onları yaratandır. Ben buna şahit olanlardanım.” (Enbiya 21/52-56) Bazı putları anlamak kolay değildir. Onu anlamak için Allah’ın kitabını açıklama ilmini bilmek gerekir. O ilmi bilmeyenler, Allah ile kendi aralarına koydukları putlara tapmayı dinin bir emri sanırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “ELİF! LÂM! RÂ! Bu, doğru hükümler veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından, ayetleri, hem muhkem kılınmış hem de açıklanmış bir kitaptır. Bu, Allah’tan başkasına kul olmamanız içindir. (De ki:) Bense onunla (ayetlerle ve Allah’ın açıklamalarıyla) sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim. Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na yönelin (tevbe edin) ki belirlenmiş eceliniz gelinceye kadar sizi güzel bir şekilde yaşatsın. İyilik yapanlara da fazlasını versin. Eğer yüz çevirecek olursanız, o büyük günün azabına uğramanızdan korkarım.” (Hud 11/1-3) Sahabeden sonra bu ilim kaybolduğu için gelenek tarafından Nebîmize âyetleri açıklama, yürürlükten kaldırma ve yeni hükümler koyma yetkisi verilmiş ve o, Allah ile araya konan ikinci ilah haline getirilmiştir. Arkasından bu yetki alimlere de verilince bir ilahlar piramidi oluşmuştur. Allah’ın kesin olarak yasakladığı parçalanma ve bölünmeler kaçınılmaz olarak ortaya çıkanca Nebîmize şöyle bir söz mal edilmiştir: ”Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” Hadis kitaplarında yer almayan bu sözle mezhepler korunmaya çalışılmıştır. Allah Teala’nın i kararı kesindir. Şöyle buyurur: “Belli kişiler etrafında kümeleşerek dinlerini bölenler var ya, hiçbir konuda onlardan olamazsın. Onların işi Allah’a kalmıştır. Daha sonra Allah, onların yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’âm 6/159) Yukarıdaki âyet, bilmeden bu oluşumun içinde olanların affedilebileceğini de gösterir. Aynı durum, Yahudiler ve Hristiyanlarda da vardır.

 

(Al-i İmran 3/19)
إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ ۗ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ ۗ وَمَنْ يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللَّهِ فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Allah katında din, İslam’dır.[1*] Kendilerine kitap verilenler, bu ilim[2*] geldikten sonra, birbirlerine üstünlük kurma çabaları[3*] yüzünden ihtilaf çıkarırlar. Kim Allah'ın âyetlerini görmezlikte direnirse, Allah onun hesabını hızlı görür.

[1*] İslam, teslim olmak demektir. Allah’a teslim olana müslim denir. Türkçede ona Müslüman denir.

[2*] Bu ilime, Allah’ın kitabını Hikmet metoduyla okuyarak ulaşılır. Allah her nebîye kitap ve hikmet vermiştir (Âl-i İmrân 3/81). Bundan sonra ya Allah’ın kitabına güvenilerek yola devam edilir ya da menfaatlere ters düşen ayetler görmezlikten gelinerek kafir olunur.

[3*] Bu, aralarındaki üstünlük mücadelesi ve kıskançlıktır. Nebinin kendi topluluklarından başkası içerisinden seçilmesinin verdiği kıskançlık, ellerindeki menfaat çarklarının (örneğin faiz) yeni gelen din ile bozulması ihtimali, kendi kitaplarından tahrif ettikleri veya gizledikleri hükümlerin yeniden ortaya çıkması ihtimali ile efendisi oldukları çarpıtılmış düzenin değişecek olması gibi nedenlerle, Allah’ın dininin hakim olmasını istemez ve muhalefet ederler.
 

(Al-i İmran 3/20)
فَإِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ ۗ وَقُلْ لِلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ ۚ فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْا ۖ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ ۗ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
Seninle tartışırlarsa de ki “Ben her şeyimle Allah’a teslim oldum; beni izleyenler de öyle!” Kendine Kitap verilenler ile ümmilere (önceki kitaplardan bilgisi olmayanlara)[*] de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim olurlarsa, yola gelmiş olurlar. Ama yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca ayetleri bildirmektir. Allah kullarını görür.

[*] Ümmiler, bir ilahi kitaba tabi olduğuna inandığı halde o kitabın içeriğini bilmeyen, onunla ilgili kulaktan dolma bilgilere veya kurgulara sahip olan kişilerdir. (Bkz.Bakara 2/78)


(Al-i İmran 3/21)
إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
Allah'ın ayetlerini görmezlikte direnenlere, haklı bir gerekçeye dayanmadan nebîlerini[1*] itibarsızlaştıranlara[2*] ve ilahi kıstaslara (Allah’ın kitabındaki hükümlere) uygun davranılmasını isteyenleri de itibarsızlaştırmaya çalışanlara acıklı bir azabın müjdesini ver.

[1*] “…nebîlerini haksız yere …öldürenlere müjde ver.” emrinin ilk muhatabı Muhammed aleyhisselamdır. Onun karşısında nebîsini öldürmüş bir tek kişi yoktu. Kendisini de öldürmediklerine göre buradaki “öldürme”, “nebîliği öldürme” anlamında mecazdır. Önceki nebîlere inananların, son nebîye de inanmaları zorunlu olduğu için (bkz. Al-i İmran 3/81) Muhammed aleyhisselamın Allah’ın nebîsi olduğunu anladıktan sonra onu nebî olarak kabul etmeyenler, önceki nebîlerin nebîliğini de öldürmüş olurlar. Bir sonraki notta görüleceği gibi “itibarsızlaştırma” öldürme fiilinin anlamlarındandır.

[2*] Katele= قتل fiilinin kök anlamı itibarsızlaştırma ve öldürmedir(Mekâyîs). Ayette hem nebîler hem de ilahi kıstaslara uygun davranılmasını isteyen insanlara karşı yapılan davranışın  yektülûn = يَقْتُلُونَ/itibarsızlaştırırlar-öldürürler şeklinde geniş zaman kipi ile ifade edilmesi, bu işin sürekli yapıldığını gösterir. Son nebî olan Muhammed aleyhisselam öldürülmemiştir. Ancak nebi ve resul kelimelerinin anlamı başka taraflara çekilerek onun nebi sıfatıyla söylediği sözler, resul sıfatıyla tebliğ ettiği ayetler seviyesinde gösterilerek İsa aleyhisselam gibi ilahlaştırılmıştır. Muhammed aleyhisselam, Ebubekir ve Ömer döneminde bir devlet politikası olarak yasak olan hadis yazma işi daha sonra serbest bırakılmış bu gibi insanların önü açılmıştır. Bu, Nebîmiz için en büyük itibarsızlaştırmadır. Allah Teala onun ahirette şöyle diyeceğini bildirmektedir: “Rabbim! Benim halkım bu Kur’ân’ı kendilerinden uzak tuttu.” (Furkan 25/30) Bunu Nebîmiz şöyle açıklamıştır: Ahirette ashabımdan bir grup sol tarafa alınacak, bende: “Ashabım! Ashabım!” diyeceğim. Allah Teâlâ diyecek ki; “Bunlar, senin ayrılmandan sonra sürekli geriye gittiler.” Ben de salih kul İsa’nın dediği gibi diyeceğim: “... İçlerinde bulunduğum sürece onları görüyordum. Beni vefat ettirince gören yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin. Eğer azab edersen, onlar senin kullarındır. Bağışlarsan şüphesiz sen güçlüsün, doğrusunu yaparsın.” (Maide 5/117-118) (Buhari, Enbiya, 8)

Nebîlerin ve Allah’ın kitabına uygun davranılmasını isteyen insanların itibarsızlaştırılma gayretleri, günümüzde de devam etmektedir.

 

(Al-i İmran 3/22)
أُولَٰئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ
İşleri, dünyada da ahirette de boşa çıkacak olanlar onlardır. Yardım edecek kimseleri de olmayacaktır.


(Al-i İmran 3/23)
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَىٰ كِتَابِ اللَّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Allah’ın Kitab’ından bilgi sahibi olanları görmedin mi? Aralarında kararı Kitap versin diye Allah'ın Kitabına çağrılınca onlardan bir bölümü yüz çevirerek geri çekiliyorlar.


(Al-i İmran 3/24)
ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ إِلَّا أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ ۖ وَغَرَّهُمْ فِي دِينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Bunun sebebi şöyle demeleridir: “O ateş bizi yaksa yaksa peşpeşe[*] birkaç gün yakar!” Dinleri konusunda uydurdukları şeyler, kendilerini yanıltmaktadır.

[*] معدودات = madudât  معدود=madud’un çoğuludur, peşpeşe eklenmiş anlamına gelir. (Müfredat)   

 

(Al-i İmran 3/25)
فَكَيْفَ إِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Geleceğinde şüphe olmayan bir gün onları topladığımızda ne hale düşerler! O gün herkese, yaptığının karşılığı tam olarak verilecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.


(Al-i İmran 3/26)
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ ۖ بِيَدِكَ الْخَيْرُ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
De ki “Ey tüm yetkileri elinde tutan Allah’ım! Tercih ettiğin[*] kişiye yetki verir, tercih ettiğinden yetkiyi alırsın. Tercih ettiğin kişiyi üstün konuma getirir ve yine tercih ettiğin kişiyi değersizleştirirsin. Bütün iyilikler Senin elindedir. Sen her şeye bir ölçü koyarsın.

[*] “Şâe = شاء” fiili, bir şeyi var etti, demektir. (Müfredât) Allah bazı şeyleri kulunun tercihine göre yarattığından öznesi kul olursa “tercih edip yaptı”, Allah olursa “tercih edip yarattı” anlamına gelir.

 

(Al-i İmran 3/27)
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ ۖ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ ۖ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın[*]. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın. Tercih ettiğin kişiye hesapsız rızık verirsin.”

[*] Gece gündüzün içine girince gece kısalır, gündüz uzar. Gündüz gecenin içine girince de gece uzar, gündüz kısalır.


(Al-i İmran 3/28)
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ ۖ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللَّهِ فِي شَيْءٍ إِلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاةً ۗ وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ ۗ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ
Müminler, kâfirleri kendilerine müminlerden yakın konumda tutmasınlar. Onlardan bir şekilde kendinizi korumanız haricinde bunu yapanın Allah’tan bir beklentisi olamaz. Allah, sizi kendine karşı uyarır. Dönüp varacağınız yer, Allah’ın huzurudur.


(Al-i İmran 3/29)
قُلْ إِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ ۗ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
De ki “Gizleseniz de açığa vursanız da içinizde olanı[*] Allah bilir. O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Her şeye ölçü koyan Allah’tır.”

[*] İçimizden anlık olarak güzel veya çirkin her türlü düşünce geçebilir. Biz, içimizden geçenden değil içimize yerleştirdiğimizden sorumluyuz.  (Bkz. Bakara 2/284).


(Al-i İmran 3/30)
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا ۗ وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ ۗ وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ
Her kişi, yaptığı iyilikleri de yaptığı kötülükleri de karşısında bulduğu gün, “Keşke kötülüklerim çok gerilerde kalsaydı!” diye yanıp tutuşur. Allah sizi, kendine karşı uyarır. Allah, kullarına çok şefkatlidir.


(Al-i İmran 3/31)
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ ۗ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
De ki "Allah'ı seviyorsanız beni (yolumu) takip edin ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Bağışlaması çok, iyiliği bol olan Allah’tır".


(Al-i İmran 3/32)
قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ ۖ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ
De ki "Allah'a yani resulüne/Kitabına[*] gönüllü olarak boyun eğin.” Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, âyetleri görmezlikte direnenleri (kâfirleri) sevmez.

[*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi o sözü ve bilgiyi iletmek için gönderilen elçi anlamına da gelir (Müfredat). Kur’an’da geçen resul kelimeleri ya elçi ya da Allah’ın Kitabı anlamındadır. Elçi ölümlü Allah’ın kitabı kalıcıdır. Uhud savaşında Nebîmiz’in öldüğüne dair haberlerin yayılması üzerine Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?”  (Al-i İmran 3/144) Allah’ın son Elçisi öldüğü için şu anda bizim muhatabımız olan resul, Kur’an’dır.

 

(Al-i İmran 3/33)
إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَىٰ آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ
Allah Âdem’i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini çağdaşlarına karşı[*] seçkin konuma getirmişti.

[*] El âlemîne (الْعَالَمِينَ) kelimesine, ‘çağdaşları’ manası verilmiştir. Çünkü kıyaslama, onları hazmedemeyen çağdaşlarıyla yapılır. Allah Teala, Adem’i çağdaşlarına karşı seçkin hale getirdiğine göre, nebilik görevine evlatlarının rüşde ermesinden sonra başlamıştır.

 

(Al-i İmran 3/34)
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ ۗ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Bunlardan biri diğerinin soyundandır. Dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/35)
إِذْ قَالَتِ امْرَأَتُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Bir gün İmrân'ın karısı şöyle dedi: "Rabbim! Karnımda olanı, bağımsız olarak[*] sana adadım; benden kabul et! Dinleyen de bilen de Sen'sin!"

[*] Ayetteki muharrar =مُحَرَّر hür olarak, yani ailesinden bağımsız olarak hareket etmesi anlamındadır.

 

(Al-i İmran 3/36)
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنْثَىٰ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْأُنْثَىٰ ۖ وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
Doğum yapınca, ne doğurduğunu Allah daha iyi bildiği halde “Rabbim! Kız doğurdum. Erkek kız gibi olmazdı ki! Ben ona Meryem adını verdim; onu ve soyunu, taşlanan şeytandan korumanı bekliyorum.” dedi.


(Al-i İmran 3/37)
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا ۖ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا ۖ قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّىٰ لَكِ هَٰذَا ۖ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ۖ إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Rabbi Meryem’i güzelce kabul etti ve güzel bir bitki[1*] gibi yetiştirdi. Bakımını da Zekeriya’ya yükledi. Zekeriya ne zaman onun dairesine[2*] girse yanında bir rızık (yiyecek veya giyecek)[3*] bulur: "Meryem! Bu sana nereden?" diye sorardı. O da “Allah katından! Allah, tercih ettiğine[4*] hesapsız rızık verir!" derdi.

[*1] Meryem validemizin güzel bir bitki gibi yetiştirilmesi, yapısında bitkilere has bir özellik olduğunu gösterir. Bazı bitkilerde hem erkeklik hem dişilik organı olur ve kendi kendini döller. Meryem’in rahmine ruhun üflenmesi ile ilgili iki ayetten birinde (Tahrim 66/12) erkek, diğerinde de dişi zamirin (Enbiya 21/91) kullanılması bunu gösterir. İsa aleyhisselamın örneğinin Adem aleyhisselam olması (Al-i İmran 3/59) ve insanın ilk yaratılışının bitki örneği ile açıklanması (Nuh 71/17), Ahirette yeniden yaratılışın aynı usulle olacağının bildirilmesi (Araf 7/29)  bunu ispatlar.

[*2] Mihrab; oda, hünkar mahfili, başoda, sultanın tek başına kaldığı has oda, harem dairesi, insanların oturduğu ve toplandığı yer vs. anlamlarda kullanılır. (Lisân’ul-Arab ve el-Kamus’ul-muhît)

[*3] Rızık sadece yiyecek olmaz. Giyecekler ve her türlü eşya da rızıktır. Bu rızkın, Allah katından olması; Meryem’in yanında yazın kış meyvesi, kışın da yaz meyvesi bulunduğu anlamına gelmez.

[*4] “Şâe = شاء”, bir şeyi var etti, demektir (Müfredât). Allah bazı şeyleri kulunun tercihine göre yarattığından öznesi kul olursa “tercih edip yaptı”, Allah olursa “tercih edip yarattı” anlamına gelir.
 

[*5] “Şâe = شاء”, bir şeyi var etti demektir (Müfredât). Allah bazı şeyleri kulunun tercihine göre yarattığından öznesi kul olursa “tercih edip yaptı”, Allah olursa “tercih edip yarattı” anlamına gelir.

 


(Al-i İmran 3/38)
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ ۖ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً ۖ إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاءِ
Zekeriya, orada Rabbine dua etti: "Rabbim! Bana kendi katından temiz bir soy nasip et! Sen duamı dinlersin!" dedi.


(Al-i İmran 3/39)
فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَىٰ مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ
(Meryem’in olduğu) dairede, namazda kıyamda iken melekler şöyle seslendiler: "Allah sana, Allah’ın bir sözünü onaylayacak[*]; önder, kendine hâkim ve iyilerden bir nebî olacak olan Yahya’yı müjdeliyor.”

[*] Allah’ın sözü, Allah’ın “ol” emri ile oluşmaya başlayacak olan İsa aleyhisselamdır.

 

(Al-i İmran 3/40)
قَالَ رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ ۖ قَالَ كَذَٰلِكَ اللَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ
(Zekeriya): “Rabbim! benim nasıl oğlum olur? İhtiyarlık gelmiş çatmış, karım da kısır!" dedi[*]. “Evet öyle! Allah, tercih ettiği şeyi yapar.” dedi.

[*] Zekeriya’nın (as) Allah’tan çocuk isteyip müjdeyi alınca şaşırması, çocuğu kendi için değil de Meryem için istediğini gösterir. Zekeriyya’nın Allah’tan kendisi için temiz bir soy istemesi nden Meryem’i kendi kızı gibi saydığı anlaşılır.


(Al-i İmran 3/41)
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً ۖ قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ إِلَّا رَمْزًا ۗ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ
(Zekeriya:) “Rabbim! Benim için bir gösterge belirle!” dedi. Allah: “Göstergen üç gün boyunca insanlarla, işaret dili dışında bir dille konuşamamandır. Rabbini çokça an ve sabah akşam O’na ibadet et.” dedi.


(Al-i İmran 3/42)
وَإِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَىٰ نِسَاءِ الْعَالَمِينَ
Bir gün melekler Meryem’e de şöyle seslendiler: “Meryem! Allah seni seçti, tertemiz yaptı ve çağdaşın olan kadınlara üstün kıldı.


(Al-i İmran 3/43)
يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ
Ey Meryem! Rabbine (Sahibine) içten boyun eğ, secdeye kapan ve rüku edenlerle birlikte rüku et!”[*]

[*] “rüku edenlerle birlikte rüku et!” yani namazını cemaatle kıl.

 


(Al-i İmran 3/44)
ذَٰلِكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ ۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُونَ أَقْلَامَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ
İşte bu, sana vahiy yoluyla bildirdiğimiz gayb[*] haberlerindendir. Yoksa Meryem'in bakımını kim üstlenecek diye kura çekerlerken yanlarında değildin. Aralarında tartışırlarken de yanlarında değildin.

[*] Duyu organların erişemeyeceği veya kişinin bilmediği şeylere gayb denir.


(Al-i İmran 3/45)
إِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
Yine bir gün melekler Meryem’e dedi ki: “Meryem! Allah sana kendisinden bir söz[*] müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah'a yakın olacak yapıdadır.

[1*] Buradaki “Söz” İsa aleyhisselamdır. Babası olmadığı halde sırf Allah’ın “Ol” emri ile oluşmaya başladığı için bu adı almıştır.

 

(Al-i İmran 3/46)
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِحِينَ
Hem beşikte hem yetişkin çağda insanlara hitap edecek ve iyilerden olacak özelliklere sahiptir[*].”

[*] Burada anlatılanlar, İsa aleyhisselamın yaratılıştan sahip olacağı özelliklerdir. Aslında her insan en güzel özelliklere sahip olarak yaratılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  “Biz insanı, en güzel donanımda yaratırız. Sonra (yaptığı yanlışlar yüzünden) onu aşağıların en aşağısına indiririz. İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar başkadır. Onlara tükenmeyecek ödül vardır.” (Tîn 95/3-6)

İsa aleyhisselam ve bütün nebîler, her insan gibi ağır imtihanlardan geçirilmişlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Unutma ki bütün nebilerden söz aldık. Senden, Nuh'dan, İbrahim'den, Musa'dan, Meryem oğlu İsa'dan... Her birinden çok sağlam söz aldık. Bunu, dürüst olanların dürüstlüklerini sorgulamak için yaptık. Kâfirlere (verdiği sözü görmezden gelenlere) de acıklı bir azap hazırladık.” (Ahzab 33/7-8)

Nebîlerden alınan sözle ilgili âyetler şunlardır:

 (Ey Muhammed) Sana da senden ön­ceki nebilere de şu kesin olarak bildiril­miştir: “Eğer şirke düşersen yaptığın yanar gider ve sen de kaybeden­lerden olursun.

Sakın ha! Yalnız Allah’a kulluk et ve görevlerini yerine getiren­ler­den ol.” (Zümer 39/65-66)

 

(Al-i İmran 3/47)
قَالَتْ رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ ۖ قَالَ كَذَٰلِكِ اللَّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ ۚ إِذَا قَضَىٰ أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meryem, “Rabbim! Benim nasıl çocuğum olur? Bana erkek eli değmedi ki!” dedi. “Evet öyle!” dedi. Allah tercih ettiği şeyi yaratır. Bir işe karar verdi mi sadece "Ol!" der, o şey oluşur.”


(Al-i İmran 3/48)
وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ
Allah ona Kitab ve Hikmeti, Tevrat'ı ve İncil’i[*] öğretecektir.

[*] Tevrat ve İncil, tıpkı Kur’an gibi içinde hikmeti barındıran kitaplardır. Bu sebeple bunlar, kitap ve hikmet’in atf-ı tefsiridirler. Cümlenin içine “yani” kelimesi bunun için konmuştur.

 

(Al-i İmran 3/49)
وَرَسُولًا إِلَىٰ بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ ۖ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ ۖ وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَىٰ بِإِذْنِ اللَّهِ ۖ وَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
İsa, İsrailoğullarına elçi olarak geldiğinde (şöyle dedi:) "Size, Rabbinizin belgesi ile geldim. Sizin için çamurdan kuş heykeli yaratır[*], ona üflerim de Allah'ın izni ile kuş olur. Doğuştan kör olan ve alaca hastalığına tutulmuş olanı iyileştiririm. Allah'ın izni ile ölüleri diriltirim. Evlerinizde neler yediğinizi ve neleri biriktirdiğinizi size bildiririm. Eğer Allah’a inanıp güvenen kimselerseniz bunlar gerçekten, sizin için birer belgedir.

[*] Yaratma iki türlüdür. Birincisi, maddesi ve benzeri olmayan bir şeyi yoktan var etmektir. Onu Allah’tan başkası yapamaz. “O, gökleri ve yeri, bir örneği yokken yaratmıştır. (En’âm 6/101). İkincisi, bir şeyden bir başka şey yaratmaktır. Bunun için sadece maddenin görüntüsü veya yapısı değiştirilir. Bu tür yaratmayı insanlar da yapabilir. İsa aleyhisselam ikincisini yapmıştır.

 

(Al-i İmran 3/50)
وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ ۚ وَجِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
“Önümdeki Tevrat'ı onaylamak[1*] ve size haram kılınmış[2*] bazı şeyleri helâl kılmak için geldim. Size, Rabbinizin belgesi ile geldim. Artık Allah'tan çekinin de bana gönülden uyun.

[1*] Matta İncil’inde İsa’ya ait şöyle bir söz geçer: “Kutsal Yasa'yı (Tevrat’ı) ya da elçilerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. Size doğrusunu söyleyeyim, gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa'dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecek. Bu nedenle, bu buyrukların en küçüklerinden birini kim çiğner ve başkalarına öyle yapmayı öğretirse, Göklerin Egemenliğinde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliğinde büyük sayılacak.” (Matta 5,/17-19)

[2*] Yahudilere özel olarak nelerin haram kılındığını görmek için (Al-i İmran 3/93) âyetin dipnotuna bkz.


(Al-i İmran 3/51)
إِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۗ هَٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
Allah, benim Rabbim (Sahibim) olduğu gibi sizin de Rabbinizdir, kulluğu ona yapın; doğru yol budur.” dedi.


(Al-i İmran 3/52)
فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَىٰ مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ ۖ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ آمَنَّا بِاللَّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
İsa, âyetleri görmezlikten geldiklerini fark edince, "Allah yolunda bana kimler yardım eder?" dedi. Havariler[*]: "Allah için biz yardım ederiz. Allah'a inanıp güvendik. Şahit ol, biz O’na teslim olmuş kimseleriz.” dediler.

[*] İncil’de havarilerin sayısının on iki olduğu bildirilmiştir: “… Bunlar, Petrus adıyla bilinen Simun, onun kardeşi Andreya, Zebedi'nin oğulları Yakup ve Yuhanna, Filipus ve Bartalmay, Tomas ve vergi görevlisi Matta, Alfay oğlu Yakup ve Taday, Yurtsever Simun ve İsa'yı sonradan ele veren Yahuda İskariyot.” (Matta 10/2-4)

 

(Al-i İmran 3/53)
رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
“Rabbimiz! İndirdiklerine inandık ve Elçinin yoluna girdik. Bizi buna şahitlik edenlerle birlikte yaz.” (dediler)


(Al-i İmran 3/54)
وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ ۖ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
Onlar bir oyun kurdular; Allah da oyun kurdu[*]. En iyi oyun kurucu Allah’tır.

[*] “oyun kurma” diye anlam verdiğimiz mekr = المكر, birini hedefinden, gizlice çevirme anlamındadır. İnsan ve cin şeytanları, insanın kendini daha dindar sanabileceği oyunlar kurarak onu dininden çevirirler. Bu, onların mekridir. Allah Teâlâ da şeytanların tuzağına düşen kişinin içine sıkıntı verir (Şems 91/8) ve ona çıkış yollarını gösterir. Bir ayet şöyledir: “Allah bir topluluğu yoluna kabul ettikten sonra sakınmaları gereken şeyi onlara açıkça göstermeden yoldan çıkışlarını onaylamaz.” (Tevbe 9/115) Bu da Allah’ın mekridir. Önüne çıkan engellere aldırmadan, doğruları arayan her insan, onları bulur. İlgili ayet şöyledir: “Uğrumuzda mücadele (cihad) edenlere, elbette yollarımızı gösteririz. Allah elbette güzel davrananlarla beraberdir.” (Ankebut 29/69)

 

 


(Al-i İmran 3/55)
إِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَىٰ إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَىٰ يَوْمِ الْقِيَامَةِ ۖ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Bir gün Allah şöyle dedi: “Bak İsa! Ruhunu alacağım[1*] ve Seni katıma yükselteceğim[2*]. Ayetlerimi görmezlikte direnen şu insanlardan seni kurtaracağım. Senin izinden gidenleri, ayetleri görmezlikte direnenlere kıyamet gününe kadar üstün kılacağım[3*]. Sonunda yeniden diriltilip bana geleceksiniz[4*]. Aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz konuları, o zaman karara bağlayacağım.

[1*] Vefat, ruhun alınmasıdır. “Allah ruhları, ölüm esnasında alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belirlenmiş eceli bitinceye kadar salıverir.”(Zümer 39/42) İsa aleyhisselam, ruhunun alınmasından sonraki ilk konuşmasını ahirette yapacağı için (bkz. Maide 5/117) bu âyetteki vefat kelimesi onun öldüğünü gösterir; dünyaya tekrar gelmesi diye bir şey yoktur.

 

[2*]  Ölen her insanın ruhu göğe yükselir ancak gök kapıları kafirlere kapalı olduğundan onların ruhu geri çevrilir. İlgili ayet şöyledir: “Ayetlerimiz karşısında büyüklenerek yalan söyleyenler için göklerin kapıları açılmayacak, halat iğne deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.” ( Araf 7/40)

 

[3*] İsa’ya uyanlar, onu Allah’ın oğlu sayanlar değil, Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inananlardır.


[4*] مَرْجِعُكُمْ = merciukum kelimesinin kök anlamı الرجع / rec’ = başa döndürmek veya الرجوع /rücu = başa dönmektir. (Müfredât) Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Sizi topraktan yarattık, yine toprağa çevireceğiz ve bir kere daha sizi topraktan çıkaracağız.” (Taha 20/55) “De ki: “Sizi tohum gibi toprağa eken O'dur. Onun huzurunda toplanacaksınız.” (Mülk 67/24) Âyetleri birlikte düşününce إليه ترجعون = ileyhi turceûn’un açılımı şöyle olur: ترجعون حالتكم الاولى وتحشرون الي الله = “Eski halinize döndürülür ve Allah’ın huzurunda toplanırsınız.” 


(Al-i İmran 3/56)
فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَأُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ
Âyetleri görmezlikte direnenleri (kâfirleri), hem dünyada hem ahirette suçlarına orantılı bir ceza ile cezalandıracağım. Kendilerine yardım edecek kimseleri de olmayacaktır.


(Al-i İmran 3/57)
وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
İnanıp güvenen ve iyi iş yapanların ödülünü tam vereceğim. Ben, yanlış yapanları sevmem[*].”

[*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Bakara 2/49’un dipnotu)


(Al-i İmran 3/58)
ذَٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ
Bunları sana, ayetlerimizden; hikmetlerle dolu o Zikir’den[*] okumaktayız.”

Zikir, ilahi kitapların ortak adıdır. Burada Allah katında olan ana Kitap (bkz. Zuhruf 43/4) kastedilmektedir. 


(Al-i İmran 3/59)
إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِنْدَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ ۖ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Allah katında İsa’nın durumu tıpkı Adem’in durumu[*] gibidir. Âdem’i topraktan yarattı sonra “Ol!" dedi; o da oluştu.

[*] Âdem’in de İsa’nın da babası yoktur. İsa’nın annesi Meryem, Âdem’in annesi ise topraktır.

 
 

 


(Al-i İmran 3/60)
الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَرِينَ
Gerçek, senin Rabbinden gelendir. Sakın tartışmaya girenlerden olma!


(Al-i İmran 3/61)
فَمَنْ حَاجَّكَ فِيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَأَنْفُسَنَا وَأَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ
Bu bilgi geldikten sonra kim sana delil getirmeye çalışırsa de ki: “Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, sizler ve bizler de katılalım, sonra kendimizi feda edelim de ‘Allah’ım! Yalan söyleyeni dışla!’ diyelim.”[*]

[*] Necran Hristiyanlarından bir heyet, Hicri 9. yılda (m. 631) Medine'ye gelip Nebîmizle görüştü. Âyetlere kulaklarını tıkayınca bu ayet indi. Ona da olumlu cevap vermediler.

 

(Al-i İmran 3/62)
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ ۚ وَمَا مِنْ إِلَٰهٍ إِلَّا اللَّهُ ۚ وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
İsa ile ilgili hikayenin tam doğrusu işte budur. Allah'tan başka ilah yoktur. Allah daima üstündür ve bütün kararları doğrudur.


(Al-i İmran 3/63)
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ
Yine de yüz çevirirlerse (çevirsinler), Allah kimlerin bozguncu olduğunu bilir.


(Al-i İmran 3/64)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ ۚ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
De ki "Ey Ehl-i Kitap[*]! Sizinle bizim aramızda ortak olan şu söze gelin: Allah'tan başkasına kul olmayalım. Ona hiçbir şeyi ortak saymayalım. Birimiz, birilerini Allah ile araya koyarak rabler edinmesin.” Yüz çevirirlerse deyin ki: "Şahit olun, biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz."

[*] Yahudi ve Hristiyanlar gibi, ellerinde bir ilahi kitap olan toplumlar. 


(Al-i İmran 3/65)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَاجُّونَ فِي إِبْرَاهِيمَ وَمَا أُنْزِلَتِ التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ إِلَّا مِنْ بَعْدِهِ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Ey Ehl-i Kitap! Tevrat da İncil de ondan sonra indirildiği halde İbrahim hakkında ne diye tartışıyorsunuz? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?


(Al-i İmran 3/66)
هَا أَنْتُمْ هَٰؤُلَاءِ حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ ۚ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Siz, hakkında bilginiz olan konuda tartışan kimselersiniz. (Bu tamam da) hakkında bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıyorsunuz? Onları bilen Allah’tır, siz bilmezsiniz.


(Al-i İmran 3/67)
مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلَٰكِنْ كَانَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
İbrahim ne Yahudi ne de Hristiyan’dı. O, doğruya yönelmiş, Allah’a teslim olmuştu. Müşriklerden (Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan) değildi.


(Al-i İmran 3/68)
إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُوا ۗ وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ
İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, onun izinden gidenler ile bu Nebî (Muhammed) ve ona inanıp güvenenlerdir. Bütün müminlerin en yakını (velisi) Allah’tır.


(Al-i İmran 3/69)
وَدَّتْ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
Ehl-i Kitab’ın bir kesimi, "Bunları bir saptırabilsek!" diye fırsat kollarlar. Sadece kendilerini saptırırlar ama farkına varmazlar.


(Al-i İmran 3/70)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَأَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
Ey Ehl-i Kitap! Siz doğru olduğuna şahit olduğunuz[*] halde Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz?

[*] Şahitlik ya görerek ya da basiretle olur. Züleyha Yusuf’un kendine sarkıntılık ettiğini iddia edip Yusuf reddedince “Kadının ailesinden bir şahit şöyle şahitlik etti: ‘Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın haklı, o (Yusuf) yalancıdır. Kadının ailesinden bir bilirkişi (şahit) şöyle dedi (şahitlik etti): “Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın haklı, o (Yusuf) yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylüyor, doğru söyleyen odur.” Kocası gömleğin arkadan yırtıldığını görünce dedi ki: ‘Bu, sizin oyunlarınızdandır. Siz kadınların oyunu gerçekten büyük olur.” (Yusuf 12/26-29) Buradaki şahit, olayı gören değil, suç bilimi uzmanıdır. Ehl-i Kitap da Nebîmizin getirdiklerini Tevrat ile karşılaştırdıkları taktirde, Allah’ın ayetleri olduğuna şahit olabilirler.

 

(Al-i İmran 3/71)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz?


(Al-i İmran 3/72)
وَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُوا بِالَّذِي أُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُوا آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Ehl-i Kitaptan bir kesim der ki: "Şu müminlere indirilenleri günün başında kabul edin, sonunda reddedin, belki vazgeçerler.


(Al-i İmran 3/73)
وَلَا تُؤْمِنُوا إِلَّا لِمَنْ تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَىٰ هُدَى اللَّهِ أَنْ يُؤْتَىٰ أَحَدٌ مِثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْ ۗ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ ۗ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
Dininize uymuş olandan başkasına güvenmeyin! De ki: “Asıl rehber Allah’ın rehberidir. Size verilenin bir dengi başkasına da verildi veya Allah katında size karşı delil getirirler diye mi (bu dine uymuyorsunuz)?” De ki: “Her iyilik Allah’ın elindedir. Onu, tercih ettiği kişiye verir. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.”


(Al-i İmran 3/74)
يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ ۗ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
Allah, ikramını tercih ettiği kişiye yapar. Büyük ikram sahibi olan Allah’tır.


(Al-i İmran 3/75)
وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَائِمًا ۗ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Ehl-i Kitap içinde öyleleri var ki yığınla altını emanet etsen aldığı gibi geri verir. Öyleleri de var ki bir dinarı[1*] emanet etsen, tepesine dikilmezsen vermezler. Böyle yapmalarının sebebi, (bu kesimin) "Bizim ümmîlere (Tevrat’ı bilmeyenlere)[2*] karşı (dini) bir sorumluluğumuz yoktur.” demeleridir. Onlar Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.

[1*] Dinar, Rasulullah döneminde para olarak kullanılan Bizans (İstanbul) altınıdır. Bu paralardan bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunanların en ağır olanı 4.35 gr. gelmektedir.

[2*] “Ehl-i kitabın bir kısmı ümmîdir; Kitab’ı (Tevrat’ı) değil, onunla ilgili kurguları bilir ve sadece tahmin yürütürler.” (Bakara 2/78)
 

(Al-i İmran 3/76)
بَلَىٰ مَنْ أَوْفَىٰ بِعَهْدِهِ وَاتَّقَىٰ فَإِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ
Hayır! Kim üstlendiği sorumluluğu[*] yerine getirir ve Allah’tan çekinerek kendini korursa bilsin ki Allah müttakileri (kendini bu şekilde koruyanları) sever.

[*] Bu elçiye inanma görevini. Bkz.(Al-i İmran 81) âyet.

 

 


(Al-i İmran 3/77)
إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلًا أُولَٰئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Allah’a verdikleri sözü ve ettikleri yemini, geçici[*] bir çıkara karşılık satanların ahirette alacağı bir şey (bir kazanım) olmaz. Kıyamet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz ve onları aklamaz. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.

[*] Kalîl = قليل, bir şeyin az olduğu veya kalıcı olmadığı anlamına gelir (Mekâyîs).

 

(Al-i İmran 3/78)
وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Onlardan bir takımı okuduğunu Kitap’tan sanmanız için Kitap’tan okuyormuş gibi yapar ama Kitap’tan değildir. “O Allah katındandır.” derler, ama Allah katından değildir. Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.


(Al-i İmran 3/79)
مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللَّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ
Allah bir adama Kitap, hikmet ve nebîlik versin; o da tutup insanlara “Allah’tan önce bana kul olun!” desin. Kimsenin buna hakkı yoktur. Onun diyeceği şudur: “Kitabı öğrenmeniz[*] ve özümsemenize karşılık Rabbinizden (Sahibinizden) yana tavır koyan kimseler olun.”

[*] Kelimenin kıraatlerinden yaygın olanı ta’lemune şeklinde olandır (Taberî). Meali bu kıraate göre verdik. 


(Al-i İmran 3/80)
وَلَا يَأْمُرَكُمْ أَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلَائِكَةَ وَالنَّبِيِّينَ أَرْبَابًا ۗ أَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
O kişi, melekleri ve nebîleri rabler edinmenizi de isteyemez. Siz Allah’a teslim olduktan sonra o, âyetleri görmemenizi mi isteyecek?


(Al-i İmran 3/81)
وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ ۚ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَىٰ ذَٰلِكُمْ إِصْرِي ۖ قَالُوا أَقْرَرْنَا ۚ قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ
Allah nebilerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: "Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi (bir kitap[1*]) gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr[2*]) yüklendiniz mi?". Onlar: "Kabul ettik." demişlerdi. Allah: "Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim." demişti.

[1*] Resul (رسول) kelimesine “gönderilen şey” anlamı da verilebilir. Çünkü bir bilgiyi iletmek için gönderilen kişiye resul dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resul denir. (Müfredat) Bilgi daha önemli olduğundan Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Allah’ın son Nebîsi öldüğü için resul kelimesine, yerine göre elçi veya Allah’ın gönderdiği kitap anlamını vermek gerekir.

[2*] Isr, yeni nebîye inanma görevidir. Nebîmizle birlikte ısr yükü kalkmıştır. Bir ayet şöyledir: “Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları bu elçiye, bu ümmi Nebîye uyanlar... O, onlara iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. Temiz ve lezzetli şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isr’larını ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Ona inanan, onu destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte indirilen nûra uyanlar umduklarına kavuşurlar.” (A’raf 7/157)

 
 

(Al-i İmran 3/82)
فَمَنْ تَوَلَّىٰ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Bundan sonra sözünden dönenler, yoldan çıkmış olurlar[*].

[*] Bunu destekleyen ifadeler İncil’de vardır. Aşağıda geçen metinde “O” yerine “Muhammed” kelimesini koyarak okuyunuz.

«Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki içinizden hiçbiri bana, `Nereye gidiyorsun?' diye sormuyor. Ama size bunları söylediğim için yüreğiniz kederle doldu. Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Yardımcı size gelmez. O gelince dünyanın günah, doğruluk ve gelecek yargı konusundaki suçluluğunu dünyaya gösterecektir. Günah konusunda - çünkü bana iman etmezler. Doğruluk konusunda - çünkü Baba'ya gidiyorum, artık beni görmeyeceksiniz. Yargı konusunda - çünkü bu dünyanın egemeni yargılanmış bulunuyor. Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi her gerçeğe yöneltecek. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek. O beni yüceltecek. (İncil Yuhanna 16/5-14)

 

(Al-i İmran 3/83)
أَفَغَيْرَ دِينِ اللَّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek O’na teslim olmuştur. Hepsi (hayata) döndürülüp O’nun huzuruna çıkarılacaktır.


(Al-i İmran 3/84)
قُلْ آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
De ki "Biz Allah'a inandık ve güvendik. Bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup’a ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene; nebîlere Rableri (Sahipleri) tarafından ne verilmişse hepsine inandık[*]. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz."

[*] Görüldüğü gibi bütün nebîlere kitap verilmiştir.

 

(Al-i İmran 3/85)
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Kim İslam’dan[*] başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenlerden olur.

[*] Allah’ın, bütün nebîlerine öğrettiği bu ortak dinden başkası İslam değildir.

 


(Al-i İmran 3/86)
كَيْفَ يَهْدِي اللَّهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُوا أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ ۚ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Her şeyi açıkça ortaya koyan belgeler (âyetler) geldikten ve Allah’ın resulünün/kitabının hak olduğuna şahit olarak inanıp güvendikten sonra bunları görmezlikten gelip kafir olan bir topluluğu, Allah nasıl yoluna kabul eder? Allah, bu yanlışın içinde olan topluluğu yoluna kabul etmez.


(Al-i İmran 3/87)
أُولَٰئِكَ جَزَاؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللَّهِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Onların cezası, Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından (lanetlenmek) dışlanmaktır[*].

[*] “dışlama” Arapça ‘lanet’in karşılığıdır. 86’dan 90. Âyete kadar, dinden dönenlerin cezasının dünyada dışlanma olduğu, tevbe etmeden ölmeleri halinde ahirette cehenneme atılacakları açıktır. Bu ayetlere rağmen “Kim dinini değiştirirse onu öldürün”(Buhârî H.No, 2794) diye hadis uydurup dinden dönenin öldürüleceğine fetva verenlerin de dışlanmayı hak ettikleri açıktır.

 

(Al-i İmran 3/88)
خَالِدِينَ فِيهَا لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Sürekli dışlanmış olarak kalırlar. Ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.


(Al-i İmran 3/89)
إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Olup bitenlerden sonra dönüş yapıp (tevbe edip) kendini düzeltenler başka. Allah (onları) bağışlar ve iyilikte bulunur.


(Al-i İmran 3/90)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بَعْدَ إِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الضَّالُّونَ
İnanıp güvendikten sonra kâfir olan ve kâfirliği artıranların (ölüm gelince yapacakları) tevbeleri[*] kabul edilmeyecektir. İşte yoldan çıkanlar onlardır.

[*] Bu tevbe ölmekte olan kişinin tevbesidir. “Onlardan (yanlış yolda olanlardan) birine ölüm geldi mi şöyle der: “Rabbim! Beni geri çeviriniz.Terk ettiğim dünyada belki iyi bir iş yaparım.” Hayır, asla! Bu onun söyleyeceği (boş) bir sözdür. Önlerinde yeniden dirilecekleri güne kadar bir engel vardır”. (Müminun 23/99-100) Çünkü bir önceki ayette (89) kafirlerin hangi tevbesinin kabul edileceği, hemen sonrasındaki ayette (91) kafir olarak ölenlerin teklif edeceği hiçbir fidyenin kabul edilmeyeceği belirtilmektedir.  Allah Teala şöyle buyurur: “Allah’ın kabul sözü verdiği tevbe, kendini tutamayarak kötülük işleyen sonra vakit geçirmeden tevbe edenlerin tevbesidir. Allah, onların tevbesini kabul eder. Her şeyi bilen ve bütün kararları doğru olan Allah’tır. Kötülükleri işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da "Ben şimdi tevbe ettim (dönüş yaptım)" diyenlerinki, tevbe değildir. Kâfir olarak ölenlerinki de değildir. Onlar için acıklı bir azap hazırlamışızdır..“  (Nisa 4/17-18)

 

 


(Al-i İmran 3/91)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِمْ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَىٰ بِهِ ۗ أُولَٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ
(İnandıktan sonra) Kâfir olan ve kâfir olarak ölenlerden hangisi, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye verse kabul edilmez. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır. Kendilerine yardım edecek bir kimseleri olmayacaktır.


(Al-i İmran 3/92)
لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّىٰ تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ ۚ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّهَ بِهِ عَلِيمٌ
Sevdiğiniz şeylerden hayra harcamadıkça refaha kavuşamazsınız. Yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/93)
كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِنْ قَبْلِ أَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
(Yahudiler dediler ki) Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in[1*] kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.”[2*]

[1*] Yakup (as)’nin lakabı İsrail’dir. Bu nedenle onun soyundan gelenlere İsrailoğulları denir. Tevrat’ın Musa aleyhisselama indirilen kitap olduğu söylenir ama Kur’an’da bunu doğrulayan tek bir ifadeye rastlanmaz. Bir âyet şöyledir: İçinde bir rehber ve nur olan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebîler, Yahudiler arasında onunla hükmederler. Hocalar ve âlimler de Allah’ın kitabını koruma görevleri gereği onunla hükmeder, uygulamaya şahit olurlar. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, ayetleri görmezlikte direnenlerdir (kâfirlerdir.) (Maîde 5/44)

Ya‘kūb aleyhisselamın on iki oğluna ve onların soyundan gelenlere esbât denir. Bakara 2/136, Al-i İmran 3/84 ve Nisa 4/162. âyetlere göre esbât içinden nebi olanlara da kitap indirilmiştir. Bunlardan İsa aleyhisselama İncil verildiği için (Mâide 46) Tevrat, Yakub aleyhisselamdan İsa aleyhisselama kadar İsrailoğulların nebîlerine verilen kitapların toplamından ibarettir.

[2*] Allah Teala şöyle demiştir: “Yahudilere tek tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışık olanlarla kemiklerine karışanlar dışında kalan iç yağlarını da haram kıldık. Bu, (batıl yolla) üstünlük kurma çabalarına karşılık onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğruyu söyleriz.” (En’âm 6/146) Bu ve benzeri âyetler inince Yahudiler bunu reddederek yukarıdaki sözleri söylemişlerdi. Halbuki Tevrat’a göre de Yahudiler, karada yaşayan hayvanlardan sadece çatal ve yarık tırnaklı olup geviş getirenleri yiyebilirler. Çatal tırnaklı olmayan deve, yaban faresi ve tavşan ile geviş getirmeyen domuz haramdır. Karada yaşayan gelincik, fare, kara kurbağası türleri, kirpi, bukalemun, kertenkele türleri, salyangoz ve köstebek gibi küçük canlılar da haramdır. (Bkz. Levililer 11, Tesniye 14)
 

(Al-i İmran 3/94)
فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanını Allah'a mal edenler yanlış yapanlardır.


(Al-i İmran 3/95)
قُلْ صَدَقَ اللَّهُ ۗ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
De ki "Allah doğruları söyler; İbrahim’in dosdoğru şeriatını takip edin. O, müşriklerden (Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan) değildi[*].”

[*] İbrahim ve beraberinde olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Bir gün halklarına şöyle demişlerdi: “Bizim sizinle ve Allah ile aranıza koyup kulluk ettiklerinizle bir ilişiğimiz yoktur; sizi tanımıyoruz. Bir tek Allah’a inanıp güvenene kadar aramızda düşmanlık ve nefret doğmuştur. Sahibimiz! Senin korumana sığındık ve sana yöneldik. Dönüp varılacak yer, senin huzurundur”. (Mumtehine 60/4)

 

 


(Al-i İmran 3/96)
إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ
İnsanlar için kurulan ilk ev, elbette Bekke[*]'de olandır. Bereketlidir ve herkese doğru yönü (kıbleyi) göstersin diye kurulmuştur.

[*] Bekke, التباك=tebâkk kökünden birbirini ezecek şekilde oluşan kalabalık anlamına gelir. Tavaftaki aşırı kalabalıkta insanlar birbirini itip kaktığı için Mekke’ye bu ad verilmiştir. (Müfredat)

 

(Al-i İmran 3/97)
فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Orada açık göstergeler (ayetler)[1*], İbrahim'in (ibadet için) durduğu yerler[2*] vardır. Oraya giren kişi, güvende olur. Bir yolunu bulup gidebilenlerin, o Beyt’te (Kâbe’de) hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim bunu görmezlikten gelirse bilsin ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur.

[1*] Âyet, gösterge ve delil demektir. (Müfredât)

[2*] Zannedildiği gibi Makam-ı İbrahim, Kâbe’nin yanında korunan 50 cm. uzunluğundaki taş değildir. Makam, duracak yer veya yerler demektir. Çoğul olarak da kullanıldığından “ayâtun beyyinatun = açık göstergeler” ifadesi makam’ın bedeli yani açıklamasıdır. Arap dili açısından makam bedel, “ayâtun beyyinatun = açık göstergeler” ifadesi de mübdelün minh olur ve İbrahim’in ibadet için durduğu yerlerin göstergelerinin olduğunu ifade eder. Onlar; Arafat, Müzdelife, Mina, Kâbe, Safa ve Merve’dir. Hac ibadeti oralarda yapılır. Nuh tufanında Kabe yıkılmış, hac ibadetinin yapıldığı diğer yerler de unutulmuştu. İbrahim aleyhisselam Kâbe’yi yeniden yapınca: “Bize hac ibadetini yapacağımız yerleri (menâsiki) göster” (Bakara 2/128) diye dua etmiş Allah da göstermişti. Bu sebeple makam-ı İbrahim, İbrahim aleyhisselamın kendisiyle ilgili değil, hac ibadetinin yapıldığı yerlerle ilgilidir. İnsanlar o yerleri ondan öğrenmişlerdir.
 

(Al-i İmran 3/98)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ شَهِيدٌ عَلَىٰ مَا تَعْمَلُونَ
De ki "Ey Ehl-i Kitap! Neden Allah’ın ayetlerinin üzerini örtüyorsunuz? Neler yaptığınıza Allah şahittir.”


(Al-i İmran 3/99)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَأَنْتُمْ شُهَدَاءُ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
De ki "Ey Ehl-i Kitap! İnanmış kimseleri neden Allah’ın yolundan uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Neden orada bir çarpıtma[*] arayışındasınız? Üstelik bunu bile bile yapıyorsunuz. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz.”

[*] Avec veya ıvec = عوج, eğilip bükülme anlamındadır. Dikili bir sırıktaki gibi kolayca görülecek eğriliğe avec = عوج denir. Düz bir alanda, düşünerek ve uzak görüşlülükle anlaşılabilecek şekilde olan eğriliğe de ıvec denir. (Müfredat) Kolayca anlaşılmayacak şekilde çarpıtma yapma yöntemini maalesef Müslümanlar da uygulamaktadır. Kurulmuş tuzaklardan kurtulmak ve yenilerine düşmemek için aklı iyi kullanmak ve Allah’ın Kitab’ına sıkı sarılmak gerekir.

 

(Al-i İmran 3/100)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ
Ey inanıp güvenenler! Kendilerine kitap verilenlerin bir kesimine gönüllü olarak boyun eğerseniz, inanıp güvendikten sonra sizi ayetleri görmeyecek hale getirirler (kâfir yaparlar).


(Al-i İmran 3/101)
وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنْتُمْ تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللَّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ ۗ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Size Allah'ın ayetleri okunurken ve Allah’ın gönderdiği resul/kitap[*] içinizdeyken nasıl olur da onları görmezlikte direnirsiniz? Kim Allah'a (O’nun kitabına) sıkı sarılırsa, doğru yola kabul edilir.

[*] Resul (رسول) kelimesine “gönderilen şey” anlamı da verilebilir. Çünkü bir bilgiyi iletmek için gönderilen kişiye resul dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resul denir.(Müfredat) Bilgi daha önemli olduğundan Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Allah’ın son Nebîsi öldüğü için resul kelimesine, yerine göre elçi veya Allah’ın gönderdiği kitap anlamını vermek gerekir.

 

(Al-i İmran 3/102)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
Ey inanıp güvenenler! Allah’tan çekinerek gerektiği gibi korunun[*]. Son nefesinize kadar Allah’a teslim olmaya devam edin!"

[*] Her insan, çocukluk çağından itibaren yaptığı gözlemlerle, kendinin ve varlıkların sahibi olan yaratıcıyı kesin olarak kavrar. Allah’ın kendine: “Ben senin Sahibin (Rabbin) değil miyim?” dediğini anlar ve tam bir kararlılıkla “Evet, Sahibimsin, ben buna şahidim” der. (Bkz. Araf 7/172) Günün birinde Allah’ın kitabı ile karşılaşırsa, sadece kendi bilgi ve tecrübesiyle onun Allah’ın kitabı olduğunu anlar. Eğer kişisel çıkar peşinde değilse ona uyar. Böylece kendini korumuş ve takva sahibi olmuş olur. Ama çıkarlarını öne alır da Allah’ı ikinci sıraya koyarsa ayetleri görmek istemez ve bilinçli olarak yanlışlar yapar. Bu, onun yoldan çıkmasıdır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Allah'a kesin söz verdikten sonra cayan, Allah’ın kurulmasını istediği bağı (O’nunla ilişkiyi) koparan ve tabii düzeni bozanlar var ya; işte onların hak ettikleri karşılık dışlanmadır (lanettir), yurdun en kötüsü onlarındır.” (Ra’d 13/25)

 

(Al-i İmran 3/103)
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا ۚ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Allah'ın ipine (Kur'ân’a)[*] hep beraber sıkı sarılın, ondan ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini aklınızdan çıkarmayın. Bir zamanlar aranızda düşmanlıklar vardı; Allah, kalplerinizi birbirine ısındırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarındaydınız, sizi oradan O kurtardı. Allah, âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.

[*] “Ey insanlar! Size Rabbinizden açık bir delil geldi. Size her şeyi açıklayan bir Nur (Kur'ân) indirdik. Allah, kendisine inanıp güvenen ve o Nur’a sıkı sarılanları ikramı ve bol nimeti ile kuşatır ve onları kendine götüren doğru bir yola yönlendirir.” (Nisa 4/174-175)


(Al-i İmran 3/104)
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İçinizde (insanları) iyiliğe çağıran, marufa uymalarını isteyen ve münker[*]'den men eden bir topluluk bulunsun. İşte böyle toplumlar, umduklarına kavuşacak olanlardır.

[*] Maruf, doğru olduğu bilinen demektir. Bu bilgi ya Kur'ân’dan ya da ona aykırı olmayan gelenekten elde edilir. Zıttı ‘münker’dir.

 

(Al-i İmran 3/105)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ ۚ وَأُولَٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Kendilerine o açık belgeler geldikten sonra onlardan uzak duran ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Onları bekleyen büyük bir azap vardır.


(Al-i İmran 3/106)
يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ ۚ فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكَفَرْتُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
Bazı yüzlerin ak olacağı, bazı yüzlerin de kararacağı günde, yüzleri kararanlara şöyle denir: "Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz[*], değil mi? Kâfir olmanıza karşılık, tadın şu azabı!”

[*] Küfür örtme; kâfir, örten demektir. Allah’ın her şeyin sahibi ve yaratıcısı olduğunu, koyduğu kurallara uymak gerektiğini bilmeyen yoktur. O kurullar, kişinin hayat tarzına ters düşmeye başlarsa uymak zorlaşır ve onları görmezden gelmeye başlar. Bunu bize en açık anlatan âyet bu ayettir. Görmezden gelse de üstünü örttüğü imanın kendine yeteceğini, ama Allah’a tam teslim olamadığını, bir gün onu da yapacağını düşünür. “Kâfir olanlar, zaman zaman “Keşke biz de Allah’a teslim olanlardan olsak” diye arzu ederler. Bırak onları yesin, içsin hayatın tadını çıkarsınlar, beklentileri kendilerini oyalasın; nasıl olsa yakında öğreneceklerdir.” (Hicr 15/2-3)

 

(Al-i İmran 3/107)
وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللَّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Yüzleri ak olanlar ise Allah'ın ikramını görecek, onlar o ikram içinde ölümsüzleşeceklerdir.


(Al-i İmran 3/108)
تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ ۗ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعَالَمِينَ
Bunlar Allah'ın ayetleridir, sana bütün gerçekliği ile okuyoruz. Allah, kimseye yanlış yapılmasını istemez.


(Al-i İmran 3/109)
وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۚ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bütün işler, Allah’a arz edilir.


(Al-i İmran 3/110)
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ ۗ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ ۚ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en iyi topluluksunuz. Allah’a inanıp güvenerek marufun (Kur'ân’a uygun olanın) yapılmasını ister, münkerden (Kur'ân’a uymayandan) men edersiniz. Ehl-i kitap da inanıp güvense kendileri için iyi olur. İçlerinde inanıp güvenenler var ama çoğu yoldan çıkmıştır.


(Al-i İmran 3/111)
لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ
Onların yoldan çıkanları size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, gerisin geri dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler.


(Al-i İmran 3/112)
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُوا إِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللَّهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَاءُوا بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ۚ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ الْأَنْبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ ۚ ذَٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ
Allah’ın ipine (Kitabına[1*]) veya[2*] insanların uzattığı ipe sarılanlar[3*] hariç bulundukları her yerde üzerlerine alçaklık çöker ve Allah’ın gazabına uğrarlar. Üzerlerine çaresizlik de çöker. Çünkü Allah'ın âyetlerini görmezlikte direnir ve nebîlerini haksız yere öldürürler[4*]. Bu ceza, yaptıkları isyana ve aşırı davranışlarına karşılıktır.

[1*] Bir sonraki âyet, ellerindeki kitaba sarılanlardan bahsetmektedir. Kur’an tebliğ edilinceye kadar yapabilecekleri tek şey o kitaba sarılmalarıdır.  “Onlar bu elçiye indirileni (Kur’an’ı)dinlediklerinde daha önce bildikleri gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki "Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler# arasına yaz. Rabbimizin bizi iyiler topluluğuna katmasını beklerken, Allah’a ve bize gelen bu gerçeğe neden inanıp güvenmeyelim ki?" Böyle demelerinden dolayı Allah onlara sürekli kalmak üzere, içinden ırmaklar akan bahçeler  (cennetler) verecektir. Güzel davrananların alacağı karşılık işte budur. Âyetlerimiz karşısında yalana sarılarak onları görmezlikte direnenler de cehennem ahalisidir”. (Maide 5/83-86)

[2*] Allah’ın ipine sarılanların başka bir şeye ihtiyacı kalmayacağı için burada ve=و harfine veya = أو anlamı verilmiştir.

[3*] Müslümanlarla çatışma ortamı doğarsa insanların verdiği güvence de işlerine yaramaz. Her biri bir tarafa çeker ve ortada korumasız kalırlar. Bkz. Haşr 59/11-17

[4*] Bunlar Muhammed aleyhisselamın nebîliğini kabul etmeyerek zihinlerinde onu da öldürmüş olmaktadırlar.

 

(Al-i İmran 3/113)
لَيْسُوا سَوَاءً ۗ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَائِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللَّهِ آنَاءَ اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ
Hepsi bir değildir; Ehl-i Kitap içinde dik duruşlu bir topluluk da vardır. Onlar gecenin bölümlerinde[1*] Allah’ âyetlerini, O’na boyun eğerek[2*] okurlar.

[*] Gece, 3 dilimden oluşur. Eşit uzunlukta olan birinci ve üçüncü dilimi alacakaranlık, ikisinin arası ve en uzun bölümü de gecenin ortasıdır. Alaca karanlıklar ikiye ayrılır. Akşamın alaca karanlığının birinci bölümünde akşam, ikinci bölümünde yatsı namazı, sabahın alaca karanlığının birinci bölümü seher ve sahur vakti ikinci bölümü de sabah namazı vaktidir. Seher vakti ile gecenin ortası, teheccüd namazı vaktidir. O vakitte farz namaz kılınmaz. Gecenin bölümleri ve namaz vakitleri hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. Müzzemmil 73/20, Hud 11/114, İsra 17/78,79, Ta-Ha 20/130, Rum 30/17-18.

[*] وَهُمْ يَسْجُدُونَ = secde ederlerken veya secde halinde anlamlarına gelir. Secde halinde kitap okunamayacağı için ona mecaz olarak: “namaz kılarken” diye anlam verilebilir. Secde  kelimesinin kök anlamı eğilme ve kendini küçük görme (Müfredat) olduğu için biz yukarıdaki anlamı tercih ettik.


(Al-i İmran 3/114)
يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُولَٰئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ
Allah'a ve ahiret gününe inanır, marufa (Kitab’a[*]) uygun olanı ister, münkerden (Kitab’a uymayandan) men eder, hayırlı işlerde yarışırlar. İşte bunlar iyi olanlardandır.

[*] Bu Kitap öncelikle kendi kitaplarıdır. Kur’an’a uymalarını da o kitap emreder. 


(Al-i İmran 3/115)
وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ
Bunların yaptığı hiçbir iyilik göz ardı edilmez. Allah, kendisinden çekinerek korunanları bilir.


(Al-i İmran 3/116)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا ۖ وَأُولَٰئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ ۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Ayetleri görmezlikte direnenlerin (kâfirlerin) malları da çocukları da Allah’a karşı bir fayda sağlamaz. Onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olacaklardır.


(Al-i İmran 3/117)
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ فِي هَٰذِهِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ أَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَأَهْلَكَتْهُ ۚ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَٰكِنْ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Bunların dünya hayatında yaptıkları iyilikler, kavurucu soğuk bir rüzgarın çarptığı ekin gibidir. O rüzgar yanlışlara dalan bir topluluğun ekinini nasıl mahvederse[*] bunların iyilikler de öylece mahvolur (bir faydasını görmezler). Allah, onlara yanlış yapmaz, aksine yanlışı onlar kendilerine yaparlar.

[*] Bunun bir örneği için bkz. Kalem suresi 68/17’den 33’e kadar olan âyetler.

 

(Al-i İmran 3/118)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالًا وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ ۚ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ ۖ إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
Ey Allah’a inanıp güvenenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, aklınızı çelmek için yapmadıklarını bırakmazlar; işlerinizi çıkmaza sokacak şeyleri araştırırlar. Nefretleri sözlerinden belli olur. İçlerindeki nefret ise daha büyüktür. Aklınızı kullanasınız diye onlarla ilgili âyetleri (bütün özelliklerini) açıkça ortaya koyduk.


(Al-i İmran 3/119)
هَا أَنْتُمْ أُولَاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ ۚ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Bakın! Siz onları seven kimselersiniz ama onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tamamına inanırsınız oysa onlar sizinle karşılaşınca “İnandık!” der, kendi başlarına kalınca öfkelerinden tırnaklarını yerler. Onlara de ki: “Öfkenizle geberin” . Onların içinde neler olduğunu Allah bilir.


(Al-i İmran 3/120)
إِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَا ۖ وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا ۗ إِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
Size bir iyilik dokunsa onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse mutlu olurlar. Kendinizi koruyarak sabrederseniz tuzaklarının size bir zararı olmaz. Yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatan Allah’tır.


(Al-i İmran 3/121)
وَإِذْ غَدَوْتَ مِنْ أَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ ۗ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Bir sabah evinden çıkmış, müminleri savaşacakları yerlere yerleştiriyordun. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/122)
إِذْ هَمَّتْ طَائِفَتَانِ مِنْكُمْ أَنْ تَفْشَلَا وَاللَّهُ وَلِيُّهُمَا ۗ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Sizden iki bölük dağılmaya yüz tutmuştu. Halbuki onların velisi Allah’tır. Müminler yalnız Allah'a dayansınlar.


(Al-i İmran 3/123)
وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ بِبَدْرٍ وَأَنْتُمْ أَذِلَّةٌ ۖ فَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Siz çaresiz bir duruma düşmüşken Allah, Bedir'de size yardım etti[*]. Öyleyse (düşmandan değil) Allah’tan korkun ki O’na karşı görevlerinizi yerine getiresiniz.

[*] “O gün rüyanda, Allah onları sana az gösterdi. Eğer çok gösterseydi, telaşa düşer, birbirinizle çekişirdiniz. Ama Allah, sizi bu hale düşmekten kurtardı. Çünkü içinizde olanı bilen O’dur. Onlarla (Mekkelilerle) karşılaştığınızda da Allah, onları sizin gözünüze az göstermiş, sizi de onların gözlerine az göstermişti. Allah, kesin karara bağladığı bir işi gerçekleştirmek için böyle yapmıştı. Her işin, Allah ile bağlantısı vardır.” (Enfâl 8/43-44)

 


(Al-i İmran 3/124)
إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَنْ يَكْفِيَكُمْ أَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلَاثَةِ آلَافٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُنْزَلِينَ
O gün, müminlere şöyle diyordun: “İnen üç bin melekle Allah’ın size yardım etmesi yetmez mi?”


(Al-i İmran 3/125)
بَلَىٰ ۚ إِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هَٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ آلَافٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُسَوِّمِينَ
Yeter tabii. Ama koruma tedbirlerinizi alarak sabırlı davranırsanız, onlar da bu hırsla üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, arkanızdan ayrılmayan beş bin melekle destek verir.


(Al-i İmran 3/126)
وَمَا جَعَلَهُ اللَّهُ إِلَّا بُشْرَىٰ لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِهِ ۗ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Allah bu desteği, sadece bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye verir. Zaferi, üstün olan ve bütün kararları doğru olan Allah’tan başkası veremez.


(Al-i İmran 3/127)
لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ
Bu desteği, âyetleri görmezlikten gelenlerin (kâfirlerin) bir bölümünü ayırıp atmak veya boyun eğdirmek için verir ki kaybetmiş olarak geri dönsünler.


(Al-i İmran 3/128)
لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ
Allah’ın onların tevbelerini kabul etmesi veya yanlışlar içinde olmalarından dolayı onlara azap etmesi konusunda senin yapabileceğin bir iş yoktur[*].

[*]Allah Teâlâ elçilerine sadece, sözlerini insanlara ulaştırma (tebliğ), açık açık anlatma (beyân), müjdeleme ve uyarma görevi vermiştir. Hiçbir elçinin koruma görevi yoktur. Allah Teâlâ Rasulullah’a şöyle buyurur:

"Yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir." (Şura 42/48)

Hiçbir elçinin vekillik görevi yoktur. Ne halka karşı Allah'ın vekilliğini, ne de Allah'a karşı hal­kın vekilli­ğini yaparlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"… Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin." (En'am 6/107)

"Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah'tır." (Hud 11/12)

Elçi kimseyi yola getiremez. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sen, istediğini yola getiremezsin, ama Allah, isteyeni yola getirir. Çünkü yola gelecekleri en iyi o bilir." (Kasas 28/56) Elçi sadece doğru yolu gösterir.

Allah Teâlâ, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şu emri vermiştir:

"De ki "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya.” De ki "Beni Allah'ın azabından hiç kimse kurta­ramaz. Ben ondan başka bir sığınak da bula­mam. Benim görevim sadece Allah'tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir, o kadar." (Cin 72/21-23)

 


(Al-i İmran 3/129)
وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۚ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ ۚ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. OO, affı tercih edeni affeder, cezayı tercih edene de ceza verir. Bağışlaması çok, iyiliği bol olan Allah’tır.


(Al-i İmran 3/130)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً ۖ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ey Allah’a güvenenler (müminler)! Değişmez özelliği kat kat katlanıp artma olan faizi yemeyin[*]. Allah'tan çekinin ki umduğunuza kavuşasınız.

[*] Katlanarak artma faizin değişmez özelliğidir. Mesela %5 faizle alınan borç zamanında ödenmezse onun faizi katlanarak artacaından âyetteki  أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً ribanın hali-i sabitesi yani değişmez özelliğidir.. Arap dilinde hal, geçici bir durumu anlatıyorsa ona müntakile veya mütenakkile, sürekliliği anlatyorsa ona da hal-i sabite denir. Kat kat katlanarak artmak ribanın değişmez özelliği olduğu için ayete yukarıdaki meal dışında meal vermek uygun olmaz.

 

 


(Al-i İmran 3/131)
وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
Ayetleri görmezlik edenler (kâfirler) için hazırlanmış olan o ateşten kendinizi koruyun.


(Al-i İmran 3/132)
وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Allah'a yani gönderdiği Kitab’a[*] gönüllü olarak boyun eğin ki iyilik bulasınız.

[*] Resul (رسول) kelimesine “gönderilen” anlamı verilebilir. Çünkü bir bilgiyi iletmek için gönderilen kişiye resul dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resul denir. (Müfredat) Bilgi daha önemli olduğundan Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Allah’ın son Nebîsi öldüğü için resul kelimesine, yerine göre elçi veya Allah’ın gönderdiği kitap anlamını vermek gerekir.

 

(Al-i İmran 3/133)
وَسَارِعُوا إِلَىٰ مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
Rabbiniz tarafından bağışlanmayı ve genişliği gökler ile yer arası kadar olan Cenneti kazanmak için yarışın. Orası, müttakiler (kendini yanlışlardan koruyanlar) için hazırlanmıştır.


(Al-i İmran 3/134)
الَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ ۗ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Onlar, bollukta ve darlıkta hayra harcayan, öfkesine hâkim olan ve insanları affedenlerdir. Allah, güzel davrananları sever.


(Al-i İmran 3/135)
وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللَّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللَّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَىٰ مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Eğer bir çirkinlik yapar veya kendilerini kötü duruma düşürürlerse Allah'ı hatırlar ve günahlarının bağışlanmasını isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Bir de yaptıkları yanlışta, bile bile direnmezler.


(Al-i İmran 3/136)
أُولَٰئِكَ جَزَاؤُهُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ
Onların ödülü, Rablerinin (Sahiplerinin) bağışlaması ve ölümsüz olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan bahçelerdir. Bunu yapanların alacağı karşılık, ne güzeldir!


(Al-i İmran 3/137)
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ سُنَنٌ فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
Sizden önce de doğru yolda olan[1*] niceleri yaşadı gitti. Yeryüzünü dolaşın da yalana sarılanların[2*] sonu nasıl olmuş bir görün[3*]!

[1*] Ayette geçen sünen= السنن doğru yol anlamına gelen sünnet = السنة‘in çoğuludur. (Kurtubî)

[2*] Bunlar, kendilerine gelen resulü ve tebliğ edilen kitabı görmezlikte direnerek yalana sarılanlardır. Allah, Adem, Havva ve İblis’i, bulundukları bahçeden çıkarırken şöyle demişti: “Oradan hep birlikte inin! Tarafımdan size bir rehber (bir kitap) gelirse, rehberime uymuş olanlarda ne bir korku olur ne de üzüntü çekerler. Yalan söyleyerek âyetlerimizi görmezlikten gelenler ise cehennem ahalisidir. Onlar orada ölümsüz olarak kalacaklardır.” (Bakara 2/38-39)

[3*] Böyle bir gezi, Allah’ın yarattığı âyetleri, indirdiği ayetlerle birlikte okumak olur ve insana çok şey kazandırır.

 

(Al-i İmran 3/138)
هَٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ
Bu anlatılanlar, insanlara bir açıklama, müttakilere (kendini koruyanlara) bir rehberlik ve bir öğüttür.


(Al-i İmran 3/139)
وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
Gevşemeyin ve üzülmeyin! Eğer inanıp güveniyorsanız en üstün olan sizlersiniz.


(Al-i İmran 3/140)
إِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ ۚ وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاءَ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
Siz bir yara aldıysanız, karşınızdaki topluluk da vaktiyle öyle bir yara aldı. Bu gibi günleri, insanlar arasında döndürüp dururuz[1*]. Bu, Allah'ın inanıp güvenenleri bilmesi[2*] ve içinizden kimilerini şahit tutması içindir[3*]. Allah, yanlış yapanları sevmez.

[1*] Müslümanlar Uhud'da yara aldılar, Mekkeli müşrikler de Bedir'de yara almışlardı.

[2*] İnanmak, güvenmektir. Allah’ı var ve bir kabul etmeyen yoktur ama çoğu insan, Allah’a yeterince güvenmez, menfaatleriyle çatışan konularda O’nu ikinci sıraya koyar ve imtihanı kaybeder. Canı verme pahasına da olsa Allah’ın emirlerine uyma konusundaki güvensizlik, imansızlığın delili olur. Bundan sonraki ayetlere bu gözle bakılırsa konu doğru anlaşılabilir.

[3*] Şahitler, savaşta imtihanı kazanan ile kaybedeni gören, döndüğü zaman bunu diğer insanlara anlatarak Allah’a güven konusunda onları uyaran kişilerdir. Bir ayet şöyledir: “Müminlerin tamamının savaşa çıkması gerekmez. Her kesimden bir takımı (Allah’ın bu emrini uygulamalı olarak görüp) dini kavramak ve geri döndüklerinde toplumlarını uyarmak için savaşa çıksa iyi olmaz mı? Böylece yanlışlardan sakınabilirler.” (Tevbe 9/122)


(Al-i İmran 3/141)
وَلِيُمَحِّصَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ
Bunun bir sebebi de Allah’ın inanıp güvenenleri arındırması ve kâfirleri darlığa düşürmesi içindir.


(Al-i İmran 3/142)
أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
Yoksa Allah, içinizden cihad[1*] edenleri bilmeden ve sabredenleri de bilmeden Cennete gireceğinizi mi hesap etmiştiniz[2*]?

[1*] Cihad, olanca gücüyle mücadele demektir. Bu mücadele düşmana karşı, hayatın sıkıntılarına karşı veya şeytanın tuzaklarına karşı olabilir. En zor cihad insanın kendine karşı yaptığıdır. Cihadı, Allah’ın emir ve yasaklarını ilk sıraya alarak yürütenler kazanırlar.

[2*] “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebût 29/2)

 


(Al-i İmran 3/143)
وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَلْقَوْهُ فَقَدْ رَأَيْتُمُوهُ وَأَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Ölümle burun buruna gelinceye kadar, ölmek istiyordunuz. Ama ölümü görünce donup kaldınız!


(Al-i İmran 3/144)
وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ ۚ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ ۚ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئًا ۗ وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ
Muhammed sadece bir elçi­dir. Ondan önceki elçiler de yaşadı gitti. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz? Gerisin geri dönenin Allah'a bir zararı olmaz. Allah, görevini yapanları[*] ödüllendirecektir.

[*] Ayetin bu bölümü, “Allah, şükredenleri ödüllendirecektir” şeklinde tercüme edilir. Şükür, kadir kıymet bilmek ve yapılan iyiliği karşılıksız bırakmamaktır. Türkçede bunu en iyi karşılayan kelime “görevini yerine getirme” olduğundan biz bu anlamı tercih ettik.

 

(Al-i İmran 3/145)
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًا ۗ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا ۚ وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ
Allah'ın onayı olmadan kimse ölmez. Ecelleri/son yaşama tarihleri yazılıdır. Kim dünyalık isterse ona ondan veririz. Kim ahiretlik isterse ona da ondan veririz. Biz, görevini yapanları ödüllendireceğiz.


(Al-i İmran 3/146)
وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا ۗ وَاللَّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ
Kendilerini Rablerine (Sahiplerine) teslim etmiş çok kişi, nice nebî ile birlikte savaştı. Onlar gevşemediler, Allah yolunda başlarına gelenden ötürü zayıflık göstermediler ve savaşa ara vermediler. Allah, sabredenleri sever.


(Al-i İmran 3/147)
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
Sözleri sadece şuydu: "Rabbimiz! Günahlarımızı ve davranışlarımızdaki aşırılıkları bağışla! Ayaklarımızı kaydırma! Şu kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!”


(Al-i İmran 3/148)
فَآتَاهُمُ اللَّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْآخِرَةِ ۗ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Allah onlara dünyadan beklediklerini verdi. Ahiretten beklediklerinin de pek güzelini verdi. Allah, güzel davrananları sever.


(Al-i İmran 3/149)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا الَّذِينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ
Ey inanıp güvenenler! yetleri görmezlikten gelenlere (kâfirlere) gönüllü olarak boyun eğerseniz, sizi gerisin geri çevirirler; kaybeden kişilere dönüşürsünüz[*].

[*] Dininizden dönmeden sizden razı olmazlar.


(Al-i İmran 3/150)
بَلِ اللَّهُ مَوْلَاكُمْ ۖ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ
Hayır! Sizin en yakınınız Allah’tır. O, yardım edenlerin en iyisidir.


(Al-i İmran 3/151)
سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَا أَشْرَكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا ۖ وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ ۚ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِمِينَ
Âyetleri görmezlikten gelenlerin (kâfirlerin) kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, Allah’ın indirdiği bir delile dayanmadan O’na ortaklar uydurmuşlardır[*]. Varıp kalacakları yer cehennemdir. Bu yanlışı yapanların yerleşecekleri yer ne kötüdür!

[*] Bu ayet, her kafirin aynı zamanda da müşrik olduğunu bildirmektedir.

 

(Al-i İmran 3/152)
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللَّهُ وَعْدَهُ إِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِإِذْنِهِ ۖ حَتَّىٰ إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْأَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا أَرَاكُمْ مَا تُحِبُّونَ ۚ مِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الْآخِرَةَ ۚ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ ۖ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْ ۗ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ
Bakın! Allah size verdiği sözü tuttu; O’nun izniyle kâfirleri kırıp geçiriyordunuz. İstediğiniz zaferi göstermesinden sonra gevşediniz, ne yapacağınız konusunda isyan ederek anlaşmazlığa düştünüz[*]. Kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra (Allah) sizi, yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için onların karşısında galipken mağluba döndürdü. Allah'ın inanıp güvenenlere ikramı bol olduğu için yine de sizi affetti.

[*] Düşmanı tam etkisiz hale getirmeden ganimet almaya kalktınız (Muhammed 47/4 ve Enfal 8/67-69).

 

(Al-i İmran 3/153)
إِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُونَ عَلَىٰ أَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ فَأَثَابَكُمْ غَمًّا بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلَىٰ مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَا أَصَابَكُمْ ۗ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Elçimiz de arkanızdan sizi çağırdığı halde[*1] kimseye bakmadan dağa tırmanıyordunuz. Allah, üst üste verdiği sıkıntılarla size iyilik yaptı[*2] ki elinizden kaçana da başınıza gelene de üzülmeyesiniz. Yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilen Allah’tır.

[*1] Muhammed aleyhisselamın elçi sıfatıyla şu âyetleri okumuş olmalıdır: “Ey inanıp güvenenler! Ordu halinde kâfirlerle karşılaştığınızda sakın arkanızı dönüp kaçmayın. Savaş için bir mevzi tutma ya da bir birliğin yanında yer alma dışında kim o gün arkasını dönerse Allah’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer cehennem olur. Ne kötü hale gelmektir o!” (Enfal 8/15-16)

[*2] Allah sizi, her şeyinizi kaybedeceğiniz bir hale soktu ki daha sonra az zararla kurtulduğunuza sevinesiniz,
 

(Al-i İmran 3/154)
ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَىٰ طَائِفَةً مِنْكُمْ ۖ وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ ۖ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ ۗ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ ۗ يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ ۖ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا ۗ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمْ ۖ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
O kederden sonra size bir güven duygusu ve bir kesimi rahatlatan tatlı bir uyku verdi. Bir kesim de kendi derdine düşmüştü. Allah hakkında, gerçek dışı kuruntulara, cahiliye[*] kuruntusuna kapılarak "Bu işten elimize ne geçti ki?" diyorlardı. De ki: "Bütün işler Allah içindir". Sana açmadıklarını içlerinde gizliyor, "Bu iş lehimize olsaydı burada öldürülmezdik" diyorlardı. De ki: "Evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılanlar, düşecekleri yere kadar gelirlerdi". Bunlar, Allah'ın içinizde olanı denemesi ve kalplerinizdeki kirleri iyice gidermesi içindir. İçinizde ne olduğunu bilen Allah’tır.

[*] Araplar’ın İslâm’dan önceki dinî hayatını ifade için kullanılır. Kelime aynı zamanda kişilerin ve toplumların günah ve isyanlarını ifade eden bir terim.

 

(Al-i İmran 3/155)
إِنَّ الَّذِينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا ۖ وَلَقَدْ عَفَا اللَّهُ عَنْهُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ
İki ordunun karşılaştığı gün geri dönenler, yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytanın ayaklarını kaydırmak istediği kimseleridir. Allah onları affetti. Çünkü Allah çokça bağışlar, yumuşak davranır.


(Al-i İmran 3/156)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِإِخْوَانِهِمْ إِذَا ضَرَبُوا فِي الْأَرْضِ أَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُوا لِيَجْعَلَ اللَّهُ ذَٰلِكَ حَسْرَةً فِي قُلُوبِهِمْ ۗ وَاللَّهُ يُحْيِي وَيُمِيتُ ۗ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Ey inanıp güvenenler! yetleri görmezlikten gelenler (kâfirler) gibi olmayın. Onlar, yolculuğa çıkan veya savaşa giden kardeşleri için "Yanımızda olsalardı ne ölür ne de öldürülürlerdi." derler. Bu, Allah’ın yüreklerinde acı oluşturması içindir. Yaşatan da öldüren de Allah'tır. Allah, yaptığınız her şeyi görür.


(Al-i İmran 3/157)
وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah’ın bağışlaması ve iyiliği, biriktirebileceğiniz[*] her şeyden hayırlı olur.

[*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Al-i İmran 3/9'un dipnotu)

 


(Al-i İmran 3/158)
وَلَئِنْ مُتُّمْ أَوْ قُتِلْتُمْ لَإِلَى اللَّهِ تُحْشَرُونَ
Ölseniz de öldürülseniz de toplanacağınız yer, Allah’ın huzurudur.


(Al-i İmran 3/159)
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ ۖ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ ۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ ۖ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
Onlara nazik davranman, Allah’ın sana olan iyiliği sebebiyledir[*]. Kaba ve katı yürekli olsan yanından dağılıp giderlerdi. Kusurlarına bakma; onların bağışlanmaları için dua et. Her konuda görüşlerini al. Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’a güvenip dayan. Allah kendine güvenip dayananları sever.

[*] “Eğer Allah'ın sana lütfu ve ikramı olmasaydı, onlardan bir kesim seni yanıltmakta kararlıydı. Onlar kendilerinden başkasını yanıltamaz ve sana bir zarar veremezler. Allah, sana Kitabı ve Hikmeti indirmiş ve bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfu büyüktür.” (Nisa 4/113)

 

(Al-i İmran 3/160)
إِنْ يَنْصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ ۖ وَإِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذِي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِهِ ۗ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Allah yardım ederse, sizi kimse yenemez. Ya yüzüstü bırakırsa O’na rağmen size kim yardım edebilir? Müminler, yalnız Allah'a güvenip dayansınlar.


(Al-i İmran 3/161)
وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَغُلَّ ۚ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۚ ثُمَّ تُوَفَّىٰ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Hiç bir nebînin güveni kötüye kullanmaya hakkı yoktur. Güveni kötüye kullanan, Kıyamet günü yaptığı kötülükle birlikte huzura gelir. Sonra herkese kazandığı tam verilir. Kimseye haksızlık yapılmaz.


(Al-i İmran 3/162)
أَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللَّهِ كَمَنْ بَاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۚ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
Allah'ın rızasının peşinde olan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu? Varıp kalacağı yer cehennemdir. Ne kötü hale gelmektir o!


(Al-i İmran 3/163)
هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
Allah katında her birinin yeri farklıdır. Yaptıkları her şeyi gören Allah’tır.


(Al-i İmran 3/164)
لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
Allah, içlerinden bir elçi çıkararak bu müminlere iyilikte bulundu. Bu Elçi onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları geliştirir, onlara Kitabı ve hikmeti öğretir. Onlar daha önce açık bir sapkınlık içindeydiler.


(Al-i İmran 3/165)
أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّىٰ هَٰذَا ۖ قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ أَنْفُسِكُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Başınıza bir olay gelince[1*] “Bu da nereden çıktı?” demeniz mi gerekir? Halbuki siz karşı tarafa bunun iki katı sıkıntı vermiştiniz. De ki: “Bunun sebebi sizsiniz![2*]. Allah her şeye bir ölçü koymuştur[3*].”

[1*] Uhud’da yenildiğiniz zaman

[2*] Uhud yenilgisinin sebebi, okçuların disiplinsizliğidir. Yukarıdaki ayetlerde belirtilmiştir (Bkz. Al-i İmran 3/152)

[3*] Kim Allah’ın savaşla ilgili koyduğu ölçülere uymazsa o kaybeder. Allah’ın savaş ile ilgili koyduğu ölçülerden bazıları için Bkz. : (Enfal 8/15, 16), (Enfal 8/45-47), (Enfal 8/57), (Enfal 8/67,68), (Rum 30/2-4), (Muhammed 47/4), 
 


(Al-i İmran 3/166)
وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ
İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen, Allah’ın onayıyla geldi. Bunu, sizden inanıp güvenenleri öğrenmek için yaptı.


(Al-i İmran 3/167)
وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا ۚ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوِ ادْفَعُوا ۖ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْ ۗ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْإِيمَانِ ۚ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ ۗ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ
Bir de ikiyüzlülük (münafıklık) edenleri bilmek için yaptı. Onlara: "Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın!" denince “Savaşmayı bilsek, elbette peşinizden geliriz!" demişlerdi. O gün, imandan çok kâfirliğe yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların neyi gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/168)
الَّذِينَ قَالُوا لِإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا ۗ قُلْ فَادْرَءُوا عَنْ أَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
Oturdukları yerden, kardeşleri için şöyle diyorlardı: "Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi.” De ki: "İddianızda samimiyseniz kendi ölümünüzü engelleyin!”


(Al-i İmran 3/169)
وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا ۚ بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ
Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma! Onlar, diridirler; Rableri (Sahipleri) katında kendilerine rızık da verilir.


(Al-i İmran 3/170)
فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Allah'ın kendi lutfundan verdikleriyle mutlu olurlar. Arkalarında bıraktıklarından henüz aralarına katılmamış olanlara da “İçlerinde ne korku olacak ne de üzülecekler.” diye müjde vermek isterler.


(Al-i İmran 3/171)
يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ
Allah'ın nimetini ve ikramını, bir de Allah’ın müminlerin ödülünü eksiltmeyeceğini müjdelemek isterler.


(Al-i İmran 3/172)
الَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِلَّهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَا أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ ۚ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا أَجْرٌ عَظِيمٌ
Savaşta yara aldıktan sonra, Allah’ın ve Elçisinin çağrısına koşanlar; onların içinden güzel davranan ve Allah’tan çekinerek korunanlar, büyük bir ödül alacaklardır.


(Al-i İmran 3/173)
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Bunlara (yolda) bazı kimseler şöyle dediler: "İnsanlar, size karşı toparlandı, onlardan korkun". Bu söz Allah’a olan güvenlerini artırdı ve şöyle dediler: "Allah bize yeter. En iyi vekil (dayanak) O’dur!"


(Al-i İmran 3/174)
فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ
Sonra onlara bir kötülük dokunmadan, Allah’ın nimeti ve ikramı ile geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasının peşindeydiler. Allah, büyük ikram sahibidir.


(Al-i İmran 3/175)
إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
O sözü[*] söyleyen Şeytandır. O, (sadece) kendi yandaşlarını korkutur. İnanıp güveniyorsanız onlardan korkmayın, Ben’den korkun.

[*] Nebîmiz Mekke ordusunu takibe koyulduğu zaman Ebu Süfyan onları caydırmak için casus göndermiş ve yukarıdaki sözü söyletmişti. Bu söz ters etki göstermiş, Müslümanların inanç ve özgüvenini artırmıştı.

 

(Al-i İmran 3/176)
وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ ۚ إِنَّهُمْ لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا ۗ يُرِيدُ اللَّهُ أَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْآخِرَةِ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Ayetleri örtme konusunda yarışanlar seni üzmesinler; Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah da onlara ahirette bir pay vermemek ister. Onları bekleyen büyük bir azap vardır.


(Al-i İmran 3/177)
إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْإِيمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
İmanı verip kâfirliği alanlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.


(Al-i İmran 3/178)
وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِأَنْفُسِهِمْ ۚ إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُوا إِثْمًا ۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
Ayetleri örtenler (kâfirler), onlara fırsat vermemizin kendileri için bir iyilik olduğunu sanmasınlar. Fırsatı, günahlarını artırsınlar diye veriyoruz. Onların hak ettiği alçaltıcı bir azaptır.


(Al-i İmran 3/179)
مَا كَانَ اللَّهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَىٰ مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتَّىٰ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ ۗ وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَجْتَبِي مِنْ رُسُلِهِ مَنْ يَشَاءُ ۖ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ۚ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ أَجْرٌ عَظِيمٌ
Allah, siz inanıp güvenenleri, bu halde[1*] bırakmayacak, temiz olanlarınızı o pisliklerden ayıracaktır. Allah, gizli bilgilerini size açmaz ama (onları bildirmek için) elçilerinden tercih ettiğini seçer[2*]. Öyleyse siz, Allah'a ve elçilerine güvenin. Eğer güvenir ve kendinizi de korursanız büyük bir ödülü hak edersiniz.

[1*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Bakara 2/9’un dipnotu)

[2*]  “Allah, bir insanla ilham yoluyla, perde arkasından veya tercih ettiği şeyi kendi izniyle içine fısıldasın diye elçi gönderme dışında bir yolla konuşmaz. Yüce olan ve doğru kararlar veren O’dur.” (Şura 42/51

Bütün gizli bilgileri (gaybı) bilen O’dur. O, gaybını kimseye açmaz. Uygun bulduğu bir elçi olursa başka. Onun da önüne ve arkasına gözcüler diker. (Böylece) O elçi bilsin ki Rabbi tarafından gönderilenleri, melekler ona tam olarak ulaştırmış, o da onlarda olanı n hepsini almış ve her şeyi tek tek kav­ramıştır.” (Cin 72/26-28)

 

(Al-i İmran 3/180)
وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَهُمْ ۖ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْ ۖ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۗ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۗ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
Allah'ın, fazlasıyla verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olacağını sanmasınlar. Hayır, bu onların aleyhine olur. Cimrilik ettikleri şeyler kıyamet günü boyunlarına dolandırılır[*]. Gökler ve yerin bütün mirası Allah’ındır. Allah, yaptıklarınızın iç yüzünü bilir.

[*] Ebu Hüreyre, Allah’ın Elçisi’nin (s.a.v) şöyle dediğini ifade etmiştir: Allah bir kimseye mal verir de zekâtını ödemezse; kıyamet günü malı, iki gözünde iki nokta olan zehirli yılana çevrilir ve boynuna sarılır, çenesini iki taraftan yakalar ve der ki: “Ben senin malınım, senin hazinenim.” (Buhari, Zekât 3)

 

(Al-i İmran 3/181)
لَقَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاءُ ۘ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْأَنْبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ
"Allah fakir, biz zenginiz!" diyenlerin sözünü, Allah elbette dinledi. Söyledikleri bu sözü, nebîlerini haksız yere öldürme suçuna ekleyecek[*] ve şöyle diyeceğiz: “Şu yakıcı ateş azabını tadın bakalım!

[*] Ayetteki senektübü ( سَنَكْتُبُ)’nün kök anlamı, bir şeyi bir şeye eklemektir (Mekayîs). Bazen sözleri ekleyerek yapılan konuşmaya bazen de kelimeleri ekleyerek yazılan yazıya kitap denir (Müfredat). O kelimeye birleştirme anlamı vermemizin sebebi budur. (Kıyamet günü) Defterleri önlerine konur. Günahkarların, defterde olanlardan korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki "Eyvah! Bu nasıl defter ki küçük büyük bırakmadan hepsini sayıp dökmüş.“ Yaptıkları her şeyi karşılarında hazır bulurlar. Senin Rabbin kimseye yanlış yapmaz.  (Kehf 18/49)

 

(Al-i İmran 3/182)
ذَٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ
Bu, yaptıklarınıza karşılıktır. Allah kullarına haksızlık etmez”.


(Al-i İmran 3/183)
الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ عَهِدَ إِلَيْنَا أَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّىٰ يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ ۗ قُلْ قَدْ جَاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذِي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
O sözü söyleyenler (Yahudiler) şöyle dediler: “Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban[*] getirmedikçe bir elçiye inanmama görevi yükledi.” Onlara de ki: “Benden önce birçok elçi hem açık belgelerle, hem de bu dediğiniz şeyle gelmişti. Samimiyseniz anlatın bakalım, onları niçin öldürdünüz?”

[*] Tevrat'ta göre Allah İsrailoğullarından kurban sunmalarını ister. O zaman Allah'ın yüceliğinin onlara görüneceği vaat eder. Kurban sunulunca gökten bir ateş gelerek kurbanı küle çevirir. Böylece kurbanın kabul edildiğini görmüş olurlar. Tevrat’ta şu ifadeler geçer: "Harun günah, yakmalık, esenlik sunularını sunduktan sonra ellerini halka doğru uzatarak onları kutsadı ve aşağıya indi. Musa’yla Harun Buluşma Çadırı’na girdiler. Dışarı çıkınca halkı kutsadılar. O zaman RABB’in yüceliği halka göründü. RAB bir ateş gönderdi. Ateş sunağın üzerindeki yakmalık sunuyu, yağları yakıp küle çevirdi. Bunu gören halkın tümü sevinçle haykırarak yüzüstü yere kapandı." - (Levililer 9:22,23,24.)

 

(Al-i İmran 3/184)
فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَاءُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِيرِ
Seni yalanlarlarsa yalanlasınlar, senden önceki elçiler de yalanlanmıştı. Onlar; açık belgelerle ve zebûrlarla[*1], aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi.[*2].

[*1] Zebûrlar diye meal verdiğimiz ez-Zübür =الزُّبر, zebûr’un çoğuludur, hikmet dolu kitaplar anlamındadır. (ez-Zeccâ, Meânî’l-Kur’ân ve İ’râbuhu) Ali- İmrân 3/81’de bütün nebîlere kitap ve hikmet verildiği açıklandığı için bu ayetteki zübür’ün, hikmet dolu kitaplar dışında bir anlamı olamaz  Kelime, Nahl 16/43-44 Şuarâ 26/196, Fatır 35/25 ve Kamer 54/43’te aynı anlamı ifade etmektedir. Bu zebûrlardan biri de Davut aleyhisselama verilmiştir. (Nisa 4/163, İsra 17/55) Zebûr, Davut aleyhisselama verilen kitabın özel ismi olmadığı için ez- Zebûr şeklinde geçmemektedir. Kelime, ez-Zebûr şeklinde elif lâmlı olarak sadece Enbiyâ 21/105’te geçer ve Davut aleyhisselam da dahil bütün nebîlere verilen kitapları ifade eder. Ayrıca Enbiya 21/105’in dipnotuna bkz. 


[*2] Bu kitaplar, bütün nebîleri ilgilendirdiği için buradaki el-kitab cins kabul edilerek çoğul anlam verilmiştir.

 

(Al-i İmran 3/185)
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ۗ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۖ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ ۗ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
Her beden ölümü tatmaktadır[1*] ve yaptıklarınızın karşılığı size, sadece kıyamet günü tam olarak ödenir. Kim ateşten çıkarılır da cennete konursa[2*] kurtulmuş olur. Bu hayat (dünya), aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir.

[1*] İnsan, doğduğu andan itibaren ölüm sürecine girmiş olur. İnsanın ruhu bedeninden ayrılana kadar ölüm süreci devam eder. Bir kısmı yenilenmekle birlikte, bedenimizde her an on binlerce hücre ölmektedir. Ayette geçen tatma  “ذوق” kökünden ism-i fail olan “tadıcıdır” sözcüğü, Türk okuyucunun daha iyi anlayabilmesi için “tatmaktadır” şeklinde tercüme edilmiştir. 

[2*] Bunlar; tartıları hafif gelmiş, büyük günahlardan işlemiş,ancak Allah’a ortaklar uydurmamış (müşrik olmayan) kimselerdir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “O gün tartı yapılacağı gerçektir. Sevabı ağır basanlar umduklarına kavuşurlar. Sevabı hafif gelenler de âyetlerimiz karşısında yanlış davranmaları sebebiyle kendilerini harcamış olurlar.” (Araf 7/8-9) “Günahkârları, suya koşarcasına cehenneme sevk edeceğiz. Rahman’dan söz almış olanlar dışında kimse şefaat hakkına sahip olamayacaktır.“ (Meryem 19/86-87)
 

(Al-i İmran 3/186)
لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا أَذًى كَثِيرًا ۚ وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ ذَٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ
Mallarınız ve canlarınız konusunda yıpratıcı bir imtihandan geçirileceğiniz kesindir. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden çok sık üzücü sözler işiteceğiniz de kesindir. Kendinizi koruyarak sabrederseniz bilin ki yaptığınız iş, kararlılık gerektiren işlerdendir.


 


(Al-i İmran 3/187)
وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ
Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında “Bu Kitabı insanlara açık açık anlatacaksınız, asla gizlemeyeceksiniz!” dedi. Verdikleri sözü göz ardı ettiler ve karşılığında geçici[1*] bir çıkar aldılar. Aldıkları o şey, ne kötüdür[2*]!

[1*] Kalîl = قليل, bir şeyin az olduğu veya kalıcı olmadığı anlamına gelir (Mekâyîs).

[2*] “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında, geçici bir bedel alanlar, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.” (Bakara 2/174)
 

(Al-i İmran 3/188)
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا أَتَوْا وَيُحِبُّونَ أَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Yaptıklarıyla mutlu olan, yapmadıklarıyla da övülmek isteyen bu kişilerin azaptan kurtulacaklarını düşünme[*]. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.

[*] Bunlar bazı ayetleri gizlemelerine karşılık dünyalıklar elde ederler. Fakat bu yönleriyle anılmak istemez, kendilerinin dine en büyük hizmet yapan kişiler olarak anılmalarını arzu ederler.

 

(Al-i İmran 3/189)
وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۗ وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Göklerde ve yerde tüm yetkiler Allah'ındır. Allah, her şeye bir ölçü koyar.


(Al-i İmran 3/190)
إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, sağlam duruşlu olanlar için göstergeler vardır.


(Al-i İmran 3/191)
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىٰ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Onlar (namaz kılarken); ayakta, oturarak ve yanları üstünde[1*] Allah’ı zikreder (anlayarak Kur'ân okur, dua eder)[2*] göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Derler ki: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, sana içten boyun eğeriz, bizi o ateşin azabından koru!

[1*] Kişinin yanları, kolları ve bacaklarıdır. Rükuda ve secdede gövde kolların ve bacakların üstünde olur.

[2*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilerek akıldan çıkarılmaması gereken doğru bilgi ve o bilgiyi akla getirmek veya söylemektir. (Müfredât ذكر ve عرفmd.) Allah’ın indirdiği bütün kitapların ortak adı zikir’dir. (Nahl 16/43-44 ve Enbiya 21/24) Okuduğunun anlamını kavrayamayan kişi zikir yapmış olmaz.
 

(Al-i İmran 3/192)
رَبَّنَا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ ۖ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَارٍ
Rabbimiz! Sen kimi o ateşe sokarsan rezil edersin. Yanlışlar içinde kalanların yardımcıları olmaz.


(Al-i İmran 3/193)
رَبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلْإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا ۚ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ
Rabbimiz! Bize çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötü işlerimizi ört. Ruhumuzu iyilerin yanına al[*].”

[*] Vefat, ruhun bedenden alınmasıdır. (Bkz Al-i İmran 3/55. âyetin dipnotu) Ruhlar topluca alınmadığı için ayete bu meal verilmiştir.

 

(Al-i İmran 3/194)
رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَىٰ رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۗ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ
Rabbimiz! Elçilerin aracılığı ile söz verdiğin her şeyi bize ver. Kıyamet günü bizi rezil etme. Sen sözünden dönmezsin."


(Al-i İmran 3/195)
فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لَا أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَىٰ ۖ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ ۖ فَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَأُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَأُوذُوا فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ
Rableri (Sahipleri) dualarını kabul etti ve şöyle dedi: "Erkek olsun, kadın olsun, sizden kim iyi bir çaba gösterirse çabasını boşa çıkarmam. Biriniz, diğerinden olmasınız[1*]. Hele hicret[2*] eden, yurdundan çıkarılan, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve o yolda öldürülenler var ya; onların da kötü işlerini örter, katımdan bir ödül olarak içinden ırmaklar akan bahçelere sokarım." Güzel karşılık Allah katındadır.

[1*] Her erkek bir kadının oğlu, her kadın bir erkeğin kızıdır. 

[2*] Hicret: Göç etmek


(Al-i İmran 3/196)
لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِ
Ayetleri örtenlerin (kâfirlerin) şehir şehir dolaşmaları seni aldatmasın.


(Al-i İmran 3/197)
مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ ۚ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
Bu, kısa süreli menfaattir. Sonunda varıp kalacakları yer cehennemdir. Ne kötü beşiktir [*] o!

[*] “Onlar için cehennemden bir beşik ve üzerlerinde örtüler olacaktır. Yanlış yapanları (zalimleri) işte böyle cezalandırırız.” (Araf 7/41


(Al-i İmran 3/198)
لَٰكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ۗ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ لِلْأَبْرَارِ
Rablerinden (Sahiplerinden) çekinerek korunanları ise içinden ırmaklar akan bahçeler bekliyor. Orada ölümsüz olarak kalacaklardır. Orası, Allah katından ağırlanmaları içindir. Allah katında iyiler için hazırlanan her şey mükemmeldir.


(Al-i İmran 3/199)
وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلَّهِ لَا يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۗ أُولَٰئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Kitap verilenler içinde Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilmiş olana inanıp güvenen, Allah'a karşı saygılı olanlar da vardır. Onlar, Allah’ın ayetlerini geçici[*] bir çıkara karşılık değişmezler. Onların, Rableri (Sahipleri) katında ödülleri vardır. Allah, hesabı çabuk görür.

[*] Kalîl = قليل, bir şeyin az olduğu veya kalıcı olmadığı anlamına gelir (Mekâyîs).


(Al-i İmran 3/200)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ey inanıp güvenenler! Sabredin, sabırda yarışın, birlik olun[*]. Allah'tan çekinerek kendinizi koruyun ki umduğunuza kavuşabilesiniz.

[*] Tek vücut, birbirine bağlı, sağlam, uyanık ve daima nöbette.